YURTTAŞLARI BİLİNÇLİ OLAN ULUS SAĞLIKLI YAŞAR.
İÇİNDEKİLER
ATATÜRK BİLİNCİ:
-• L. George: “Atatürk, Türk Ulusuna nasip olan bir dahidir”
-• “Yunanistan Başbakanı Venizelos’un kaleminden Atatürk”
-• “Türkiye ve Anadolu İhtilali” için The Times’da çıkan başyazı
-• UNESCO’nun “ATATÜRK” tanımı: 1981, Dünyada ATATÜRK yılı
-• 20.Yüzyılın en büyük lideri ve devlet adamı Kemal Atatürk
-• En yakın arkadaşlarının sözleri ile Lider Atatürk
-• Atatürk’ün Anzak annelerine yazdığı mektup
-• Atatürk: “Dünyada her şey kadının eseridir.”
-• Atatürk: “İnsan biriktirdim”
-• Atatürk: “Bende bir insanın”
-• Atatürk: “Mutluyum, çünkü başardım”
-• Atatürk’ün bildiği yabancı diller
-• Atatürk’ün yazdığı kitaplar
-• Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi
LİDER/ÖNDER ATATÜRK
LİDER/ÖNDER A’dan Z’ye
LİDER CUMHURBAŞKANI GAZİ M. KEMAL ATATÜRK’ÜN YAŞAMI VE MÜCADELESİ:
-• 1902-1905: Mustafa Kemal’in Askeri Okullardaki Öğrenimi
-• 1905: Yüzbaşı Mustafa Kemal’in Meslek Hayatına Attığı İlk Adım
-• 1907: Şam ve Selanik: Yüzbaşı M. Kemal, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni Kuruyor
-• 1907: Yüzbaşı Mustafa Kemal: “Saray ve Çevresi Zengin, Halk Yoksul”
-• 1908: Mustafa Kemal: “Devrim yapacağız”
-• 1909 (31 Mart) Gerici isyanın bastırılmasında Yüzbaşı Mustafa Kemal
-• 1909 (22 Eylül) “Güçlü Orduya ve Partiye İhtiyaç Var” diyen M. Kemal ve İttihatçılar
-• 1910 (24 Temmuz): Arnavutluk İsyanının Bastırılmasında Yüzbaşı Mustafa Kemal
-• 1911-1912: 5 Ekim 1911: Trablus Savaşında Binbaşı Mustafa Kemal
-• 1912-1913: Binbaşı Mustafa Kemal Balkan Savaşında, Edirne’nin kurtuluşunda
-• 1913-1914 (27 Ekim 1913): Binbaşı Mustafa Kemal Sofya’da Askeri Ataşemiliter
-• 1915 (25 Nisan 1915): Çanakkale’de Yarbay Mustafa Kemal, ölümden kıl payı kurtuluyor
-• 1915 (1 Haziran 1915): Çanakkale, Albay Mustafa Kemal: “Ben size ölmeyi emrediyorum”
-• 1916 (8 Ağustos): Mustafa Kemal Paşa Doğu Cephesinde, Bitlis ve Muş’un Kurtuluşunda
-• 1917 (20 Eylül) Halep: “Mustafa Kemal Paşa’nın İsyan Muhtırası”
-• 1918 (13 Kasım) İstanbul: Mustafa Kemal Paşa: “Geldikleri Gibi Giderler”
-• 1919 (16 Mayıs): Rauf Orbay: “Kemal Paşam, İngilizler gemini batıracak”
-• 1919 (19 Mayıs): Atatürk’ün, Türk Ulusunun Doğum Günü: Milli Mücadele Başlıyor
-• 1919 (28-30 Mayıs) Havza: İşgallere karşı çıkılıyor: “İlk Bildirge, İlk Miting”
-• 1919 (22 Haziran) Amasya: “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”
-• 1919 (7-8 Temmuz): Mustafa Kemal “Sine-i millette ferd-i mücahit”
-• 1919 (23 Temmuz-7 Ağustos) Erzurum Kongresi: Sivil M. Kemal: “Manda ve Himaye reddediliyor”
-• 1919 (4-11 Eylül): Sivas Kongresi: Parola: “Ya İstiklal Ya Ölüm”
-• Sivas Kongresi: Atatürk’ün alnından öptüğü genç: “TIPBİYELİ HİKMET”
-• 22 Eylül 1919’da ABD’li General Harbord Sivas’ta M. Kemal Paşa ile görüşüyor
İNSANLIK, EŞİTLİK, TOPYEKÜN MÜCADELE BİLİNCİ
TÜRK KURTULUŞ SAVAŞININ KADIN ASKERLERİ:
-• Üsteğmen Fatma Şimşek (Karafatma)
-• Zekiye Hanım
-• Nazife Kaan
-• Türk’lerin Jean D’Arc’ı Nezahat
-• “Adım Anadolu” diyen Nine
-• Adsız Kahraman Türk Nine
-• Ayşe Hatun
TARİH BİLİNCİ
ATATÜRK, TÜRK ULUSU, TÜRK YURDU, TÜRKİYE CUMHURİYETİ, CHP, TSK
TÜRK ULUSU’NUN BAĞIMSIZLIK-ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK-KURTULUŞ SAVAŞI
CUMHURİYET, ÖZGÜRLÜK, BAĞIMSIZLIK, ÖNGÖRÜ, PLANLAMA, ANTİEMPERYALİZM BİLİNCİ
“20 EYLÜL 1917 TARİHLİ İSYAN MUHTIRASI”
13 KASIM 1918-16 MAYIS 1919: M. KEMAL PAŞA’NIN “MİLLİ MÜCADELE VE ANADOLU İHTİLALİ” TOPLANTILARI:
-• M. Kemal Paşa: “Emperyalizm Yenilecek, Esir Milletler Başkaldıracak, Dünya Dengeleri Değişecek”
-• M. Kemal Paşa: “Namus Keskin Kılıcın Ağzındadır. Emperyalizme Karşı Savaşanlar Şerefle Anılacaktır”
-• “M. Kemal Paşa’yı Tutuklayınız. Eline Fırsat Geçti mi Cumhuriyet Yapar”
-• M. Kemal Paşa: “Hedefimiz, Milli İktisat ve Milli Endüstri. Eğitim Sorunu Çözülecek. Tabii Yeni Bir İdare”
-• M. Kemal Paşa: “Büyük İhtilali Yapmak Zamanı Geliyor. Zaman, Anadolu’ya Geçme, Şah Mat Deme Zamanı”
19 Mayıs 1919: Samsun: Mustafa Kemal Paşa ve İngiliz Binbaşı
20 Mayıs 1919: Samsun: “Ağlayan Asker”; “Asker Ağlamaz”
22 Mayıs 1919: Samsun: “19 Mayıs Coşkusu: Mustafa Kemal Işığı”
LİDER, ATATÜRK, SİVAS KONGRESİ, BAĞIMSIZLIK, EGEMENLİK, DİRENİŞ, MİSAKI MİLLİ, KUVAYI MİLLİYE, MÜDAFAYI HUKUK, TBMM, DEVRİM, LİYAKAT BİLİNCİ
4-11 EYLÜL 1919: SİVAS KONGRESİ:
-• Şerefli vali
-• Sivas’taki muhalif grup
-• Gazeteci görünümlü istihbaratçı
-• Mandacılar; “Tam Bağımsızlık mı; Manda mı?”; Refet Paşa’nın manda imanı”
-• Ehven-i şerciler (Kötünün iyisi bu diyenler)
-• Mustafa Kemal Paşanın Stratejisi
-• Sivas’a gelen ABD’li General Harbord: General hayretler içinde
-• M. Kemal Paşa: “Bir kuş gibi çırpınmaktansa, şerefimizle çarpışarak ölürüz.”
-• M. Kemal Paşa’dan Muhtıra
-• 4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresi
-• 22 Eylül 1919 Sivas: ABD’li General Harbord M. Kemal Paşa ile görüşüyor
SUBAY BİLİNCİ
31 TEMMUZ 1920: M. Kemal Paşa’nın Afyon’da Subaylara Seslenişi
ÖRGÜTLENME BİLİNCİ
1919-1922: Mustafa Kemal Paşa’nın Gizli Örgütü
MİLLİ MÜCADELE “ULUSAL BAĞIMSIZLIK VE KURTULUŞ SAVAŞI”:
-• Milli Mücadeleyi İdam Fermanıyla Kazandılar: İhanetin belgesi
-• Milli Mücadele’ye karşı iç savaş
-• Divanı Harbi Örfi ve Nemrut Mustafa Paşa
-• Atatürk ve arkadaşlarının idam kararları
-• 24 MAYIS 1920: Padişah “Atatürk ve arkadaşlarının idam kararını onaylıyor”
-• Vahdettinciler
MUSTAFA KEMAL PAŞA VE ARKADAŞLARI İLE İLGİLİ İDAM KARARLARI:
-• İdam kararı neden 11 MAYIS?
-• Mallarına el konulur
-• Millet uyanıyor
MİSAKI MİLLİ (ULUSAL ANT) BİLİNCİ:
-• “Misak-ı Milli Nedir, Ne Değildir?”
-• “Misak-ı Milli’nin Doğuşu”
-• “Misak-ı Milli’nin Hazırlanması”
-• “Misak-ı Milli’nin Kabul Edilmesi”
-• “Misak-ı Milli Metinlerinin Farkı”
-• “Atatürk’e Göre Misak-ı Milli”
-• “Misak-ı Milli’yi Anlamak”
DEVRİM BİLİNCİ
1 KASIM 1922: Saltanatın Kaldırılışı: “12 Ekim 1922: Tahtı Aklla Yıkan Devrim”
ANTLAŞMA VE BARIŞ BİLİNCİ:
-• “İngiltere Lozan’ı neden geç onayladı? “
-• L. George: “Türkiye’nin Lozan’daki Başarısı Medeniyetin Hezimetidir”
-• “İngiltere saltanatçılara ve hilafetçilere güveniyor”
-• “İsmet İnönü gerçeği açıklamamıştı”
İKİNCİ LOZAN ANLAŞMASI (ONAYLANMADI)
BAŞKENT ANKARA, CUMHURİYET VE İNGİLİZLER
VATAN (YURT) BİLİNCİ
HATAY’IN KURTULUŞU
ATATÜRK, “HATAY BENİM ŞAHSİ MESELEMDİR”
13 HAZİRAN 1937: Atatürk: “Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.”
BAĞIMSIZLIK, HALK EGEMENLİĞİ VE CUMHURİYET BİLİNCİ
ATATÜRK, WASHİNGTON VE LİNCOLN: İKİ BAĞIMSIZLIK SAVAŞININ ORTAK CUMHURİYET DİLİ
-• Marcosson söyleşisi: Atatürk’ün Amerika’ya açtığı pencere
-• Aynılık değil, ortak tarihsel gramer
-• Baskı, müdahale ve meşruiyet krizi
-• Sivil direnişten silahlı direnişe
-• Kurucu meclis: Egemenliğin yeni adresi
-• Bağımsızlık yetmez: Devleti kurmak
-• Washington, Lincoln ve Mustafa Kemal: Bencil olmayan kuruculuk
-• 100 yıl, 250 yıl ve cumhuriyetin evrensel dili
***
ATATÜRK BİLİNCİ
YURTTAŞLARI BİLİNÇLİ OLAN ULUS SAĞLIKLI YAŞAR.
“ATATÜRK BİLİNCİ” başlıklı çalışmama yabancı iki devlet adamının düşüncesini, yabancı bir basın organına ait bir baş yazıyı, Psikiyatrist Prof. A. Ludwig’in araştırmasını, UNESCO’nun Atatürk ile ilgili kararını sunarak başlıyorum.
*
YIL 1922: L. GEORGE: “ATATÜRK, TÜRK ULUSUNA NASİP OLAN BİR DAHİDİR.”
Türk Ulusu’nun 9 Eylül 1922 Zaferi sonrasında İngiltere karışmış; İngiliz İşçi Partisi Lideri:
-• “İngiltere hükümeti, Yunan ordusunu desteklemek için milyonlarca sterlin para harcadı. Hani Anadolu taksim edilecek, Boğazlar İngiltere’nin olacaktı? Bu beceriksiz Başbakan hesap versin” demiş. Bunun üzerine Başbakan L. George şöyle demiş:
-• “Sayın milletvekilleri… Bizim yaptığımız hesaplar doğrudur ama… Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi Mustafa Kemal, çağımızda Türk ulusuna nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı ne yapabilirdik?”
**
YIL 1934: “YUNANİSTAN BAŞBAKANI VENİZELOS KALEMİNDEN ATATÜRK”
“On yıl önce işgal ettiği, boğazlaştığı bir ülkenin liderini Nobel’e aday gösteren Yunanistan Başbakanı Venizelos kaleminden Atatürk!”
Venizelos’un, 12 Ocak 1934’te Nobel Komitesi Başkanı’na yazdığı mektup:
-• Mustafa Kemal’in ve henüz 10 yılını doldurmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin akıl almaz başarısını anlatan binlerce kitap ve makalenin bir özetidir. Yunan Başbakanı, mektubunun girişinde, Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir kısmının asırlardır çektiği acıları aktardıktan sonra şöyle devam ediyor:
-• “Mustafa Kemal Paşa’nın düşmanlarına karşı yaptığı milli harekatın galibiyetle sonuçlanmasının ardından 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması bu istikrarsız duruma son verdi.”
-• “Bir milletin hayatında bu kadar kısa süre içinde böylesine köklü bir değişim nadir görülmüştür. Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur.”
-• “Millet tümü ile çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile, ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı takviye hareketi, yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürütülmüştür.”
-• “Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli samimiyetle kabul etti. Barışın borçlu olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu nedenle Yunan Hükümet Başkanı sıfatı ile ben, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım…”
**
YIL 1938: “TÜRKİYE VE ANADOLU İHTİLALİ” İÇİN THE TİMES’DA ÇIKAN BAŞYAZI
“Avrupa’nın hasta adamını birkaç yılda ilerici modern bir ülkeye ve Balkan Yarımadası’nda, Doğu Akdeniz’de ve Batı Asya’da bir barış ve istikrar abidesine dönüştüren ‘Anadolu ihtilali’ gibi sürpriz değişimlere tarihte çok az rastlanmıştır. Bugün ‘Türkiye’ herkesin saygısını kazanmıştır. Artık hiçbir yabancı Türkiye’nin içişlerine karışmayı aklının ucuna bile getirmiyor. Komşular, bırakın Türkiye’ye kötülük yapmayı onunla iyi geçinmek ve iş birliği yapmak istiyorlar. Yabancı finans çevreleri; yeni Türkiye’nin, herhangi bir projeyi, ancak ülkenin çıkarları ve iktisadi bağımsızlık doğrultusunda olduğu takdirde görüşülebileceğini artık öğrenmiş bulunuyorlar.”
**
YIL 1979: UNESCO’NUN ‘ATATÜRK’ TANIMI: 1981, DÜNYADA ‘ATATÜRK YILI’
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, doğumunun 100. yılında Atatürk’ün dünyada tanıtılması ve anılması için aşağıda özetlenen kararı almış. 1981 yılını ‘ATATÜRK YILI’ ilan etmiştir. 152 ülkenin 1979 yılında oy birliğiyle aldığı bu karar dünyada ilk ve tektir.
*
ATATÜRK:
-• “Uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda ömrünü vermiş muhteşem bir kişi;
-• Olağanüstü yenilikler gerçekleştirmiş bir devrimci;
-• Emperyalizme karşı savaşan ilk lider;
-• İnsan haklarına saygılı; insanlar arasında ırk, din, dil, renk ve cinsiyet ayrımı gözetmeyen eşsiz bir devlet adamı,
-• Dünya barışının öncüsü ve
-• Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusudur.”
**
YIL 2002: 20 YÜZYILIN EN BÜYÜK LİDERİ VE DEVLET ADAMI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
ABD’li Psikiyatri Profesörü Arnold Ludwig‘in(*) yazdığı “King of the Mountain (Dağın Aslanı: The Nature of Political Leadership (Siyasi Liderliğin Doğası)” kitabında 20. yüzyıla damgasını vuran 377 lideri konu alan araştırması yer almaktadır. Yazar kitapta; “Yönetenler neden yönetmek isterler ve onlar diğer insanlardan hangi özellikleriyle ayrılır?” diye sorular sormuş. 18 yıl süren araştırmanın sonucunda 1800-2000 yılları arasında yaşamış olan 199 ülkeden 1.341 yönetici kapsam altına alınmış ve 377 yöneticiyi onların arasından seçmiş. Bu ankette liderlerin görev sürelerine odaklanarak ekonomiden sosyal mühendisliğe ve bıraktıkları siyasi mirasa kadar çok farklı ölçeklerde başarıları değerlendirilmiş. Ludwig, dünya liderlerini belli kıstaslar üzerinden bilimsel olarak incelemiş. Öne çıkan liderlerin hepsine aynı olmak üzere 200 kadar değişik kıstas uygulamış. Bu kıstaslara 1’den 31’e kadar puan vermiş. Bu kıstaslardan bazıları şunlardır: “sıfırdan ülke yaratmak, toprakları genişletmek, iktidarda kalınan süre, askeri başarı, sosyal tasarım gücü, ekonomik başarı, devlet adamlığı, ideoloji ortaya koyma, ahlaken örnek olma, siyasi miras ve ülkenin nüfusu.” “Vizyoner” sıfatı ile “20. Yüzyılın (1 Ocak 1900 – 31 Aralık 2000) gelmiş geçmiş en büyük liderinin ve devlet adamının Mustafa Kemal Atatürk olduğu sonucuna varmış.” Atatürk 31 puanla ilk sırada yer alırken, Çin’in kurucusu Mao ve ABD Başkanı Franklin Roosevelt 30 puan, Sovyetler Birliği Başkanları Stalin 29, Lenin 28, Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle 27, Hindistan’ın ilk Başbakanı Nehru 25, Tunus’un kurucusu Habib Burgiba 24, Küba lideri Fidel Castro, İngiltere Başbakanı Churchill 22 puan almış. Hitler, Mussolini, Saddam Hüseyin, Kaddafi, Mandela, Arafat, Humeyni ve II. Abdülhamit de incelenmiş.
(*) Prof. Dr. Arnold Ludwig, Türkiye’ye hiç gelmemiş
**
“ATATÜRK BİLİNCİ” başlıklı çalışmamı Atatürk’ün en yakın arkadaşlarının sözleri; “Anzak annelerine yazdığı mektup”; “Dünyada her şey kadının eseri”; “İnsan biriktirdim” ve “Bende bir insanım”, “Mutluyum, çünkü başardım” sözleri; bildiği yabancı diller ve yazdığı kitaplar, “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi” ile sürdürüyorum.
**
YAKIN ARKADAŞININ SÖZLERİ İLE ATATÜRK
Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nda en yakın arkadaşı olan Rauf Orbay, Kemal Atatürk öldükten yıllarca sonra Kâzım Karabekir, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy’un bulunduğu bir toplantıda:
“Hiçbirimiz olmasaydı, Kurtuluş Savaşını Atatürk gene başarırdı. Ama o olmasaydı hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık” demiş. Toplumlar ve uluslar için “LİDER” çok önemlidir.
Kaynak: Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. 1999, s. 61
***
ATATÜRK’ÜN ANZAK ANNELERİNE YAZDIĞI MEKTUP
Avusturalya ve Yeni Zelanda, Çanakkale’deki şehitleri için kendilerine ait bir toprak parçası istemiş. Atatürk de Anzak Annelerine bir mektup yazmış. 1934 yılında yazılan o mektupta Atatürk:
-• “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır” demiş. Avusturalya ve Yeni Zelanda toprak talebinden vaz geçmiş.
**
ATATÜRK, “DÜNYADA HER ŞEY KADININ ESERİDİR”
ATATÜRK:
-• “Belki erkeklerimiz memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle göğüslerini germekle düşman karşısında varlıklarını ispat ettiler. Fakat erkeklerimizin meydana getirdiği ordumuzun yaşam kaynaklarını kadınlarımız işlemiştir. Memleketin varoluş sebeplerini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve olmaktadır. Kimse inkar edemez ki bu harpte ve ondan sonrakilerde milletin yaşama gücünü ayakta tutan hep kadınlarımızdır. Dünyada hiçbir milletin kadını ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim asla diyemez. Toplum kadın ve erkek iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki yığının bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kitlenin bütünü ilerleyebilsin; mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin. Şüphe yoktur ki, ilerleme adımları kadın ve erkek iki cins tarafından birlikte atılmalıdır. Bir toplumun bir organı işlerken, diğeri işlemezse o toplum felç olmuştur. Şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir” demiş.
**
ATATÜRK: “İNSAN BİRİKTİRDİM”
Atatürk’ün, Selanik’de, Manastır’da, İstanbul’da, Şam’da, Edirne’de, Tekirdağ’da, Fransa’da, Sofya’da, Almanya’da, Avusturya’da ve Trablusgarp, Arnavutluk, Çanakkale, Trakya, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Filistin cephelerinde (1905-1919) kazandığı deneyimler sonucunda söylediği “İNSAN BİRİKTİRDİM” sözü çok anlamlıdır. Atatürk, ‘Milli Mücadele’yi, ‘Sanayi ve Kültür Devrimleri’ni savaş alanlarında biriktirdiği bu ‘LİYAKATLI KADRO’ ile gerçekleştirmiştir.
**
ATATÜRK: “BENDE BİR İNSANIM”
Atatürk’ün Antalya’da, 30 Mart 1930’da, Genel Sekreteri H. Rıza Soyak’a:
-• “Gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz, memleketin gerçek durumu bu işte. Bunda bizim bir günahımız yok. Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden aymaz, bir takım BİLİNÇSİZ YÖNETİCİLERİN elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak duruma düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen düzeyde ve kalitede değil. Çoğu görgüsüz, yetersiz ve şaşkın. Büyük yeteneklere sahip zavallı halkımız ise kendisine kutsal inanç şeklinde telkin edilen bir sürü temelsiz görüşlerin etkisi altında uyumuş, kalmış. Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın aklında kökleşmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığı. Bütün iyilikleri bir kişiden, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor. Ama sonuçta ‘BENDE BİR İNSANIM’, sihirli bir gücüm yok ki” demiş.
**
ATATÜRK: “MUTLUYUM, ÇÜNKÜ BAŞARDIM”
Atatürk, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesini yaşama geçiren devlet adamı; tüm insanlık için çalışan bir bilgedir. Milli Eğitim Bakanlarından Mustafa Necati’yi 35, Doktor Reşit Galip’i 41 yaşında; can yoldaşı, mahalle arkadaşı, kardeşim dediği Nuri Conker’i 55 yaşında (1937’de) sonsuzluğa uğurladığında gözyaşına egemen olamayan ve hıçkırarak ağlayan bir insandır. Atatürk: “Mutluyum, çünkü başardım” diyen iyi bir insandır.
***
ATATÜRK’ÜN BİLDİĞİ YABANCI DİLLER
“Atatürk, Türkçeyi çok iyi biliyor. O kadar ki Harf Devrimi yaptı. Fransızcayı sular, seller gibi; Almancayı kitap çevrisi yapacak kadar biliyor. İngilizceyi kitap okuyacak, ‘Bu çok yararlı bir kitap Türkçeye mutlaka çevrilmeli’ diyecek kadar biliyor. Bulgarca, Yunancaya ve Rumcaya hâkim. Arapça ve Farsça yazıyor, anlıyor ve Traplusgarp’te gizli göreve gidecek kadar biliyor. Harbiye’den mezun olurken karnesinde Rusça notu bile var. Harbiye’de Japonca derslerine bile girmiş. Cumhurbaşkanı seçildiğinde iki gece uyumadan 40 saat boyunca durmadan okumuş ve H.G. Wells’in ‘Dünya Tarihinin Anahtarları’ kitabını bitirip ertesi gün Türkçeye çevirip basılmasını istemiştir.” (Yücel Arı, 21.08.2021, Sözcü)
**
ATATÜRK’ÜN YAZDIĞI KİTAPLAR
1-Nutuk
2-Vatandaş İçin Medeni Bilgiler
3-Geometri
4-Subay Ve Kumandan İle Konuşmalar
5-Takımın Muharebe Eğitimi
6-Bölüğün Muharebe Eğitimi
7-Cumalı Ordugahı
8-Taktik Ve Tatbikat Gezisi
9-Karlsbad Hatıraları
**
ATATÜRK’ÜN İDEAL CUMHURİYET KÖYÜ PROJESİ
Bu proje hakkındaki bilgileri bu başlıklı çalışmamda sundum.
***
LİDER/ÖNDER/REHBER, ATATÜRK:
-• “Bir ulus ne denli ilerlemiş olursa olsun rehberlere gereksinim duyacaktır. Bu rehberliğin ulus içinde girişimlerinde başarılı olmuş insanlarca yapılması gerekir. Günümüzde olduğu gibi gelecekte de gönenç ve mutluluğa ulaşmak için REHBERLİKTE BULUNMAK ULUSAL ve VİCDANİ BİR GÖREVDİR.”
-• “Hedefimin gerektirdiği girişimlere başladığımda emrimde beş para yoktu. ‘Para bulunur’ dedik. ‘Ordu yok’ dendi, ‘Kurulur’ dedik. ‘Düşman hem büyük, hem çok’ dendi, ‘Olsun, düşman yenilir’ dedik. Parasızlık benim milletle birlikte hedefe atmaya muvaffak olduğum koca adımları kösteklemek değil zerre kadar azaltmadı. Yürüdük başardık, başardıkça maddi zorluklar engeller kendiliğinden çözümlendi” demiştir.
**
A’dan Z’ye LİDER/ÖNDER:
“AKILLI, ADİL, AYDIN, AHLAKLI,
BİLİNÇLİ, BARIŞCI, BAĞIMSIZLIKCI, BAŞARILI, BİLGE,
CESARETLİ, CENTİLMEN, CİDDİ, CUMHURİYETCİ,
ÇALIŞKAN, ÇEVRECİ VE DOĞA SEVER
DEVRİMCİ, DEMOKRAT, DİRENÇLİ, DÜŞÜNÜR, DÜRÜST, DAYANIŞMACI,
EĞİTİMLİ, EŞİTLİKCİ, ETKİN,
FAZİLETLİ(ERDEMLİ),
GÜVENİLİR, GİRİŞİMCİ, GELİŞİMCİ, GERÇEKCİ, GÖNÜLDAŞ,
HALKÇI, HAKTAN-HUKUKTAN YANA, HEDEFİ VE AMAÇLARI OLAN, HESAP VEREN,
İNSANCIL(HÜMANİST), İLERİCİ, İLKELİ, İLGİLİ, İLETİŞİMCİ, İNSİYATİF ALAN,
JEOSTRATEJİST,
KÜLTÜRLÜ, KİŞİLİKLİ, KATILIMCI, KALKINMACI, KAMUCU. KARİZMATİK,
LAİK, LİYAKATLI,
MÜCADELECİ, MATEMATİKÇİ, MÜZİK SEVER, MANTIKLI, MUTLU,
NAMUSLU, NEZAKETLİ,
ONURLU, OKUR, OLGUN,
ÖZGÜR, ÖRGÜTCÜ, ÖZVERİLİ, ÖZGÜVENLİ, ÖNGÖRÜLÜ, ÖZDENETİMLİ, ÖZGÜN,
PLANLI, PROGRAMLI,
REHBER,
SORUMLULUK ALAN, SEVGİLİ, SAYGILI, SAYDAM, SANATSEVER,
ŞEREFLİ, ŞEVKATLİ,
TOPLUMCU, TASARIMCI, TARİH SEVER, TASARRUF SEVER, TİTİZ,
ULUS SEVER, UYGAR, UFKUN ÖTESİNİ GÖREN,
ÜRETİCİ, ÜLKÜLÜ, ÜRETKEN
VİCDANLI, VERİMLİ,
YARATICI, YETENEKLİ, YETKİN, YENİLİKÇİ, YÜREKLİ, YURT(VATAN)SEVER
ZEKİ, ZAMANI İYİ KULLANAN İNSAN/BİLGE” demektir.
Atatürk yukarıda sunduğum 98 niteliği üzerinde taşıyan bir liderdir.
***
1881-1905: LİDER CUMHURBAŞKANI GAZİ M. KEMAL ATATÜRK’ÜN YAŞAMI VE MÜCADELESİ
Ali Rıza’dan olma, Zübeyde’den doğma 1881 doğumlu Selanikli Mustafa, yedi yaşında yetim kalmış. Ali Rıza efendi ile Zübeyde Hanımın altı çocuğu olmuş; Mustafa ve Makbule yaşamış.
1893’de Manastır Askeri Ortaokulu’daki matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa, Yetim Mustafa’ya Kemal ismini eklemiş. Manastır’daki Askeri Ortaokul ve Askeri Lisesi’nde, İstanbul’daki Harbiye’de okuyan Mustafa Kemal, 10 Şubat 1902’de teğmen çıkmış. Başarısı ve yeteneği sayesinde Harp Akademisine girmiş. 1903’de Üsteğmen; 11 Ocak 1905’de Kurmay Yüzbaşı olmuş.
**
1905: MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OKULLARDAKİ ÖĞRENİMİ
Askeri Lisede, Harbiyede ve Harp Akademisinde zekâsı, başarısı, yetenekleri ve üstün kişiliğiyle kendisini arkadaşlarına ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmış. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı ilgisi ve eğilimi olmuş. Harbiye’de ve Harp Akademisi’nde memleket, millet ve hürriyet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi nedeniyle aydın ve devrimci bir subay olarak tanınmıştır.
**
1905: YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL’İN MESLEK HAYATINA ATTIĞI İLK ADIM
Yüzbaşı Mustafa Kemal: “Meslek hayatına attığım ilk adım, Abdülhamid’in zindanı oldu” demiş. Devir istibdat devridir. O’nun devrimci düşünceleri ve eylemleri aleyhinedir. Ancak çevresince çok sevilişi ve düşüncelerinde samimi oluşu, bir tertibe kurban gitmesini önlemiş. ‘O’, Harp Akademisinde vatanının ve ulusunun geleceği hakkında düşünmüş, konuşmuş, “Vatan” isimli el yazısıyla hazırladığı bir sayfalık dergi çıkarmış. Bu eylem saltanatı çok rahatsız etmiş ve okulu zamanından önce kapatmışlar. ‘O’nu zindana atmışlar. İki ay zindanda kalan Yüzbaşı Mustafa Kemal’i, ailesini bile görmesine izin vermeden bir sürgün yeri olan Şam Cephesine göndermişler. Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 24 yaşındadır.
**
1907: ŞAM VE SELANİK: YÜZBAŞI M. KEMAL, VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİNİ KURUYOR
Yüzbaşı Mustafa Kemal Şam’da arkadaşları birlikte “Vatan ve Hürriyet” isimli cemiyet kurmuş; 1907’de gizlice gittiği Selanik’te cemiyetin bir şubesini açmıştır.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 26 yaşında örgütçü ve devrimci bir subaydır.
**
1907: SELANİK, YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL: “SARAY VE ÇEVRESİ ZENGİN, HALK YOKSUL”
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Selanik’te 3. Ordu’da Kurmay Başkanıdır. Beyaz Kule konuşmalarında: “Saray’ın verdiği ayrıcalıklar yüzünden ANADOLU TOPRAKLARI SÖMÜRGE HALİNE GELDİ. SARAY VE ÇEVRESİ ZENGİN, HALK YOKSUL, KAPİTÜLASYONLAR KALDIRILACAK” demiş. Mustafa Kemal, Selanik günlerinde, Anadolu’dan gelen köy çocuklarına Ömer Naci ile birlikte talim yaptırırken: “Şu köy çocuklarımız Anadolu’daki toprakların kendilerinin olmadığını bilmemekte. Çünkü KAPİTÜLASYONLAR İLE HER ŞEYLERİ ELLERİNDEN ALINMIŞTI. Ama bir gün o kapitülasyonlar belasını kaldırdığımızda o çocuklar kendi topraklarının asıl sahibi olacaklardır. TABİİ YENİ BİR İDARE” demiş.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 26 yaşında halkçı, Antiemperyalist bir subaydır.
**
1908: SELANİK, YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL: “DEVRİM YAPACAĞIZ”
“1908 yılında bir kış gecesi Selânik’te Beyazkule karşısında, yeni açılan bir askeri kulüpte konferans verilmeye başlamış. Bu tarihten önce ne kulüp açılabilir, ne de konferans vermek mümkünmüş. Çünkü, özgürlük yoktur.
*
Tabur komutanlarından Binbaşı Cemil Bey’in verdiği konferanstan sonra üç beş asker kulübün lokantasında konuşmayı sürdürmüşler. Bu askerlerden biri Mustafa Kemal’dir. Ötekiler Türkiye Cumhuriyeti’nde Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı yapan General Kazım Özalp, diğeri Toros Dağlarında ve Ankara’da Kumandanlık ve mecliste milletvekilliği yapan rahmetli Nuri Conker‘dir. Bunlar arasında olmadığı halde Mustafa Kemal’in hatırlayıp, orada var saydığı, Başbakanlık ve Londra Büyük Elçiliği yapan Fethi Okyar ve bazı asker arkadaşları da vardır.
*
Mustafa Kemal, arkadaşı Binbaşı Cemil Bey‘in konferansından memnundur, onun sözlerinden çok duygulanmış, ilham almış gibidir. Bir aralık arkadaşlarına şu sözleri söylemiştir:
-• “İnkilâbı ikmal etmek lazımdır (Devrim yapmak gerekir). Biz bunu yapabiliriz. Ben bunu yapacağım. O zaman için düşündüklerimi size kısaca anlatayım: Bugünkü, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek sayılan kumandanları benim için yoktur. Ordu kumanda sicilleri için, ben sınır limit olarak binbaşıyı kabul ediyorum. Geleceğin büyük kumandanları bunlar olacak. Sicil defterlerinin binbaşıya kadar olanlarını koruyacağım, üst tarafını yaktıracağım.”
*
Arkadaşlarından biri, bu söz üzerine itiraz ediyor. Böyle büyük bir tasfiye işini nasıl yapılabileceğini anlamak istiyor. Mustafa Kemal’in cevabı şudur:
-• “Evet binbaşıdan yüksek olanlar aybaşında, benim teşkil edeceğim bürolara gelip maaşlarını istedikleri zaman, büro şefleri defterleri dikkatle inceledikten sonra: “Efendim defterde sizin isminiz yok, sizi tanımıyoruz” diyeceklerdir.
*
Mustafa Kemal’in arkadaşlarından biri soruyor:
-• Bundan sonrası ne olacak?
Mustafa Kemal anında, şu cevabı vermiştir:
-• “Bundan sonra ne olacağını, yapacağımız inkilap (devrim) gösterecektir” ve sözlerine devam ederek daha kesin ifade ile:
-• “Evet devrim yapacağız. Bugüne kadar yapılan devrim yeterli sayılmaz. Fazlasını yapacağız. Ülkeyi binbir akılsızın eline ve keyfine bırakamam. Bu çok sayıdaki adamın yerine, birkaç arkadaş yeterlidir. Meselâ Kazım (Özalp) Köprülü’yü Harbiye nâzırı (bakanı) yapacağım. Nuri (Conker)’yi Kumandan ve idare şefi yaparım. Fethi (Okyar)’yi yeni devrimci Türkiye’nin temsilcisi sıfatıyla Avrupa’ya gönderirim…”
*
Sofrada hazır bulunan, öteki arkadaşları hemen sorar:
-• “Ya bizler efendim?”
Mustafa Kemal şu cevabı verir:
-• “Sizler de göstereceğiniz, değer ve çalışma oranında birer vazife alırsınız.”
*
Sofradaki arkadaşlarından Nuri Conker, Mustafa Kemal’in geleceği kucaklayan bu sözlerine, ahenkli bir kahkaha ile gülüyordu. Mustafa Kemal, kahkahasını bir türlü yenemeyen en yakın arkadaşının kahkahasının bitmesini bekledikten sonra ona sordu:
-• “Niçin gülüyorsun?”
-• “Seni düşünüyordum da onun için… Bütün bu işler içinde sen ne olacaksın?”
Mustafa Kemal, bu soruya açık cevap vermeden, yalnız şu genel cümle ile karşılık vermiştir.
-• “Ben mi? Ben de sizleri o makamlara koyabilen adam olacağım.”
Kaynak: Atatürk’ün Bana Yazdırdıkları, Prof. Dr. Afet İnan, Belleten Ekim 1954, Cilt 18 – Sayı 72, s. 4332 ve 4333
***
Andrew Mango’nun kitabında geçer:
Enver Paşa Atatürk’ün terfisini bir türlü İmzalamaz. Son ana kadar direnir, sonunda imzalarken de o meşhur “Paşa olsa padişah, padişah olsa Allah olmak ister” der.
*
Salih Bozok’un hatıralarında geçer:
1917 yılında Mustafa Kemal’in İstanbul’da ikamet ettiği sıralarda, Harbiye Nazırı Enver Paşa, kendi gözünde yeri olduğu ve kendisine karşı darbe planladığından şüphe ettiği Mustafa Kemal’e:
-• “Eğer gözün bu makamda ise geç otur” demesi üzerine Mustafa Kemal Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya:
-• “Makamınızda gözüm yok, o makamı kendime küçük görürüm. Benim düşüncem ve emelim çok büyük. Eğer makamınızda gözüm olsaydı, şimdiye kadar çoktan orasını işgal ederdim” diye cevap vermiştir.
Ve yıllar sonra Mustafa Kemal’in bu sözleri gerçek olmuş, Mustafa Kemal Bu makamdan çok daha büyük mevkilere ulaşmıştır..
**
31 MART 1909 GERİCİ İSYANIN BASTIRILMASINDA YÜZBAŞI M. KEMAL
Meşrutiyet’in yeniden ilanı talebiyle gerçekleşen Jön Türk Devriminin ardından 24 Temmuz 1908’de Padişah II. Abdülhamid tarafından II. Meşrûtiyet ilân edilmiştir. Bu düzen bir yıl bile sürmemiş; İstanbul’da, 31 Mart 1909 Gerici İsyanı olmuş. Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu Selanik’ten İstanbul’a gelerek 31 Mart’taki gerici ayaklanmayı bastırmış.
Yüzbaşı Mustafa Kemal, ‘Hareket Ordusu’nun kurmay başkanıdır ve bu ordunun isim babasıdır.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 28 yaşında özgürlükçü bir subaydır.
**
22 EYLÜL 1909: “GÜÇLÜ ORDUYA VE PARTİYE İHTİYAÇ VAR” DİYEN YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL’İN İTTİHATÇILARLA ARASI AÇILIYOR
Yüzbaşı Mustafa Kemal 22 Eylül 1909’de Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne katılmış. Burada yaptığı konuşmada: “Devletin iç ve dış tehlikelere karşı koyabilmesi için güçlü bir orduya ve partiye ihtiyacı bulunduğunu, fakat bunların ayrı ayrı çalışması gerektiğini” söylemiş. Bu görüşünden dolayı ittihatçılarla arası açılmış.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 28 yaşında gerçekçi ve öngörülü bir subaydır.
**
24 TEMMUZ 1910: ARNAVUTLUK İSYANININ BASTIRILMASINDA YÜZBAŞI M. KEMAL
24 Temmuz 1910 tarihinde Yüzbaşı Mustafa Kemal, Arnavutluk isyanının bastırılmasında kurmay başkanı olarak görev yapmış. Aynı yıl içinde, Fransız ordularının manevralarını izlemek üzere bir askerî heyetle Fransa’ya gitmiş.
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal 29 yaşında yabancı kültürleri öğrenen, dünyayı takip eden bir subaydır.
**
8 OCAK 1912: TRABLUS SAVAŞINDA BİNBAŞI MUSTAFA KEMAL
27 Kasım 1911’de Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Trablusgarp’ta bulunduğu sırada binbaşılığa terfi etmiş. 9 Ocak 1912’de Binbaşı Mustafa Kemal, Trablus-İtalyan-Osmanlı Savaşı’nda Tobruk saldırısını başarıyla yürütmüş. 16/17 Ocak 1912’de Derne’de İtalyanlara karşı savaşmış; bu savaşta gözünden yaralanmıştır.
Mustafa Kemal 30 yaşında gönüllü olarak savaşa giden görev adamı bir subaydır.
**
1912-1913: BİNBAŞI MUSTAFA KEMAL BALKAN SAVAŞINDA, EDİRNE’NİN KURTULUŞUNDA
8 Ekim 1912: Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal, Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine anavatana dönerek, Bolayır’da kurulan kolordunun harekât şubesi müdürlüğüne getirilmiş. 25 Kasım 1912’de Çanakkale Boğazı Birlikleri Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atanmış. Bu görev 1915’de, Çanakkale savaşında çok yararlı olmuş. Binbaşı Mustafa Kemal 1913’de Kolordu Kurmay Başkanı olarak Edirne’nin kurtarılmasına katılmıştır.
Binbaşı Mustafa Kemal 31 yaşında cepheden cepheye koşan ve savaşan genç bir subaydır.
**
1913-1914: BİNBAŞI MUSTAFA KEMAL SOFYA’DA ATAŞAMİLİTER
Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal, 27 Ekim 1913’de Sofya Askeri Ataşeliğine atanmış. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine Askeri Ataşeliklerini yürütme görevi de kendisine verilmiş. Sofya Askeri Ataşeliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliği’ne atanmış. Bu görevi sırasında 1 Mart 1914’de yarbaylığa terfi etmiş. 1915 yılı Ocak ayı sonlarına kadar Sofya’da kalmış. Mustafa Kemal Sofya’da bir Bulgar Paşasının güzeller güzeli kızını ve bir de Opera’yı çok sevmiş. Bir dünya harbinin çıkacağını ve bu harbin dışında kalmamız gerektiğini anlamış ve yetkililere anlatmış. Anadolu’da bir görev talep etmiş.
Binbaşı Mustafa Kemal 33 yaşında seven ve sevilen, öngörülü genç bir subaydır.
**
1914-1916: 25 NİSAN 1915, ÇANAKKALE: YARBAY MUSTAFA KEMAL: “ÖLMEYİ EMREDİYORUM”
25 Nisan 1915’de Yarbay Mustafa Kemal: “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek sürede yerimize başka askerler gelebilir” demiş. 57. Alayın tamamına yakını şehit olmuş. Çanakkale geçilememiş. Çanakkale bir destandır; ‘İstiklal Savaşı’nın ön sözüdür. M. Kemal Çanakkale savaşında 34 yaşında Albay olmuş; göğsündeki saat sayesinde şarapnelden kurtulmuş. Çanakkale geçilemediği için Ekim 1917’de Rusya’da Devrim olmuş. Bu devrim sonucunda kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Mustafa Kemal Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yardım etmiş. 1915’de Çanakkale’yi 250 bin kayıp vererek geçemeyenler yani üç yıl sonra 1918’de Çanakkaleyi elini kolunu sallayarak geçmiş ve 13 Kasım 1918’de Saltanat’ın başkenti İstanbul’u işgal etmişlerdir.
Yarbay Mustafa Kemal 34 yaşında Anafartalar kahramanıdır.
**
1 HAZİRAN 1915: ÇANAKKALE, ALBAY MUSTAFA KEMAL, ÖLÜMDEN DÖNÜYOR(*)
(*) Arif Kızılyalın, 24.06.2026, Cumhuriyet Gz.
1 Haziran 1915’te albaylık rütbesini aldı Mustafa Kemal Atatürk Çanakkale direnişindeki müthiş öngörüleri ve askeri dehasıyla. Sonrasında bir ay boyunca Gelibolu savunmasını yönetmek için cephede sabahladı, birliklerin moralini yüksek tutmak adına gecenin bir yarısı sipere indi. Hatta bir, iki ay sonrası düşmana düzenlenecek olası saldırıyı kafasında planlayıp tünellerin çıkış bölgelerine tahtadan rampalar yaptırdı. İtilaf güçlerinin olası saldırı yollarını belirlemek için de Yüzbaşı Nuri (Conker) ile Ege Denizi’ni yukarıdan gören tepeleri haftalarca dolaştı. O günlerde Binbaşı Haydar Mehmet Alganer, fotoğraf makinesiyle yüksekçe bir siper ucundan düşman mevzilerini inceleyen 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in o ünlü fotoğrafını çekti. Alganer’in deklanşöre bastığı gören Mustafa Kemal, genç subayına baktı, baş selamını aldı ve yan taraftaki tepeye doğru yürüdü. Tam o sırada Anzak keskin nişancısının belki 1, belki 1.5 km öteden yaptığı tüfek atışının mermisi isabet etti sipere. İşte o an, ister şans deyin, ister talih, yüce Türk milletinin yazgısı yeni baştan yazıldı ve ölümden dönen Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın filizlerini ekti kutsal topraklara. Tarihçiler fazla üstünde durmaz ama o fotoğraf ve o bölgede yaşanan birkaç gün Türkiye Cumhuriyeti’nin mihenk taşıdır. Atatürk’ün haziranın son haftasında yaptığı incelemeler ve çalışmalar Ağustos 1915’teki Anafartalar ve Conkbayırı zaferlerinin taşlarını döşemiştir. Ve ne yazık ki hâlâ bu anlar genç nesle ayrıntısı ile anlatılamamaktadır!
**
1916: 8 AĞUSTOS: M. KEMAL PAŞA DOĞU CEPHESİNDE, BİTLİS VE MUŞ’UN KURTULUŞUNDA
Albay Mustafa Kemal Çanakkale’den sonra Edirne’ye, oradan da Doğu cephesine görevlendirilmiş, 1 Nisan 1916’da Paşa olmuş. 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Ruslara karşı kazandığı 8 Ağustos’taki (1916) zaferini şu telgrafla bildirmiş: “Muş dün ve Bitlis bugün kolordumuz tarafından kurtarılmıştır.“
35 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa altın kılıç nişanı ile ödüllendirilmiştir.
**
1917: 20 EYLÜL HALEP: MUSTAFA KEMAL PAŞANIN İSYAN MUHTIRASI
7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’ten, Sadrazam Talat Paşa’ya, Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya ve diğer yetkililere gönderdiği 20 Eylül 1917 tarihli telgrafta: “Her tarafından çürüyen saltanat binasının birden ve ansızın çökeceğini” yazmış; “Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye’nin üzerine aktığını görüyordum; nasıl susabilirdim” demiş ve “Ne yapılması gerektiğini” anlatmıştır. Bu telgraf bir ‘İsyan Muhtırası’dır.
Direnen ve Başkaldıran Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa 36 yaşındadır.
**
1918: 13 KASIM: İSTANBUL: MUSTAFA KEMAL PAŞA: “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER”
Birinci Dünya Paylaşım Savaşının (1914-1918) ardından 30 Ekim 1918’de savaşın galibi İngiltere, Fransa ve İtalya ile Osmanlı arasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış. Emperyalistler bu imzadan iki hafta sonra 13 Kasım 1918’de Başkent İstanbul’u işgal etmişler. Mustafa Kemal Paşa’ya ordusunun (7. Ordu ve Yıldırım Orduları) terhis edildiği ve görevinin sona erdiği bildirilmiş ve İstanbul’a çağrılmış. 10 Kasım 1918’de Adana’dan ayrılmış. 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya gelmiş. Yaveri Cevat Abbas’ın bir sorusu üzerine “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” sözünü burada söylemiş. M. Kemal Paşa İstanbul’da 6 ay (13 Kasım-16 Mayıs) kalmış ve Türkiye’nin geleceği ile ilgili plan yapmış. Milli Mücadele kadrosunu hazırlamıştır.
**
1919: 16 MAYIS: RAUF ORBAY: “KEMAL PAŞAM İNGİLİZLER GEMİNİ BATIRACAK”
16 Mayıs 1919 günü Amiral Rauf Orbay, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a yolcu ederken: “Kemal Paşam, İngilizler gemini batıracak, gitme” demiş. Bu bilgiyi başka bir kaynaktan da alan Mustafa Kemal, Rauf Beye: “İstanbul’da kalsam da beni yok etmeye çalışacaklar; ben gidiyorum; sende katıl bize” demiş. Rauf Orbay, Mustafa Kemal’e Haziran 1919’da Amasya’da katılmış. 16 Mart 1920’de İstanbul’un fiili işgali ve Meclis-i Mebusanın dağıtılmasından sonra Rauf Orbay ve 147 üst düzey yönetici ve mebus (milletvekili) Malta’ya sürülmüş. Malta sürgünleri, 23 Ekim 1921’de Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının mücadelesi ile kurtulmuştur.
**
19 MAYIS 1919: ATATÜRK’ÜN, TÜRK ULUSU’NUN DOĞUM GÜNÜ
15 Mayıs 1919’da İzmir işgal edilmiştir. 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Sivas’a 9. Ordu Müfettişiliği/Komutanlığı görevine gitmek üzere Bandırma vapuruyla İstanbul’dan ayrılmış. Görev belgesinde ne yazarsa yazsın; Padişahın zihninde “şahsının kurtuluşu”; Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde “İşgal edilen Türk yurdu Türkiye’nin kurtuluşu, Türk ulusunun bağımsızlığı ve ‘Cumhuriyet rejimine ve Ulus egemenliğine dayalı bir Türk Devleti kurma fikri” vardır. 19 Mayıs 1919, Atatürk’ün, Liderin, Türk Ulusunun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğum günüdür. Bandırma vapuru Karadeniz’de batırılabilir, bu doğum olmayabilirdi. Mustafa Kemal’in ‘Milli Mücadele’deki en yakın arkadaşı olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy: “Biz olmasak, Mustafa Kemal yine başarılı olurdu. Ama ‘O’ olmasaydı, biz başarılı olamazdık” demiş. Toplumlar ve uluslar için “LİDER” çok önemlidir.
**
28-30 MAYIS 1919: HAVZA: İŞGALLERE KARŞI ÇIKLIYOR; İLK BİLDİRİ, İLK MİTİNG
M. Kemal Paşa Samsun’dan Havza’ya geçmiş. HAVZA’da, başta İzmir olmak üzere Türk vatanı Türkiye’nin işgalini ve parçalanmasını önlemek, işgalcileri yurdumuzdan atmak, ulusunu bilinçlendirmek için 28-30 Mayıs 1919’da “İLK BİLDİRİYİ” yayınlamış; ‘İLK MİTİNGİ’ yapmıştır.
**
22 HAZİRAN 1919: AMASYA: “MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞINI, YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR”
Bir ‘DEVRİM BİLDİRGESİ’ olan 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nde “Vatanın bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” demiştir.
**
7-8 TEMMUZ 1919: MUSTAFA KEMAL “SİNE-İ MİLLETTE FERD-İ MÜCAHİT”
7-8 Temmuz 1919: Mustafa Kemal “Sine-i millette ferd-i mücahit” oluyor. Mustafa Kemal Paşa askerlikten istifa etmiş, milletin bağrında mücadele eden sivil bir insan olmuştur.
**
23 TEMMUZ-7 AĞUSTOS 1919: ERZURUM KONGRESİ: SİVİL M. KEMAL: “MANDA VE HİMAYE REDDEDİLİYOR”
23 Temmuz-7 Ağustos 1919’daki Erzurum Kongresi’nde ABD Mandası ve İngiliz Himayesi reddedilerek ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiş. Türk vatanı Türkiye’nin parçalanamayacağı açıklanmış. Başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı dokuz kişilik temsil heyeti seçilmiş. İlk defa geçici bir hükûmetin kurulacağından bahsedilmiş. Seçilen Temsil Heyeti bir hükûmet gibi görev yapmaya başlamış. Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal’in sivil olarak görev aldığı ilk kongredir.
**
4-11 EYLÜL 1919: SİVAS KONGRESİ: PAROLA: “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM”
4-11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi, Sevr Antlaşmasında parçalanması düşünülen Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünü ve TBMM’nin açılmasını sağlamakla, Türk Milli Mücadelesinin temel taşı olmuştur.
**
SİVAS KONGRESİ: ATATÜRK’ÜN ALNINDAN ÖPTÜĞÜ GENÇ: “TIBBİYELİ HİKMET”
Sivas Kongresi’nin 38 delegesinin en genci olan, işgal edilen İstanbul’undan Sivas’a bin bir zorlukla gelen Askeri Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi 19 yaşındaki Hikmet’in (Boran) Mustafa Kemal Paşa’ya söylediklerini ve M. Kemal Paşa’nın Tıbbiyeli Hikmet’e verdiği yanıt:
-• Tıbbiyeli Hikmet: “Paşam, delegesi bulunduğum Tıbbiye beni buraya bağımsızlık savaşımızı başarmak için açtığınız çalışmalara katılmak üzere gönderdi. Amerikan Mandasını kabul edemem. Kongre bu yönde karar verecek olsa bile, bunlar her kim olursa olsun bütün gücümüzle karşı çıkarız. Varsayalım ki, Amerikan mandasını siz de onayladınız. Size de karşı geliriz. Sizi de vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırırız.”
*
Tıbbiyeli Hikmet’in bu coşkulu ve inançlı konuşma karşısında kongre salonunda bulunanlar gözyaşlarını tutamamış. M. Kemal Paşa’da çok duygulanmış, aynı heyecanla şu karşılığı vermiş:
-• Mustafa Kemal Paşa: “Arkadaşlar, gençliğe bakın! Türk milletinin taşıdığı asil kanın ifadesine dikkat edin. Çocuğum kaygılanma, gençliğimizle övünüyorum. Biz azınlıkta kalsak bile mandayı kabul edemeyiz. Parolamız tektir ve değişmez; ‘Ya İstiklal Ya Ölüm.”
*
Bu sözler üzerine Tıbbiyeli Hikmet, Mustafa Kemal’in ellerine sarılır. Paşa’da Tıbbiyeli Hikmet’i alnından öperek, “Vatanın bütün umut ve geleceğini genç kuşakların anlayış ve çalışmasına bıraktığını göstermiş oldu” demiştir.
**
22 EYLÜL 1919, SİVAS, GENERAL HARBORD M. KEMAL PAŞA İLE GÖRÜŞYOR
İngiltere ve Müttefikleri, Ermenilere verilecek topraklar için Türk Millî Kuvvetler’in ve onun liderinin durumunu öğrenmek istemektedir. ABD’li General Harbord başkanlığındaki bir heyetin Ermenistan’a gönderilmesi Paris’teki Amerikan Misyonu tarafından 5 Temmuz 1919’da ABD Başkanı’na teklif edilmiş. Bu teklifin onaylandığı Paris’teki Misyona 1 Ağustos 1919’da bildirilmiş. İngiltere Başbakanı Bonnar Law, Ağustos 1919’da Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, “Ermenistan’a bir Müttefik Komiserinin gönderilmesinden memnuniyet duyduğunu” ifade etmiş. ABD’li General Harbord, “Ermenilere verilecek topraklardaki Türkler kovulmalı” diyen birisidir. General Harbord’un başkanlığını yaptığı kurul, Türkiye’ye gelmiş, 52 gün kalmış. Doğu Anadolu’da ve Ermenistan’da araştırmalar yapmış. General Harbord Raporun imzalı nüshasını Paris Barış Konferansı’na sunarken, imzasız bir nüshasını ABD Dışişleri Bakanlığı’na vermiş. Harbord raporunda “Ermeniler hakkındaki duyumların (Ermenilere soykırım yapıldığının) doğru olmadığını” belirtmiş.
Millî Mücadele’ye karşı bir Amerikan sempatisi söz konusu değildir. Ama tarihçiler, “General Harbord ile Mustafa Kemal Paşa’nın görüşmesinde Harbord’ın Mustafa Kemal’den etkilenmesi ve hatta Harbord’ın Millî Mücadeleye bundan sonra başka bir açı ile bakması, ayrı bir konudur” diye yazmıştır.
***
İNSANLIK, EŞİTLİK, TOPYEKÜN MÜCADELE BİLİNCİ
TÜRK KURTULUŞ SAVAŞININ KADIN ASKERLERİ
Yıl 1916. Bitlis Cephesi Komutanı Mustafa Kemal Paşa, çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor. Yaveri İzzettin Çalışlar’a bir not veriyor. Notta: “Zaferden sonra ilk önce Türk kadınının özgürlüğü verilecek ve erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılınacak” yazılıdır.
*
1916’da Türk kadının değil adı, hiçbir şeyi yoktur. Sokağa çıkma hakkı bile olmayan Türk kadınının durumu savaşın en hararetli bir anında Mustafa Kemal Paşa’nın aklına neden geliyor? Kurtuluş Savaşı’nda görülen kadın manzaraları değil Atatürk’ü, tüm dünyayı şaşırtıyor. Topyekün savaş örneği dünyada ilk defa Kurtuluş Savaşı’nda görülmüştür. Dünyada ilk kez üniformalı ve rütbeli kadın asker bizim ordumuzdadır ve dünya orduları için örnek olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda Binbaşı Ayşe Altuntaç, Üsteğmen Emine Vardarlı, Üsteğmen Fatma Şimşek ve daha nice Türk kadını milli mücadelede(savaşta) yer almıştır.
**
ÜSTEĞMEN FATMA ŞİMŞEK (KARAFATMA)
Üsteğmen Fatma Şimşek diğer adıyla Karafatma, 700 erkek ve 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmıştır. Karafatma Erzurumludur. Erzurum’da 13 kadınla savunma yapmış, sonra atına atlamış ve Bursa’nın kurtuluşunda görev almış, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit Muharebesinde kesilmiştir. Karafatmanın Tamim Gazetesi’nde yayınlanmış söyleşisinde: “Ben Kurtuluş Savaşı’nda yaptıklarımı bir çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maaşımı Kızılay’a bağışlıyorum” demiş; yoksulluk için vefat etmiştir. Karafatmanın düşüncesini Atatürk’te de görüyoruz. Atatürk: “Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor; onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan mutluluk duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar, asıl zenginlik insanın manevi kişiliğinde olmalıdır” demiştir.
**
ZEKİYE HANIM
10 Aralık 1919’da Öğretmen Okulu bahçesine üç bin kadını toplayan, ki savaş şartlarında hiçbir olanak yokken, dünyadaki ilk ve tek kadın mitingini başaran kadınımızdır, Zekiye hanım.
**
NAZİFE KAAN
Nazife Kaan, ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerlerimizin yerini öğrenmek için işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan kadınımızdır.
**
TÜRK’LERİN JEAN D’ARC’I NEZAHAT
Annesi öldüğü için babasının yanında Kurtuluş Savaşına katılan, keskin nişancı olan, 12 yaşında askeri rütbe verilen Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan mektupta annesine: “Anne, Nezahat ile babasının arasındaki konuşmayı duysaydın benim niye burada olduğumu anlardın, biz Mehmetçikler Nezahat’a Türklerin Jean D’arc’ı diyoruz” diye yazmış.
**
“ADIM ANADOLU” DİYEN NİNE
Albay Hulusi Atak’ın kafilesinde olan bir kadınımız hastadır ve Ankara İnebolu yolunda cephane taşırken yere düşmüş, ölmek üzeredir. Albay: “Bacım bana adını söyle, seni tarihe yazdıracağım.” dediğinde, aldığı cevap; “Adımı ne yapacaksın, illa soruyorsan, yaz benim adım Anadolu’dur” diyen 80 yaşlarındaki nine her yaştan gencin birisidir.
**
ADSIZ KAHRAMAN TÜRK NİNE
Kurtuluş Savaşı’nda Kütahya sırtlarında hava soğuk mu soğuk, 70-80 yaşlarında bir nine cephane taşıyor. Kafile komutanı Mustafa Necati (Daha sonra Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı) bakın ne anlatır: “Bütün yorgan, battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş, kendisi ise pazen elbiseyle titriyor.” Mustafa Necati: “Nine, kar sepeliyor, bari şu yorganı sırtına al’ der. Ninenin cevabı: “Dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın; ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak. Oğlum hiç üşümüyorum. Düşman bu topraklara gireli benim içim yanıyor” diyen adsız kahraman nineyi tanıdı Mustafa Kemal, Milli Mücadele’de…
**
AYŞE HATUN
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun 8 aylık kızı kucağında, omzunda mermi cepheye cephane götürüyor. 8 aylık kız dinler mi düşmanı, başlar ağlamaya. Sorun ölmek değil, çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi odur Ayşe Hatun’un. Ve bu arada bebesini göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle bebesini şehit ettiğini görecektir. Ayşe Hatun (Tayyibe Hatun). Ayşe hatun, kafile komutanına: “Çocuğum yüzlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldu. Yeter ki vatan sağ olsun” der ve cephanesini omzuna alır ve yola koyulur.
***
TARİH BİLİNCİ
TÜRK ULUSU’NU YOK OLUŞTAN KURTARAN BAĞIMSIZLIK-ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK SAVAŞI
“TARİH BİLİNCİ” bağlamında Türk Ulusu’nun Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği “Ölüm-Kalım Mücadelesini”, “Bağımsızlık-Özgürlük-Eşitlik-Kurtuluş Savaşı Bilinci” başlığı altında yararlandığım kaynakların ayrıntılarını içeren belgeleri tarihi sürece bağlı kalarak sunuyorum.
**
ATATÜRK, TÜRK ULUSU, TÜRK YURDU-TÜRKİYE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ
İktidar sahipleri, Mustafa Kemal subay çıktığında siciline: “Cumhuriyetçi” diye yazmışlar. Bu tespit doğrudur. Çünkü ‘O’, daha öğrenciyken bir “Tarım-Din İmparatorluğu” olan ve “Kültür ve Sanayi Devrimi’ni” yadsıyan, “Çok Uluslu Osmanlı Hanedanlığı”nın ömrünü tamamladığını kavramış. “Ulus egemenliğine ve Cumhuriyet ilkesine’ dayalı bağımsız bir Türk devleti (Türkiye Cumhuriyeti)’nin kurulması gerektiğini ‘HEDEF’ olarak belirlemiş.
*
Mustafa Kemal, Binbaşı, Yarbay, Albay, Paşa, Gazi ve Mareşal rütbelerini yıllar süren (1905-1922) savaş alanlarında almış. Mücadelesini gıyabında verilen idam fermanı ile sürdürmüş.
*
Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki liyakatli kadronun 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı ile Bağımsızlık, Özgürlük, Eşitlik ve Kurtuluş Savaşı başlamış. Heyet, 25 Mayıs 1919’da Samsun’dan Havza’ya geçmiş. Başta İzmir olmak üzere Türk vatanı Türkiye’nin işgalini ve parçalanmasını önlemek, işgalcileri yurdumuzdan atmak, ulusunu bilinçlendirmek için 28-30 Mayıs 1919’da HAVZA’da ‘İLK BİLDİRİYİ’ yayınlamış, ‘İLK MİTİNGİNİ’ yapmış.
*
Bir ‘DEVRİM BİLDİRGESİ’ olan 22 Haziran 1919 tarihli AMASYA Genelgesi’nde “Vatanın bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” demiştir.
*
Mustafa Kemal Paşa görevden alınacağı söylendiğinde yani “7-8 Temmuz 1919 gecesi” ordudan istifa etmiş. Mücadelesini “Milletin bağrına dönerek, ülkesi için savaşan özgür bir birey” olarak sürdürmüş. O gece Mazhar Müfit Kansu’nun defterine “Zaferden Sonra Hükümet Şekli CUMHURİYET olacak” diye yazdırmış.
*
23 Temmuz-7 Ağustos 1919’da “Amerikan Mandası ve İngiliz Himayesinin reddedildiği” Erzurum Kongresini yapmış.
*
4-11 Eylül 1919’da “Ya İstiklal Ya Ölüm” şiarı ile Sivas Kongresi gerçekleştirmiş. Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti (CHP)’ni kurmuş. Bu cemiyet Temsil Heyeti oluşturmuş. Başkanlığına Mustafa Kemal Paşa’yı seçmiş.
*
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları “Temsil Heyeti” Sivas’tan sonra Amasya’ya, oradan Hacıbektaş’a geçmiş. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelmiş. Ve Milli Mücadele’nin merkezi Ankara olmuş.
*
Ankara’da 23 Nisan 1920’da Mustafa Kemal Paşa TBMM başkanı seçilmiş. “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ (TÜRK) MİLLETİNDİR” denmiş.
*
Milli Mücadele/İstiklal Savaşı, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde kurulan “BMM/TBMM, Kuvayı Milliye-TSK ve ARMHC/CHP” ile 3 yıl 3 ay 24 gün (19 Mayıs 1919-9 Eylül 1922) süren ‘BAĞIMSIZLIK-ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK-KURTULUŞ SAVAŞI’ ile kazanılmıştır.
*
Türk Yurdu emperyalist işgalden, Türk ulusu yok oluştan ‘KURTULMUŞ’. Başkomutan-TBMM Başkanı-Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa, 29 EKİM 1923’de yaptığı ‘CUMHURİYET DEVRİMİ’ ile vicdanında bir sır olarak sakladığı ‘BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’ni kurmuş ve Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
*
29 Ekim 1923, 30 Ekim 1918’in, 23 Nisan 1920 16 Mart 1920’nin reddidir. Atatürk ve arkadaşları eylemlerini “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” şiarı ile, uyduruk mahkemelerde gıyaplarında alınan 24 Mayıs 1920’de padişah tarafından onaylanan ‘İDAM FERMANLARI’ ile yapmıştır.
*
Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki 24’ü subay, 25’i er ve erbaş olmak üzere 49 kişilik liyakatli bir kadro (Gemide ayrıca 26 yiğit gemi personeli, 4 kişilik subay ailesi vardır) Samsun’a çıkmıştır.
*
Amasya Bildirgesinde 8 yiğidin imzası ve görevleri başında olan Kazım Karabekir Paşa ile (Mersinli) Cemal Paşa’nın oluru alınmış. Erzurum Kongresi 62, Sivas Kongresi 38 delege ile açılmış. Sivas Kongresinde Anadolu ve Rumeli Müdafayı Hukuk Cemiyeti hayata geçirilmiş.
*
23 Nisan 1920’de 115 milletvekili ile TBMM (Kurucu Meclis) açılmış. 30 Ağustos 1922 Zaferi, Gazi Paşa’nın 15 bini subay ve astsubay 208 bin askerin (halkın yüzde ikisi) oluşturduğu liyakatli kadrosunun savaşı ile kazanılmış. Bu sürecin sonunda Atatürk “Mutluyum çünkü başardım” demiştir.
*
Milli Mücadele’deki kadronun bir kısmı ‘CUMHURİYET DEVRİMİ’ aşamasında Atatürk’ün karşısında yer almış. Zaferden sonra İzmir’de, Halide Edip Adıvar, Mustafa Kemal Paşa’ya “Hayatınız savaşlarda geçti; artık dinlenirsiniz paşam” dediğinde ‘O’, “Esas savaş (Cehaletle savaş ve Cumhuriyet Devrimi) şimdi başlıyor. Daha birbirimizle savaşacağız” demiş. Atatürk’ün yakın arkadaşları bile 1926’daki İzmir Suikasti Davasında yargılanmıştır.
*
Atatürk’ün önderliğinde, ‘TÜRK KÜLTÜR DEVRİMİ’ ile kurulan Laik Türkiye Cumhuriyeti, güçlü, çağdaş, uygar, varlıklı ve huzurlu ülkeler arasında onurlu yerini almıştır.
*
Atatürk, Türk kültürünü ‘ÇAĞDAŞ UYGARLIK’ seviyesine çıkarmak için savaşmış; çıkarmış da… Manevi kızı Prof. Afet İnan ile birlikte yazdığı 1931 tarihli Vatandaş için Medeni Bilgiler Kitabında: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” diye yazmış. Bu cümlede ulusumuzun, yurdumuzun ve devletimizin adı var. Bu cümle, kanla ve irfanla ile yazılmıştır.
***
ÖNGÖRÜ VE BAŞKALDIRI BİLİNCİ
“20 EYLÜL 1917 TARİHLİ İSYAN MUHTIRASI”
Kerem Çalışkan, 20 Eylül 1917, M. Kemal’in İsyan Muhtırası, Remzi Kitap Evi
7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Halep’ten Sadrazama ve Harbiye Nazırına “20 Eylül 1917 tarihli Askeri-Siyasi Muhtıra” göndermiş. “36 yaşında genç bir paşa olan M. Kemal’in sisteme, yönetime, hükümete, başbakana, savaş bakanına ve Alman emperyalizme karşı bir BAŞKALDIRI bildirisi olan bu askeri-siyasi raporu NUTUK kadar önemli bir belgedir. Nutuk, M. Kemal’in Cumhurbaşkanı olarak iktidar söylemidir. Oysa Muhtıra, M. Kemal’in muhalefet söylemidir; siyasal otoriteye başkaldırı metnidir. M. Kemal, Nutuk’un en sonunda Gençliğe Söylev bölümünde, 10 yıl önce 1917 Muhtırasındaki söylemiyle yeniden buluşmuştur. Normalde hiçbir ordu komutanı Sadrazama, Talat Paşa’ya böyle bir mektup yazamaz, gönderemez. Mektubu aynı anda Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya göndererek kendisini sadrazama şikayet ettiğini baştan belirtmektedir. M. Kemal gizli belgeyi yaveri Cevat Abbas ile elden İstanbul’da İttihat-Terakki Cemiyeti (İTC) içindeki önemli kişilere de aktarmıştır. Bu sıra dışı bir siyasal davranıştır; kurallara aykırıdır; risklidir; ceza ihtimali de içerir. Sürekli gizli yazışmalarla karanlık işlerin çevrildiği bir ortamda M. Kemal Paşa görüşlerini herkese yayarak saydamlık yaratmıştır. M. Kemal’in bu raporu hükümet ve İTC saflarına atılmış bir ‘Siyasal bombadır.’ Bu raporla ilgili olarak M. Kemal Paşa’ya yanıt verilmemiştir.”
*
“M. Kemal bildirgesinde Türkiye’yi sömürge haline getirmek isteyen Almanlara karşı çıkarak İTC içinde bir anlamda ‘Yerli ve Milli’ bir kanadın sözcülüğünü üslenmektedir. M. Kemal raporunda ülkenin ve ordunun içinde bulunduğu feci şartları sadrazamın duymak bile istemeyeceği gerçekçi ifadelerle anlatır. Bu aynı zamanda hükümete ve sadrazama açık bir eleştiridir. Raporda: ‘Halkın hükümetten kaçtığı; memurların rüşvet ve suistimal ile halkı soyduğu; askeri birliklerin mevcutların dörtte bire düştüğü; askerlerin 17-18 yaşındaki çocuklardan ve 40-45 yaşındaki insanlardan oluştuğu; birlikleri tek kurşun atmadan bir arada tutmanın mümkün olmadığı; Almanların ve Falkenhayn’ın ülkeyi ve bölgeyi sömürge haline getirmek istediği’ yazılıdır. M. Kemal Paşa raporunda: ‘Her tarafından çürüyen saltanat binası birden ve ansızın çökecek’ demiş. Rapordan bir yıl sonra Saltanat binası ve Osmanlı Devleti çökmüş. (Rapor bugünkü A4 boyutunda 10 sayfadır.) Talat Paşa bu raporu okuyunca eleştiri oklarının en tepedeki sorumlu olarak kendisine yöneldiğini anlamıştır.”
*
“M. Kemal yıllar sonra bu başkaldırı raporuna ilişkin olarak ‘Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye’nin üzerine aktığını görüyordum. Nasıl susabilirdim’ der ve bu tavrını ‘Gerçeğe dahil olmak’ gibi özgün bir deyim ile açıklar. Talat ve Enver Paşalar hayaller içinde yüzerken M. Kemal bu raporuyla onları gerçeğe davet eder. Onun gelecek öngörüsü bu tespitler üzerine kurulacaktır. Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun ‘Gerçek durumun tespiti’ her zaman bir çıkış-çözüm yolu arayan M. Kemal’in olaylara yaklaşım biçimidir. M. Kemal’in zor şartlarda ‘Yeni Türkiye’yi yaratmaya götüren en temeldeki gerçekçi yaklaşım ve bu temel üzerine kurduğu ‘Gelecek öngörüsüdür’ ve başarısının anahtarı ‘Gerçek öngörüdür.’ Bu rapor M. Kemal’in ‘Geleceği görmesi, Gerçeği korkmadan söylemedeki medeni cesareti, sağlam karakteri, ülke işlerine yabancıların karışmasına karşı şiddetli milliyetçi tepki göstermesi’ bakımından benzersiz bir örnektir. M. Kemal Paşa yıllar sonra gazetecilere kendisinin de içinde bulunduğu tarihi dönemleri anlatırken ‘Esasen tarihi devirler arasında bir çizgi olması gerekir’ demiştir. 1917 Raporu M. Kemal’in mevcut İTC Hükümeti ve o iktidarın adamları ve Almanlara teslim olmuş yönetim ile yani bütün bir devirle kendi arasına çektiği bir çizgidir. O bundan sonra ‘Yerli ve Milli’ yani ‘Yeni Türkiye’ devrini yaratacaktır. 1917 Raporu M. Kemal’in gerçekçi yaklaşımının ve ülke vizyonunun 1919 öncesinden kalan tek yazılı belgesidir. M. Kemal’i izleyenler, M. Kemal’in düşüncelerini, olaylara bakışını, yaklaşımını, ilkelerini öğrenmek için bu tarihi belgeyi, sözcük-sözcük okunmalı ve incelemeli.”
(*) Kerem Çalışkan, 20 Eylül 1917, M. Kemal’in İsyan Muhtırası, Remzi Kitap Evi
***
CUMHURİYET, ÖZGÜRLÜK, BAĞIMSIZLIK, ÖNGÖRÜ, PLANLAMA, ANTİEMPERYALİZM BİLİNCİ
13 KASIM 1918-16 MAYIS 1919: M. KEMAL PAŞA’NIN “MİLLİ MÜCADELE VE ANADOLU İHTİLALİ” TOPLANTILARI (*)
(*) Taylan Sorgun belgeselleri
İstanbul’da, Kurmay Mektebi’nde 1900’de başlamış olan ve sonra Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali’nde görev yapan ve Cumhuriyetin ilanında Mustafa Kemal Paşa’nın yanında vazife alan bütün komutanlar Selanik de 3. Ordu’dadır ve geceleri Beyaz Kule toplantılarında birliktedirler. Kasım 1918’de, M. Kemal Paşa Adana’da Yıldırım Orduları Komutanı iken bir emirle ordusu dağıtılıp İstanbul’a çağrıldığında, bir süvari yüzbaşısı gelmiş:
-• “Emrettiğiniz gibi silahların yenileri Eşref Kuşcubey’in Manisa’daki çiftliğine gönderilmiştir” demiş.
İstanbul işgal altındadır.
*
13 Kasım 1918 ila 16 Mayıs 1919 arası bir tarihte M. Kemal Paşa, Beyoğlu Havva Sokak’taki Gizli karargahında “Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali” toplantılarını yapmaktadır. Gizli toplantıda bulunanlar: Balıkçı Salih Reis, Teşkilatı Mahsusacı Harbiye Nezareti Başyaveri Salih (Omurtak Paşa), Harbiye Nezareti 2. Yaveri Tarık (Göztepe), Üsteğmen Muzaffer (Tuğsavul Paşa), Yüzbaşı Dayı Maksut, Dr. Fahri, Dr. Selim ve Eczacı Yüzbaşı Celal vardır.
-• “Saray ABD mandası, İngiliz himayesini” konuşuyor.
-• “Mustafa Kemal ‘Özgürlük ve Bağımsızlık’” diyor.
Yüzbaşı Dayı Maksut:
-• “Paşam, Amerikan Heyeti dün gece saraya geldi. Damat Ferit ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensuplarından bazıları da yanlarındaydı. Amerikan Mandaterliği üzerinde konuştular. Ertesi gece de İngiliz Heyeti geldi. Onlarda İngiliz Mandaterliğinin faydalarını anlattılar.”
Mustafa Kemal Paşa öfkeli bir sesle:
-• “Kısa bir süre sonra harekatımıza başladığımızda, bütün emperyalist dünyaya ilan edilecektir ki, Anadolu topraklarında bizim harbimizin esası ‘Özgürlük ve Tam bağımsızlık’ olacak. Sömürgeleşmenin esası olan kapitülasyonlar reddedilecek; bütün esir milletlerin ayağa kalkması için çağrılar yapılacak” demiş.
**
M. KEMAL PAŞA: “EMPERYALİZM YENİLECEK, ESİR MİLLETLER BAŞKALDIRACAK, DÜNYA DENGELERİ DEĞİŞECEK”
Yarbay Basri:
-• “Paşam, aldığınız önlemler ile Anadolu çevreden millicilerce kuşatılmakta.”
M. Kemal Paşa:
-• “Evet emperyalizm orduları bu teşkilatlanma ile Anadolu’da kuşatılmakta. Yeniden kuracağımız ordumuz ile Anadolu topraklarında boğulacaklar. Bütün dünya bundan sonra görecektir ki ‘Emperyalizm tarihi yenilgisini almış olacak.’ Ve Emperyalizmin bu yenilgisinden sonra bütün esir milletler, emperyalizme karşı başkaldıracaklar. Dünya dengeleri de böylece değişmiş ve yeni bir şekil almış olacaktır” demiş.
Nişanlısı Kafkas Cephesinde şehit olan Nigar Hanım’a, Millici Yüzbaşı Dayı Maksut:
-• “Teşkilattan söz edip, bizimle olur musunuz” deyince, Nigar Hanım:
–“En başta (Lider) kim?” diye sordu. Mustafa Kemal Paşa’nın başta olduğu ima edilince “Evet” dedi. Kur’an, silah ve bayrak üzerine yemin eden Nigar Hanım, konakta büyüdüğünden iyi dil bilirdi. Artık vazifesi önemli kulüplerde, haber almaktı.
Nigar Hanım ve Dr. Selim bir gece yarısı gizli karargâhta Mustafa Kemal Paşa’ya:
-• “Paşam, İzmir ve çevresi ağır bir işgale uğrayacak” haberini veriyor. Ertesi gece M. Kemal Paşa Teğmen Faruk’a emir verir:
-• “Kuşcubaşı Çiftliği (Manisa)’ne gönderdiğimiz silahlar tam olarak dağıtılmış mıdır bakınız. Sonra İzmir çevresine geçeceksiniz, oradaki Teşkilatı Mahsusacılara ve efelere silahların
dağıtıldığına bakacaksınız. Celal (Bayar) Bey’de istemişti, eksikse ona da silah verilecek.” Ve bir gece bir haber gelir.
Haberci:
-• “Paşam gönderilen silahları Celal Bey aldı ve dağıttı, Süleyman Ferit (Eczacıbaşı) Bey de Celal Bey ile birlikte çalışmakta.”
Mustafa Kemal Paşa:
-• “Süleyman Ferit Bey’i 1908’den beri tanırım, önemli hizmetleri olmuştur, Celal Bey ile beraber işgalci emperyalistlere karşı mücadele etmekte, selamlarımı söyleyiniz” demiş.
Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele için çalışırken, İttihat-Terakki’ye karşı kurulan Hürriyet-İtilaf Fırkası mensupları her yerde:
-• “Artık sulh oldu, harbe lüzum yok. Düvel-i Muazzama ile harp etmek zaten mümkün değil. Hem neden harp edelim. Bakın Avrupalı sermayedarlarla bizim sermayedarlar yeni işlere girmekteler” demiş.
**
M. KEMAL PAŞA: “NAMUS KESKİN KILICIN AĞZINDADIR. EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞANLAR ŞEREFLE ANILACAKTIR”
Gizli karargâhta bir gece, Mustafa Kemal Paşa: “Tarihen kaydedilmektedir ki, bir tarafta emperyalistler ve onlarla işbirliği içinde olanlar, bir tarafta da emperyalizme karşı işgalin, sarayın, sadrazamlığın tehdidine karşı başlarını vermeye hazır olanlar. Bekirağa Hapishanesindeki arkadaşlarımız. Ya ötekiler, hesap verecek. Hep dediğim gibi namus keskin kılıcın ağzında” demiş.
**
“M. KEMAL PAŞA’YI TUTUKLAYINIZ. ELİNE FIRSAT GEÇTİ Mİ CUMHURİYET YAPAR”
Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye Nezareti’ne gidiş gelişleri, Bekirağa Bölüğü Hapishanesini ziyaretleri dillerde. “Ne yapmak istiyor Mustafa Kemal Paşa?” diye konuşulmaktadır.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensubu Abidin Hoca İstanbul’dadır. Bu hoca, Konya’da geceleri eteklerinin altına el lambası bağlayıp gezen, garip köylülerin: “Ne mübarek adam, yürürken ışık saçıyor” dedikleri hocadır. Hoca, İngiliz İşgal Kuvvetleri Komiserlerine demektedir ki:
“Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklayınız. Eline fırsat geçti mi Cumhuriyet yapar” demiş.
**
M. KEMAL PAŞA: “HEDEFİMİZ, MİLLİ İKTİSAT VE MİLLİ ENDÜSTRİ. EĞİTİM SORUNU ÇÖZÜLECEK. TABİİ YENİ BİR İDARE”
Bir gece Havva Sokak’taki gizli karargâhta Mustafa Kemal Paşa: “Biz zaferi mutlaka kazanacağız. Emperyalistler Anadolu topraklarını terk edecekler.” “Peki ya sonra paşam?” sorusu üzerine. Bakınız, zorbalar kendilerine göre yobaz yaratırlar. Çünkü çıkarları birdir. Zorba başları kendilerinden başkalarını dinlemezler. Biz zaferi kazandıktan sonra İttihat Terakki kongresinde söylediğim gibi Milli iktisat, Milli endüstri siyaseti güdeceğiz. KAPİTÜLASYONLAR KALDIRILACAK, EĞİTİM SORUNU EN ÖNEMLİ İŞLERDEN BİRİSİ. Daha çok sorun var. KÖYLÜLERİMİZİN HALİ. Avrupa’da fabrika bacaları tüterken zorba idareler bizi bunlardan uzak tuttular. Kapitülasyonlar o fabrika bacalarında mani olmuştu. TABİİ YENİ BİR İDARE” demiş.
**
M. KEMAL PAŞA: “BÜYÜK İHTİLALİ YAPMAK ZAMANI GELİYOR. ZAMAN, ANADOLUYA GEÇME, ŞAH MAT DEME ZAMANI”
Yine Havva sokakta gizli karargahda bir gece. Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ile haberleşmekte, Refet Bele ile görüşmekte, Nuri Conker hep yanında, Albay Salih ile Anadolu’ya geçmek sorunu konuşulmaktadır. Mustafa Kemal Paşa:
-• “Anadolu’ya geçmek ne kadar çabuk olursa o kadar iyi olur. Zaman kaybetmemek gerekir. Ve işte o zaman çok aziz ve çok değerli ANADOLU TOPRAKLARINDA, BÜYÜK İHTİLALİMİZİ BAŞLATMA OLANAĞI BULURUZ. 1908 İNKILABIMIZ, sadece zorba yönetimi yıkmak için değil, emperyalizmin zorba yönetimden yararlanarak yapmak istediklerine engel olmaktı. Bunda başarılı oldu. Şimdi büyük ihtilali yapmak zamanı geliyor. Ve (padişaha) şah mat diyeceğimiz zaman; o Anadolu’ya geçmek imkânını getirecek” demiş.
(*) Yukarıdaki metin Taylan Sorgun belgesellerinden derlenmiştir.
**
19 MAYIS 1919: YER SAMSUN: MUSTAFA KEMAL PAŞA VE İNGİLİZ BİNBAŞI (*)
(*) Rahmi Turan, 4 Haziran 2021, Sözcü Gz. (Bu yazı teyide muhtaçtır)
Atatürk’e teslim olan İngiliz binbaşının, askeri mahkemedeki savunması!
“Emekli Hava Albayı Kemal İntepe’nin hatıralarına dayanarak, 19 Mayıs 1919 günü Samsun Limanı’na demirleyen Bandırma Vapuru’nda yaşanan olayları geçen hafta nakletmiştim. Albay Kemal İntepe, 1941 yılında İngiltere’ye uçuş eğitimi için gönderilmiş, orada adı Mr. Salter olan emekli bir subayla tanışmıştı. O subay, yıllar önce Atatürk’ü tutuklamakla görevli Binbaşı Salter’di. Atatürk 19 Mayıs günü Samsun’a çıktığında, onu tutuklayıp İstanbul’a yollamakla görevli olan, fakat tutuklayacağı yerde Atatürk’ün bakışları karşısında donup kalarak, taburuyla birlikte teslim olan İngiliz subayı Binbaşı Salter olayı şöyle anlatıyor: “Gemide girdiğim büyük salonda herkes ayaktaydı. Ortada mavi gözlü, sert bakışlı bir kişi oturuyordu. Onunla göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. General Mustafa Kemal’di bu kişi… Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!’ Atatürk’ün karşısında âdeta büyülenmiş gibi olan Binbaşı Salter bundan sonra yaşananları şöyle anlatıyor: “Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdi. Taburumun tutuklu erlerinin de Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim. Türk Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Ankara’da, Hacıbayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla üç seneden fazla bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki Türk esirlerle değiştirildik.”
*
“İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen aile bireylerim ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Savcı bunun, vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu. Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:”
*
“Sayın hâkimler… Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası’nda muhalefetin şöyle bir sorusuna muhatap olmuştur: ‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarttık… Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler. Ayrıca Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç… Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felâket değil midir?’ Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir: ‘Yüzyıllar bir veya iki dahi yetiştirir. 20’nci Yüzyıl’ın dahisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye’den çıkıp ve karşımıza dikileceğini ben nereden bilebilirdim?”
*
“Binbaşı Salter savunmasına şöyle devam ediyor: İşte, görüyorsunuz sayın hakimler… Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20’nci Yüzyılın dahisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz! Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir. Bu savunmam mahkeme heyetini etkiledi. Beraat ettim. Daha sonra ailemle birlikte Türkiye’ye gidip Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Tekrar İngiltere’ye çağırılmasaydım, Türkiye’de kalacaktım. İngiltere’ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne aldılar. Görevim İstihbarat Başkanlığı’nda idi. Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan birlikte görev yapıyorum.”
*
“Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter için ‘İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı’ diyor. Yabancılar Mustafa Kemal Atatürk’ün değerini bizim yobazlardan daha iyi biliyorlar.”
**
TARİH 20 MAYIS 1919, YER SAMSUN
“AĞLAYAN ASKER” (*)
(*) Adnan Binyazar, 31 Mayıs 2024, Cumhuriyet Gz.
“Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a gittiği günlerde şu açıklamayı yapıyor:
-• “Kurtuluş Savaşı ancak sağlam bir örgütlenmeyle amacına vardırılabilirdi. Savaş alanlarında büyük başarılar gösteren liderler, bunu örgütçülüklerine, komuta ettikleri ordunun disiplinine, ulusu kurtuluşa inandırma yeteneklerine borçludurlar.”
Sonra yaşadığı anılara geçiyor:
**
“ASKER AĞLAMAZ!”
“20 Mayıs 1919 günü yanımda yaverim Cevat Abbas ve birkaç kişiyle birlikte Samsun’da dolaşmaya çıktım. Halkın arasına girip onların durumunu öğrenmek istiyordum. Belediyeye yakın bir yerde, üstü başı yırtık, postalları her yerinden patlamış, silahsız bir erle karşılaştım. Yolun kenarına oturmuş ağlıyordu. Onu öyle görünce çok sarsıldım. Türk askeri bu hallere mi düşecekti! İçim sızlayarak yanına yaklaştım.
–• ‘Arkadaş, asker ağlamaz sen niye ağlıyorsun?’
Yüzü bakır kızılına dönmüştü. Çocuk gibi içini çekti.
-• “Ben ağlamayayım da kimler ağlasın! Düşman yurdu basınca hükümet silahımızı alıp bizi terhis etti. Ortalarda kaldım. Ne kimim kimsem ne gidecek yerim ne silahım kaldı. Elimde hiçbir şeyim kalmadı, düşman tüm toprağımızı almaya kalksa ben neyle savaşacağım?”
Elimi erin omzuna koydum:
-• “Üzülme çocuğum, gel benimle” dedim.
Eri Samsun asker deposuna götürdüm. Onu orada giydirdiler, eline silah verdiler. Biraz önce gözyaşı döken erin yüzü güldü, yanakları parladı.
Diyebilirim ki Kurtuluş Savaşı örgütlenmesi, elinden yurdu, savunma gücü alınmış bu Mehmetçik ile başlamıştır.
**
“ALBAY REFET’İN YANITI”
Albay Refet, Samsun mutasarrıflık binasında bir İngiliz binbaşısıyla aralarında geçen tartışmayı da sıcağı sıcağına o gün anlatmıştı bana:
-• Binbaşı, “Anadolu’ya niçin geldiğinizi biliyoruz. Geri dönmeniz sizin için hayırlı olur. Bunu hızlandırmak için iskelede bekleyen bizim torpidomuzu kullanabilirsiniz” der.
-Albay Refet ona hak ettiği yanıtı verir:
“İlginize teşekkür ederim. Ama ben deniz yolculuğundan nefret ederim!”
-• Binbaşı şaşkına dönmüştür: “Galiba siz benimle alay ediyorsunuz!”
-• Albay Refet, “Tabii alay ediyorum! Derhal burayı terk et, gemine binip geldiğin yere git! Yoksa seni tutuklar, daha da ileri gidersen asarım!” der.
Anlıyordum ki yalnızca örgütlenmiyorduk, beynimizde onların kırmak istedikleri onurumuz da ayaklanıyordu.
**
“HALKIN GÜCÜ”
Anadolu topraklarını düşmana karşı koruyan asker, Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle, yurdumuzda özgürce yaşamanın da temelini de atmıştır. Elinden silahı alınınca boşluğa düşen bir asker, komutanın yolunda ölmeyi bile göze almaz mı?
**
“ÖLÜM SİLAHI”
Öldürsün diye eline yepyeni bir tabanca verilen öbür asker ise Mustafa Kemal’in şimşek çakımlı bakışını görünce tabancayı onun önüne bırakmıştır.
Mustafa Kemal’in o bakışı, evrensel dehasının yarattığı kurtuluş kararının ışığıdır.
(*) Adnan Binyazar, 31.05.2024, Cumhuriyet Gz.
***
TARİH 22 MAYIS 1919, YER SAMSUN
“19 MAYIS COŞKUSU: M. KEMAL IŞIĞI” (*)
(*) Adnan Binyazar, 24 Mayıs 2024, Cumhuriyet Gz.
“Aradan yüzyıl geçti. Yeni dillenen çocukların, gençlerin, yaşını başını almış yetişkinlerin 19 Mayıs günü sokaklara döküldüğünü görünce Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da başından geçen bir olayı anımsadım:
-• “Beni öldürmeye yönelik şu olayı ne zaman anımsasam gözlerim yaşarır.
22 Mayıs 1919. Mıntıka Palas Oteli’nde oturmuş, arkadaşlarla kahvelerimizi içiyoruz. Belediyenin önünde bulup silahlandırdığım asker kapıda nöbet tutuyor. Kapıda bağırdığını duydum.
-• “Yasak dedik ulan sana!”
Sürekli yinelenen sesi duyan yaverim Cevat Abbas tabancasını çekip dışarıya fırladı.
Kapının önünde orta yaşlı, iri yarı, kapkara gözlü, pala bıyıklı bir adam duruyordu.
-• “Ne arıyorsun burada?” diye sordum.
-• “Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğim.”
-• “Niye görmek istiyorsun onu?”
-• “Ona söyleyeceğim önemli şeyler var.”
-• “Gel bakalım evlat, bir derdin mi var!”
-• “Var paşam, doğrudan size söyleyeceklerim var!”
-• “Hadi çekinme, söyle öyleyse.”
Adam bir süre duraksadıktan sonra:
-• “Paşam, bana sizi vurmak görevi verdiler!”
-• “Öyleyse vur beni, görevini yerine getir, ne duruyorsun?”
-• “Aman paşam, sen vurulacak adam değilsin, baş tacı edilmeye layıksın!”
Sonra ceketinin cebinden yepyeni bir tabanca çıkarıp oturduğum masanın üstüne bıraktı.
-• “İşte paşam, bana verdikleri tabanca!
–• ‘Git o vatan ve millet haini, padişahımızın düşmanı paşayı vur’ dediler.
-• “Ben de sizi gerçekten öyle sanarak öldürmeye karar verdim.”
(*) Adnan Binyazar, 24.5.2024, Cumhuriyet Gz.
***
LİDER, ATATÜRK, SİVAS KONGRESİ, BAĞIMSIZLIK, EGEMENLİK, DİRENİŞ, MİSAKI MİLLİ, KUVAYI MİLLİYE, MÜDAFAAYI HUKUK, TBMM, DEVRİM, CESARET, LİYAKAT BİLİNCİ
4-11 EYLÜL 1919: SİVAS KONGRESİ (*)
(*) Osman Selim Kocahanoğlu, 04 Eylül 2019, Cumhuriyet Gz.
“Milli Mücadele döneminin TBMM öncesinde Erzurum ve Sivas kongreleri gibi iki temel taşı vardır. Erzurum Kongresi bitince (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) Mustafa Kemal 22 gün daha orada kalarak Sivas Kongresi için yapılan hazırlıkları takip etti. Erzurum kongresi bölgesel nitelikli ama Sivas milli bir kongre olacaktı. Ancak kongre öncesi Sivas’ta tedirginlik had safhadaydı. Dahiliye Nazırı Adil Bey, Sivas Valisi Reşid Paşa’ya gönderdiği şifrede, “Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in Milli Kongre namıyla yapacakları toplantının önlenmesini istemişti. Sivas’ta bulunan Fransız kontrol subayları da Reşid Paşa’yı tehdit etmişlerdi. Reşid Paşa önce ağır sonuçlar doğuracak bu kongreden vazgeçilmesini Mustafa Kemal’den istedi. Ancak O bundan vazgeçilmeyeceğini, valinin de böylesi blöflerden korkmaması gerektiğini bildirdi.
**
“ŞEREFLİ VALİ”: YURDUNU-ULUSUNU SEVEN LİYAKATLİ-CESARETLİ YÖNETİCİ
Vali Reşid Paşa, hükümet ile M. Kemal arasında sıkışıp kalmıştı. Dahiliye Nezaretine gönderdiği 20 Ağustos 1919 tarihli şifrede diplomatik bir dille hükümete kafa tutmuş, bu işin kendine bırakılırsa kimseye zarar vermeden idare edeceğini, aksi takdirde başka yere görevlendirilmesini istemiştir. M. Kemal’in Samsun’a çıkışından 23 gün sonra göreve başlayan Reşid Paşa’nın Sivas Valiliği şerefle anılacak bir sayfadır. Amasya Genelgesi ve Kuvayı Milliye meşalesi onun göreve başladığı günlerde yakılmıştır. İttihatçı geçmişine rağmen liyakatsiz siyasetçilere boyun eğmeyen, temiz kalmış valilerden biridir. 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen 38 delegeden oluşuyordu. Yerel kongre olan Erzurum’a 56 delege katılmışken, Sivas milli kongresinde 38 delegenin katılması bir başarısızlık sayılabilirdi. Bunun nedenleri bir yana bırakılırsa, sonuçta Sivas Kongresi Müdafaayı Hukuk düşüncesi ve Milli Mücadele açısından büyük bir başarıya imza atacaktır.
**
“SİVAS’TAKİ MUHALİF GRUP”
Sivas Kongresi açılmadan muhalif bir grup Emir Paşa’nın (Marşan) evinde toplanıp Mustafa Kemal’i kongre başkanı seçtirmeme kararı almışlardı. Toplantıya katılanlar: Rauf Bey, Bekir Sami (Kunduk), İbrahim Süreyya (Yiğit), Hakkı Behiç (Bayiç), Ömer Mümtaz (Tanybi), İsmail Hami (Danişmend), İsmail Fazıl Paşa (Cebesoy), Kara Vasıf, Hüsrev Sami (Kızıldoğan) ve Emir Paşa. Mustafa Kemal tarafından açılan ve yedi gün süren Sivas Kongresi ülkenin bağımsızlığı uğruna ilk direniş noktası olacaktı. Mustafa Kemal açış konuşmasını bitirince İstanbul delegesi İsmail Fazıl Paşa, kongre başkanının değişimli olmasını isteyen bir teklif verdi. Bu teklif Mustafa Kemal’in başkanlığını önleme amacı taşıyordu. İsmail Fazıl Paşa, delegelerin saygı duyduğu biri, üstelik 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın babasıydı. İlginç yanı, öneri, Mustafa Kemal’in desteğe en çok muhtaç olduğu zamanda ve hiç ummadığı birinden geliyordu. Ancak Mustafa Kemal, üç kişi hariç herkesin oyunu olarak başkan seçilmiştir.
**
“GAZETECİ GÖRÜNÜMLÜ İSTİHBARATÇI”
İstanbul delegesi İsmail Fazıl Paşa Memleket Gazetesi sahibi İsmail Hami (Danişmend) ile Ankara’ya geldi. Amerikalı gazeteci L. Edgar Browne da Kara Vasıf’la birlikte gelmişlerdi. Gazeteci kılıklı bu istihbarat subayı Wilson Cemiyetinden Chicago Daily News’in muhabiri idi. Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın misafiri olmuştu. Sivas Kongresi’nin İttihatçı oyunu olduğu propaganda ediliyordu. Kuvayı Milliyeciler dört yıllık savaşın suçunu yüklenerek dışarı kaçan İttihatçıların ayıbını üzerine alamazdı. İttihatçılığın çağdaş ideolojisinden değil, “kötü ruhundan” şikayetçilerdi. Bu kusuru geçersiz kılmak için kongrede İttihatçı olmadıklarına dair yemin edilmiştir. Ancak nasıl İttihatçı görünerek mücadele yürütülemezse, saltanat ve hilafete karşı çıkarak da yol alınamazdı. Kongre günlerinde en önemli sorun parçalanmak istenen ülkenin geleceğiydi. Elimizde, sadece Anadolu ve Trakya kaldığı halde, Paris Barış Konferansında buralar da elimizden çıkıyor, Ermenistan, Kürdistan, Pontus planları yapılıyordu. Ordumuz dağıtılmıştı. Mütareke aydını ve en anlı şanlı paşalar bile bağımsızlık mücadelesini göze alamıyor, ufak bir direnişte yok olacağımızı düşünüyordu.
**
“MANDACILAR”
“Baş İngiliz mandacısı Vahdeddin ve çevresiydi. Ali Kemal, “Çıldırmış bunlar, kudurmuş bunlar, koskoca Britanya’ya karşı gelinir mi?” diye yaygara koparıyordu. İngiliz emperyalizmi karşısındaki milliciler kurtuluş çaresi olarak Amerikan mandasını ehven görüyordu. İstanbul’da her türlü siyasi, dini, etnik unsurlar hesaplaşma hazırlığındaydı. Kimi işbirlikçi, kimi ayrılıkçı, kimi saltanatçı, kimi Türkçü, kimi Millici. Gerçek olan şu ki, tam bağımsızlık sadece Mustafa Kemal’in milli duruşundaydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, Sivas Kongresi’nde görüşülen ve tartışılan en hassas konulardan biri Amerika mandaterliği olmuştur. Konuyu ilk defa İstanbul Delegesi İsmail Fazıl Paşa gündeme getirmiş, “devletin yıkılmasına seyirci kalan hükümet” karşısında L. George’un konuşmasına dikkat çekmiştir: “Büyük lokma sayılan Anadolu’nun tamamen işgali planlandığına göre; şimdiki hükümetin düşürülmesi, Meclis-i Mebusan’ın toplanıp Amerika’nın yardımını istemek üzere vakit geçirmeden bir karar alınması.”
**
“TAM BAĞIMSIZLIK MI? MANDA MI?”
Bekir Sami Bey, bir an önce önerinin kabulünü istiyor, İsmail Fazıl Paşa da, “Mesele basitleşmiştir. Tam bağımsızlık mı, yoksa manda mı, kabul edeceğimiz pek ruhlu mesele budur” diyordu. Kongreye hazırlıklı gelen mandacılar ağır basıyordu. Mustafa Kemal Paşa, konunun Teklif Encümenine gönderilerek orada görüşülmesini önerdi. Mandacılara tek itiraz Raif Hoca’dan gelmişti: “Aceleye gerek yoktur, önce bağımsızlık ile manda arasında ne fark vardır? Onu öğrenelim. Bağımsızlığımız kaybolacaksa mandayı kabul edemeyiz” diye çıkışıyordu. Doğu delegelerinin derdi Ermenistan, batıdan gelenlerinki Yunanistan idi. Tartışmalar kızışınca “ihanet” sözleri edilmeye başlandı. İsmail Fazıl Paşa tekrar söz aldı: “Biz mandayı kabul ediyoruz da, bağımsızlık istemiyoruz demedik. Eğer amacımız bu ise, kendimizi vatan haini ilan ederim! Manda siyaseten olmaktan ziyade iktisaden ülkenin kalkınması için yardım demektir. Yanlış anlamalara sebep olan muhtıramızı çekiyoruz, hiç verilmemiş saydık.”
**
“REFET PAŞA’NIN MANDA İMANI”
Refet Paşa çok netti: “Amerikan mandasından amaç, İngiliz mandasından kurtulmak ve milletlerin vicdanlarına saygı duyan Amerika’yı kabul etmektir. Biz tam bağımsızlık isteriz! Fakat kendi başımıza yapabilecek miyiz? Bizi kendi başımıza bırakacaklar mı? İzmir Yunanistan’da kalsa ve aramızda bir savaş çıksa, düşmanımız Yunanistan’a vapurla asker getirebilir, acaba biz Erzurum’dan nasıl nakliyat yapabileceğiz? Biz, İngiltere’nin elinde oyuncak olmamak için Amerikan mandasına muhtacız.” Refet Paşa’nın konuşması çok olumsuz etki yaratınca, kürsüdeki M. Kemal oturuma ara verdi. Ancak Refet Paşa sonraki celsede heyecanını hiç kaybetmemişti. Son cümlesi bile mandaya iman etmiş gibiydi: “Eğer bu açıklamalarımla geleceğimizi aydınlatmak için bir sunum yapabildimse mutlu olurum.”
**
“EHVEN-İ ŞERCİLER (KÖTÜNÜN İYİSİ BU DİYENLER)”
Manda yanlıları, Vahdeddin yanlılarının İngiliz teslimiyeti karşısında, Amerikan mandasını kötünün iyisi (ehveni şer) görüyordu. Amerika bize uzak İngilizler kadar sömürgeci değildi. Manda lobisinin en faal üyesi Wilson Cemiyeti üyesi Halide Edip, Mustafa Kemal’e sayfalar dolusu mektuplar göndermişti. Gazeteci Louis Edgar Browne kongreyi izlemek için gönderen de oydu. Ağır toplar kendine söz bırakmadığı için Rauf Bey hep dinlemede kalmıştı, kısa konuşmasında Mr. Browne’un düşüncesini kongreye açmakla yetinmiştir:
-• “Kesin karar vermeden önce Amerika’dan bir heyet davet edelim, gelip hakikati görmelerini rica etmeliyiz.”
**
“MUSTAFA KEMAL PAŞANIN STRATEJİSİ”
Oturumları yöneten M. Kemal, Rauf Bey’in önerisini oylamak zorunda kaldı ve teklif kabul edildi. Rauf Bey, hem mandayı savunmuş hem gerginliği tatlıya bağlamıştı. Madacılığa kesin karşı olan M. Kemal, mandayı savunan ağır topları incitmeden, kongrenin esenliği için onları sağduyuya davet etmiş. Amerika’dan bir heyet isteme kararıyla, taktik olarak “olmayacak duaya amin” denilmiştir. Kongrenin sonunda bir beyanname yayınlanmış, 16 kişilik de bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş. Seçilen heyet 12 Eylül 1919’dan TBMM’nin açılışına kadar kongrenin kararlarını yerine getiren icra ve yönetim organı olarak çalışmıştır. Aldığı kararlara bakılırsa yarı hükümet, yarı icra organı gibi çalışarak adım adım Anadolu’ya egemen olmuştur.
**
“SİVAS’A GELEN ABD’Lİ GENERAL JAMES G HARBORD”
Sivas kongresini iyi analiz etmek için o günlerde Sivas’a gelen General Harbord üzerinde de durmak gerekir. Kongrenin açıldığı günlerde bu general görevli olarak Anadolu gezisine çıkmıştı. Paris Barış Konferansında Ermeni Delegasyonu Başkanı Bogos Nubar Paşa ile görüştükten sonra İstanbul’a gelmişti. Asıl görevi Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulup kurulmayacağını, Amerika’nın karşılaşacağı siyasi, askeri, ekonomik sorunları araştırmaktı. Haydarpaşa’dan trenle hareket eden Harbord, Anadolu yaylasının ortasından geçerken, köylüler tırpanla ekin biçiyor, harmanlarda döven dönüyor, ama tek bir makinalı alet kullanılmıyordu. Yedi otomobil ve otuz kişilik konvoyuyla 13 Eylül 1919’de Mersin ve Adana’ya uğrayarak Mardin’e gelmiş; Malatya-Sivas üzerinden Ermenistan ve Batum’a geçmiş.
**
“ABD’Lİ GENERAL HAYRETLER İÇİNDE”
General Harbord 20 Eylül 1919’da Sivas’a geldi. Kongre kapanmış Beyanname yayınlanmıştı. Kongrenin amacı ve liderlerini tanımak için, Heyet-i Temsiliye’yi ziyaret etti. 2.5 saatlik bir görüşmede tercüman olarak yanında Türkçe bilen Ermeniler ve Robert Kolej müdürü Hüseyin Pektaş vardı. Mustafa Kemal’in yanına mağrur giren Amerikalı General’in hayretler içinde kalacağı tahmin edilemezdi. Sivas’ta iyi İngilizce konuşan, Amerika görmüş iki kişiyle karşılaştı. Birisi ne kan itibariyle Türk, ne din itibariyle Müslüman, fakat vatanseverliği dillere destan bir Osmanlı vatandaşı oradaydı. Polonya kökenli bu vatandaş, Amerika’da maslahatgüzar ve büyükelçilik yapan Alfred Rüstem Bey, diğeri de Bahriyeli Rauf Orbay idi.
**
“İMKANSIZI OYNAYAN HAYALPEREST GENERAL”
Yapılan görüşmede, daha çok Mustafa Kemal Paşa konuşmuş, General Harbord dinlemişti. Amerikan Kongresine sunduğu raporu, Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulamayacağı realitesini ortaya koyan tarihi bir belgedir. Raporunda ilginç cümleler bulunur: “Sarı saçları mavi gözleri nedeniyle Çerkez subayına” benzettiği Mustafa Kemal’i “imkansıza oynayan hayalperest bir general” olarak tanımlar. Karşısında koskoca Britanya İmparatorluğuna kafa tutan maceracı bir general duruyordu. Hem etkileyici konuşuyor, hem duygularını açık ve net ifade ediyordu. Mustafa Kemal’in mandadan anladığı, en fazla “bir ağabeyin kardeşine öğüdü veya yardımı gibi bir şey” olmalıydı. General Harbord, bu genç Paşa’nın Milli Mücadele ve ihtilal yolculuğunu maceraya benzetir. M. Kemal’e şunu sorar: “Ya başarıya ulaşamazsanız, sonu ne olacak?”
**
M. KEMAL: “BİR KUŞ GİBİ ÇIRPINMAKTANSA, ŞEREFİMİZLE ÇARPIŞARAK ÖLÜRÜZ”
Mustafa Kemal’in bu soruya cevabı, tarihin kucağına doğup onun memelerini emerek büyümüş doğu ikliminden şaşırtıcı bir karakterdi. Amerikan kurtuluş savaşında bile böyle bir örneği duymamıştı: “Bir millet varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilen girişim ve özveri yaptıktan sonra, başarılı olamazsanız demek, o milleti ölmüş saymaktır. Millet yaşadıkça, özverili oldukça başarısızlık söz konusu olamaz. İngilizlerin avucunda bir kuş gibi çırpınmaktansa, şerefimizle çarpışarak ölürüz.” Mustafa Kemal’in bu sözleri generale eğer doğru çevrilmişse, Harbord’u büyüleyecek böylesi romantik cümleler bulunamazdı. Harbord Kongreye sunduğu raporunda, sadece Sarışın Paşa’ya değil, iyi İngilizcesi nedeniyle Rauf (Orbay) Bey’e de sicil düşmüştür. Rauf Bey, Amerika seyahatinde Başkan Ruzwelt ile tanışma sahnesini anlatarak görüşmeyi renklendirmiş olmalı. Harbord, Başkan Ruzwelt ile tanışan bir bahriyeli ile Anadolu yaylasında karşılaşacağını tahmin etmemiştir.
**
“MUSTAFA KEMAL PAŞA’DAN MUHTIRA”
Mustafa Kemal ile Harbord görüşmesi Temsil Heyetinin 22 Eylül 1919 tarihli oturumunda da konuşulmuş, Karar Defterine şu cümleler yazılmıştır: “Amerikan Hükümetinin Osmanlı topraklarında ve Kafkasya’da inceleme yapmak üzere gönderdiği General Harbord ve heyeti Sivas’a gelmiştir. Heyete, Milli Mücadelenin amacı ve meşruiyeti, Kuvayı Milliyenin varlığı, gücü ve teşkilatı, ülkemizde yaşayan gayrı müslim unsurlara olan hisleri; bu konulardaki İngiliz propagandası, hain davranışları ayrıntılı ve delilli olarak anlatıldı. Görüşülen konular 24 Eylül 1919 tarihli ve M. Kemal imzalı bu muhtıra ile, Kafkasya dönüşü Harbord’a verilmek üzere Samsun’a gönderilmiştir. Muhtırada, Milli Mücadelenin amacı anlatıldıktan sonra, Osmanlı devletini parçalamak isteyen haksız işgalin kaldırılması ve yapılacak barışın bu topraklar üzerinde yaşayan halkın iradesine saygı gösterilerek kurulacağı ifade edilir.”
**
“SİVAS KONGRESİ”
4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresi, Sevr Antlaşmasında parçalanması düşünülen Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünü ve TBMM’nin açılmasını sağlamakla, Türk Milli Mücadelesinin temel taşı olmuştur. ABD’li General Harbord başkanlığındaki bir heyetin Ermenistan’a gönderilmesi Paris’teki Amerikan Misyonu tarafından 5 Temmuz 1919’da Başkan’a teklif edilmiş ve Başkan’ın da bunu onayladığı, Paris’teki Misyona 1 Ağustos 1919’da bildirilmiş. İngiltere Başbakanı Bonnar Law’ın, Ağustos 1919’da Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, Ermenistan’a bir “Müttefik Komiseri”nin gönderilmesinden memnuniyet ifade etmiştir.
ABD’li General Harbord, ‘Ermenilere verilecek topraklardaki Türkler kovulmalı” diyen birisidir. Söz konusu olan, Ermenilere verilecek topraklara egemen olan “Millî Kuvvetler”in ve onun liderinin durumunu kontrol etmektir. Millî Mücadele’ye karşı bir Amerikan sempatisi söz konusu değildir. Tabiî, Harbord ile görüşmesinde Mustafa Kemal Paşa’nın General Harbord’ı etkilemesi ve hatta Harbord’ın Millî Mücadeleye bundan sonra başka bir açı ile bakması, ayrı bir konudur.
General Harbord hazırladığı raporunun “imzalı” nüshasını Paris Barış Konferansı’na sunarken, “imzasız” bir nüshasını ABD Dışişleri Bakanlığı’na vermiş.”
(*) Osman Selim Kocahanoğlu, 04 Eylül 2019, Cumhuriyet Gz.
***
22 EYLÜL 1919: ABD’Lİ GENERAL HARBORD M. KEMAL PAŞA İLE GÖRÜŞÜYOR(*)
(*) Tercüman Prof. Hulusi Y. Hüseyin (Pektaş); Aktaran Dr. Fethi Tevetoğlu
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Paris Barış Konferansı bağlamında, Türk yurdunun emperyalistlerce işgali, etnik, dinsel ve iktisadi temelde parçalanması; ABD Mandaterliğinde kurulacak devletçikler için inceleme yapmak için gönderilen ve 20 Eylül 1919’da Sivas’a gelen heyetin başkanı ABD’li General Harbord, 22 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş. “General Harbord ile M. Kemal Paşanın görüşmesinde:
-• General Harbord: “Bana bu vazife verildiği zaman Türk tarihini okudum. Gördüm ki büyük kumandanlar yetiştirmiş, büyük ordular kurmuşsunuz. Bunu yapan bir milletin de mutlaka bir medeniyet sahibi olması gerekir. Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü durumunuza bakalım: Siz, Dünya Savaşında başta Almanya olmak üzere dört büyük müttefik iken savaşı kaybettiniz. Dört müttefikin birlikte yapamadığını siz tek başına nasıl yapacaksınız? Kişilerin intihar ettiklerini gördük. Şimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız? Milletinizin ölümden kurtarılması için manda idaresini kabul etmenizle ancak intihardan kurtulabilirsiniz” demiş.
-• M. Kemal Paşa: “Bizler emperyalistlerin (İngilizlerin) eline düşen bir kuş gibi yavaş yavaş ve aşağılık bir şekilde ölmektense, babalarımızın oğulları sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi yeğleriz. Bir millet maddi ve manevi gücünü ortaya koyar, savaşır ve sonunda başarılı olamazsa o millet zaten ölmüştür. Fakat Türk milleti mutlaka başarılı olacaktır” diye yanıt vermiş.
-• General Harbord: “Büyük bir işe girişiyorsunuz. Paranız var mı? Bütçeniz nerede ve nedir? Bu parasızlık ve vasıtasızlıkla işe girişmek memleketi feci bir sona sürüklemek değil mi? Bu sorumluluğu üzerinize nasıl alabiliyorsunuz?” demiş.
-• M. Kemal Paşa: “O zaten dağılmış. O’nu öldürürsem ben öldürürüm. Yabancılar elinde öleceğine, Türk milleti kendi öz evladı elinde can versin. Fakat ben onu öldürmem. O dağılanı yeniden bir araya getireceğim. Ya siz olsaydınız ne yapardınız general?” demiş.
M. Kemal Paşa’nın ne kadar inançlı ve kararlı olduğunu gören General Harbord, ayrılırken sessizce ayağa kalkıp giderken: “Biz de, aynısını yapardık” demiş…”
Kaynak: Tercüman Prof. Hulusi Y. Hüseyin (Pektaş); Aktaran Dr. Fethi Tevetoğlu
***
SUBAY BİLİNCİ
31 TEMMUZ 1920: MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN AFYON’DA SUBAYLARA SESLENİŞİ
“Efendiler! Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve dostça temasta bulunmaktan vicdanen büyük mutluluk duymaktayım. Duygu ve düşüncelerimi birkaç cümle ile açıklayacağım.
*
Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları ulusumuzun bağımsızlığını yok etmeye karar vermişler. Uluslar bağımsızlıklarını hiç kimsenin, hiçbir devletin bağışlaması ile kazanamaz. Hiç kimse kimseye, hiçbir ulus diğer ulusa özgürlük ve bağımsızlık veremez. Uluslar doğal yapısında bulunan bu hakkı, kuvvetle savaşarak alır ve korurlar. Kuvveti olmayan, savaşmayan bir ulus esir ve tutsak durumdadır. Böyle bir ulusun bağımsızlığı yok sayılır.
*
İngilizler, ulusumuzu bağımsızlıktan yoksun bırakmak için doğal olarak önce onu ordusuz bırakma yollarını aradılar. Mütareke şartlarını uygulayarak silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün savunma araçlarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza saldırdılar ve onları öldürmeye başladılar. Askerlik onur ve şerefini yok etmeye çalıştılar. Ordumuzu tamamen yok ederek ulusu bağımsızlıktan yoksun bırakmaya çalıştılar. Bir taraftan da savunmasız, ordusuz bıraktıklarını düşündükleri ulusun onuru ve şerefine her türlü hukukuna ve kutsal saydığı değerlere saldırarak ulusu aşağılama ve boyun eğdirme planını uyguladılar.
*
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bu kuvvetin varlığını kanıtlamak gerekir. Kuvvet ordudur. Ordunun yaşam kaynağı ve mutluluğu bağımsızlığı takdir eden ulusun, kuvvetin gerekliliğine vicdanen inanmasıdır. Allah göstermesin ulusun bağımsızlığı yok edilirse bunun sorumluluğu subaylara ait olacaktır.
*
Subaylar, açıkladığım geleceğe ait kutsal görevlere yönelik olarak ihtiyaç duyulan bütün varlıkları ile bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz bağımsızlık savaşında birinci derece çalışkan ve özverili olmak zorundadırlar.
*
Subaylar, özel yaşam anlayışları açısından özverili sınıfın en önünde bulunma zorundadır. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Yaşamında bir an bile subaylık yapmış, subaylık onur ve şerefini kazanmış, ölümü küçümsemiş bir insan yaşamda iken düşmanın tasmim ve reva gördüğü bu davranışa katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak. Hal bu ki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi çiğnemektir.
*
Ordu, düşmanlarımızın birinci saldırı hedefi oldu. Orduyu yok etmek için mutlaka subayını yok etmek, küçük düşürmek gerekir. Buna da giriştiler. Bundan sonra ulusu koyun sürüsü gibi boğazlamakta zorluk kalmaz. Bu gerçek karşısında ve içinde bulunduğumuz duruma göre subaylarımıza düşen görevin önemi ve değeri kendiliğinden ortaya çıkar. Ulusumuz özgür ve bağımsız yaşamak gereğine olan inancını taşımış ve buna kesin olarak azimle karar vermiştir. Zaman-zaman şurada burada ortaya çıkan üzüntü verici olayların olması hiçbir zaman ulusumuzun genel kanısına, gerçek inancına dayanmamış ve dayanmayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için gerekli olduğunu söylediğim kaynak ulusun vicdanıdır. Bu da mevcuttur. Ordu ise arkadaşlar ancak subay heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir hakikat-i askeriye hakikat-i felsefiyedir: ‘Ordunun ruhu subaylardır.’ O halde subaylarımız düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu onaracak, yüceltecek ve ordu ulusumuzun bağımsızlığını koruyacaktır.
*
Ulus bağımsızlığın korunmasından ibaret olan yaşamsal amacını sağlama işini ordudan, ordunun ruhunu oluşturan subaydan bekler. İşte gelecekteki görevi budur. Dolayısıyla ‘Subay için ya bağımsızlık ya ölüm vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz’, bağımsızlığımızı koruyarak yaşayacağız ve ulusumuzu sürekli bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.”
***
ÖRGÜTLENME BİLİNCİ
1919-1922: M. KEMAL PAŞANIN GİZLİ ÖRGÜTÜ
“Cumhuriyet’in yazı işleri müdürü Sami Karaören tarafından derlenerek 6 Ekim-2 Kasım 1970 tarihleri arasında yazı dizisi olarak ilk defa gün yüzüne çıkarılan, tarihi belge niteliğindeki Ekrem Baydar’ın anıları büyük ses getirmiş. Anadolu Devrimi’nin 100. yılında, usta kalem Işık Kansu’nun yayına hazırladığı bu eser, ülkemizin kurtuluş ve kuruluş destanına ilişkin olayların içyüzünü ortaya koymakta ve bugün de yanlış bilinen noktaları aydınlığa çıkarmaktadır. Kurtuluş için savaşan ordumuzun başarısında önemli bir payı olan Emekli Korgeneral Ekrem Baydar’ın ‘Mustafa Kemal’in Gizli Örgütünü Ben İdare Ediyordum’ adı ile yayımlanan anıları, Milli Mücadele’ye dair gizli kalmış birçok konunun üzerindeki sis perdesini kaldırmıştır. Milli Mücadele’nin en ateşli günlerindeyiz. İstanbul işgal altındadır, Anadolu hareketinin en büyük önceliği, gereksinim duyulan cephanenin ve haberleşme araç-gereçlerinin Ankara’ya iletilmesidir. İşte bu şartlarda, büyük zorluklara göğüs gererek, iç ve dış düşmanlardan gizli olarak Anadolu’nun kalbine sürekli bir hat kuran Felah Grubu’nun kurucusu Kurmay Binbaşı Ekrem Bey ve arkadaşlarının saygıdeğer çalışmaları, vatanın kurtuluşuna büyük katkı yapmıştır.”
*
Milli Mücadelenin ateşten günlerinde kurulan ilk istihbarat örgütümüzün hikayesini kurucusu Ekrem Baydar anlatmış: “Mustafa Kemal o kararlı önderliğiyle Anadolu’nun göbeğinde Türk’ün Kurtuluş’unu hazırlayan bağımsızlık ateşini yaktı. Bütün yurtseverlerin, namuslu aydınların gözü Ankara’da Mustafa Kemal’dedir.’ Sonradan bütün mazlum milletlere önderlik edecek olan M. Kemal Paşa’nın bir avuç ülkücü arkadaşıyla insanüstü çalıştığı günlerdeyiz.
İşgal altındaki İstanbul’da milli mücadele ateşi nasıl yakıldı?
Hayati derecede önemli olan istihbarat ağı nasıl kuruldu?
Anadolu’ya bilgiler, belgeler nasıl aktarıldı?
Subaylar ve mühimmatlar nasıl kaçırıldı?”
Yukarıdaki metin “Mustafa Kemal’in Gizli Örgütü” kitabından alınmıştır.
***
MİSAKI MİLLİ (ULUSAL ANT) BİLİNCİ
“MİSAKI MİLLİ NEDİR NE DEĞİLDİR?” (*)
(*) Sinan Meydan, 28.01.2026, Cumhuriyet Gz.
“Misakı Milli, İngiliz emperyalizmine teslim olmuş sarayın-sultanın değil, emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı yürüten M. Kemal Atatürk’ün ve İsmet İnönü gibi arkadaşlarının eseridir.
*
Tam 106 yıl önce 28 Ocak 1920’de Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde Türkiye’nin bağımsızlık bildirisi “Misakı Milli” kabul edildi. Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı tarih yazımına ve siyasal İslamcı tarih okumasına göre Misakı Milli, bir taraftan Atatürk ve arkadaşlarının çabası dışında hazırlanmış ve kabul edilmiş bir metin gibi anlatılırken, diğer taraftan Atatürk ve arkadaşlarının Misakı Milli sınırlarına sahip çıkamadıkları ileri sürülür. Ancak her iki eleştiri de temelsiz, yanlış ve haksızdır.
**
“MİSAKI MİLLİ’NİN DOĞUŞU”
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrasında başlayan İşgallere karşı halkın direnme kararlılığı sayesinde, saraydan-sultandan, İstanbul hükümetinden bağımsız biçimde, yurdun değişik yerlerinde Müdafaai Hukuk Cemiyetleri kurulmuş ve Kuvayı Milliye Hareketi ortaya çıkmıştır.
Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak dağınık haldeki yerel direnişlerden ulusal bir kurtuluş örgütü yaratmıştır. Erzurum ve Sivas Kongresi’nde ulusal kurtuluşun yol haritası belirlenmiştir. İşte Misakı Milli de bu sırada temellenmiştir. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin sonuç bildirileri, Misakı Milli’nin (Ulusal And’ın) temelini oluşturmuştur.
**
“MİSAKI MİLLİ’NİN HAZIRLANMASI”
Tevfik Bıyıklıoğlu’nun deyişiyle “Türk Devleti’nin sınırları Mustafa Kemal Paşa’nın, Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı günlerde, (Adana’da) Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı olarak başlayan ve daha sonra Samsun’a geçmesiyle bütün Millî Mücadele hareketi boyunca devam eden basiretli, azimli ve hesaplı çalışmalarıyla tespit olunmuştur.”
M. Kemal Paşa, İstanbul’da toplanacak Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde bir Müdafaa-i Hukuk Grubu kurulmasını ve meclis başkanlığı ile “ulusal emelleri içeren ve uygulamaya yönelik bir siyasal program” hazırlanmasını istemiştir. Bu çerçevede ilk Misakı Milli taslağını 19 Ocak 1920’de Ankara’da bizzat M. Kemal Paşa kaleme almıştır. İkinci Misakı Milli taslağı ise İsmet Bey (İnönü) tarafından yazılmış, M. Kemal Paşa tarafından gözden geçirilerek imzalanmış ve 21 Ocak 1920’de Müdafaa-i Hukuk Programı olarak kabul edilmiştir. Her iki taslak da Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edilen kararları içermiştir. Bazı ifadeler dışında her iki taslak da aşağı yukarı aynı içeriğe sahiptir. M. Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Temsil Heyeti’nin 1920 yılı Ocak ayının başlarında Ankara’ya gelen milletvekilleriyle yaptığı görüşmeler sonunda Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan “Müdafaa-i Hukuk Grubu Programı ve Misakı Milli” taslağı, Hüsrev (Gerede) Bey’e verilerek İstanbul’a gönderilmiştir. İsmet Bey’in hazırladığı ve Mustafa Kemal Paşa’nın gözden geçirip onayladığı “Müdafaa-i Hukuk Programı ve Misakı Milli” taslağı da Binbaşı Salih (Omurtak) Bey aracılığıyla İstanbul’a gönderilmiştir. M. Kemal Paşa, İsmet Bey’in taslağı hakkında, 21 Ocak 1921’de Rauf (Orbay) Bey’e yazdığı notta, “Grup Programı’nın İsmet Bey tarafından yazılan tarzı takdim edilmiştir. Bunda daha ziyade açıklık olduğunu zannederim” demiştir.
**
“MİSAKI MİLLİ’NİN KABUL EDİLMESİ”
12 Ocak 1920’de İstanbul’da Osmanlı Mebuslar Meclisi açılmıştır. Bu mecliste, 22 Ocak 1920 tarihinde yapılan özel ve gizli toplantıda Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği “Grup Programı ve Misakı Milli” metni okunmuştur. O günlerde İstanbul’da Mebuslar Meclisi’nde “Ahdi Milli” adı verilen bir metin üzerinde çalışılmaktadır. Ahdi Milli’de, Suriye de “ulusal sınırlar” içinde gösterilmiştir. Rauf Bey ve arkadaşları, bu Ahdi Milli’yi Mustafa Kemal’in gönderdiği Misakı Milli metinleriyle pek bağdaştıramadıkları için söz konusu metinlerin birleştirilmesi amacıyla bir komisyon kurulmasını önermişlerdir. Bunun üzerine on kadar üyeden oluşan bir komisyon kurulmuştur. Sonuçta İstanbul’da Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde kurulan bu komisyon, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’dan gönderdiği taslak metinler üzerinde bazı düzeltmeler yapmıştır. Böylece son şeklini alan metin, Mebuslar Meclisi’nin 28 Ocak 1920 tarihli özel ve gizli oturumunda Erzurum Milletvekili Celalettin Arif Bey ve 121 milletvekilinin imzasıyla “Aht ve Misakı Milli” adıyla kabul edilmiştir.
Önce bir grup programı olarak düşünülen “Misakı Milli”, sonradan bir meclis kararı halini almıştır.
**
6 maddelik ve toplam 1.5 sayfalık Misakı Milli’ye göre “Osmanlı devletinin özellikle Arap çoğunluğun oturduğu ve 30 Ekim 1918 günlü silah bırakışmasının (Mondros Ateşkes Antlaşması’nın) imzalanması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının geleceğini buralar halkının serbestçe belirlemesi gerekli olduğundan söz konusu mütareke çizgisinin içinde ve dışında, din, ırk ve emel yönlerinden birleşik ve birbirine karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu ve etnik ve toplumsal hakları ile bölgelerinin koşullarına uyum gösteren Osmanlı-İslam çoğunluğun oturduğu kısımların tümü hiçbir nedenle birbirinden ayrılmaz bir bütündür.” Kars Ardahan Batum ve Batı Trakya için halk oylaması yapılmalıdır. İstanbul’un ve Marmara Denizi’nin güvenliği sağlanmak kaydıyla Boğazların dünya ticaretine açılmasına bizimle birlikte öteki tüm devletlerin oy birliğiyle karar verilecektir. Azınlık hakları komşu ülkelerdeki Müslümanların da aynı haklardan yararlanması koşuluyla güvence altına alınacaktır. Kapitülasyonların kaldırılmasına karşılık Osmanlı borçları ödenecektir.
**
Kabul edilmesinden sonra yaklaşık 20 gün gizli kalan Misakı Milli, 17 Şubat 1920’de Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde Edirne Milletvekili M. Şeref Aykut tarafından okunmuştur. İstanbul’da Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin Türkiye’nin bağımsızlık belgesi Misakı Milli’yi yayımlaması İngilizler başta olmak üzere İtilaf devletlerini rahatsız etmiştir. Bunun üzerine İtilâf devletleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal etmiş ve Mebuslar Meclisi’ni basarak ileri gelen milletvekillerini ve bazı aydınları tutuklayıp Malta’ya sürmüştür.
*
23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM, 18 Haziran 1920’de açıkladığı dış politika ilkeleri doğrultusunda Misâkı Millî’ye bağlı kalınacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Görüldüğü gibi Misakı Milli, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Erzurum ve Sivas Kongresi kararları doğrultusunda Ankara’da milletvekilleriyle yaptığı toplantılar sonunda bizzat Mustafa Kemal (Atatürk) ve İsmet (İnönü) tarafından hazırlanmış; Ankara’da hazırlanan bu taslak metinler İstanbul’da bir komisyonun yaptığı bazı değişikliklerle Misakı Milli olarak kabul edilmiştir. Misakı Milli, İngiliz emperyalizmine teslim olmuş sarayın-sultanın değil, emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı yürüten Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü gibi arkadaşlarının eseridir.
**
“MİSAK-I MİLLİ METİNLERİNİN FARKI”
28 Ocak 1920’de Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde kabul edilen Misakı Milli metni genel olarak Mustafa Kemal Paşa’nın Rauf Bey’e gönderdiği taslak metinleri kapsamakla birlikte bazı farklılıklara da sahiptir. Ankara’dan gönderilen metinlerden biri 7, diğeri 8 madde olarak düzenlenişken, Misakı Milli metni 6 madde olarak düzenlenmiştir. Savaşın sorumlusu ve anayasaya aykırı faaliyetlerde bulunan hükümetlere soruşturma açılması maddesi, Mebuslar Meclisi’nde ayrı bir madde olarak düzenlenerek Misakı Milli’den çıkarıldığından ve bazı maddeler de birleştirildiğinden böyle bir durum ortaya çıkmıştır.
*
Misakı Milli metnindeki bazı yapısal değişiklikler ise şunlardı:
Mustafa Kemal (Atatürk) ve İsmet (İnönü)’nün metinlerinde geçen Milletler Cemiyeti’nden (md.6) İstanbul’da kabul edilen Misakı Milli’de hiç söz edilmemiştir. Misakı Milli metinleri arasındaki en ciddi farklılık “mütareke sınırlarının içinde ve dışında” ifadesinde göze çarpmaktadır. Ankara metinlerinde, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla belirlenen “sınırların içinde” yaşayan İslam çoğunluğunun “ayrılık kabul etmez bir bütün” olduğu belirtilirken, İstanbul’da bu maddenin kapsamı daha da genişletilerek “mütareke sınırlarının içinde ve dışında” yaşayan Osmanlı-İslam topluluklarını kapsaması sağlanmıştır. M. Kemal ve İsmet (İnönü) hazırladıkları metinlerde, Osmanlı topraklarındaki Müslüman topluluklar için “özkardeş” deyimini kullanırken (md.2), İstanbul’daki Misakı Milli metninde bu tanımlamaya yer verilmemiştir. Bunların yanı sıra Mebuslar Meclisi’nde kabul edilen Misakı Milli metninde “Türkiye” kavramının kullanılması çok önemlidir. (Md.3) Misakı Milli metinleri arasındaki bu farklılıklar arasında Mustafa Kemal Paşa’nın en çok dikkatini çeken nokta, sınırların tanımlanması için kullanılan “içinde” sözcüğünün yanına eklenen “dışında” sözcüğüdür. Rauf (Orbay) Bey, Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde kabul edilen Misakı Milli metnini 6 Şubat 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiğinde, Mustafa Kemal Paşa, 7 Şubat 1920’de Rauf Bey’e gönderdiği bir telgrafta, Misakı Milli metnindeki bu değişikliğin nedenini sormuştu:
“Aht ve Misakı Milli’de Mütareke hattı ‘dâhil ve haricinde’ kalan memleketlerin ayrılmaz bir bütün olduğundan bahsediliyor. Eğer böyle ise sınır hakkındaki prensiplerimde esaslı bir fark yapılmıştır. Bu yönün ve bir de cihana ilan edilmesi lazım gelen bir barış programının gizli tutulmasındaki fayda ve sebebin izah buyurulmasını rica ederiz.” Mustafa Kemal Paşa’nın bu sorularına Rauf Bey’in verdiği yanıt şöyleydi:
“1. Bu şekilde, Türk olan Süleymaniye ve Kerkük de iddiamıza dâhil oluyor. Herkesin fikri bu merkezde olduğundan fazla ısrarı münasip görmedik.
2. Biz tabii yayımlanmasına taraftarız. Fakat mebusların bir kısmı siyasi bir mahiyete sahip olan bu beyannamenin yayımlanmasına, hariciye memurlarından oluşan bir encümende incelenerek karar verilmesini ve tercüme edilmesini teklif ettiler. Bu zevat çalışmalarında gecikti.”
*
Mustafa Kemal (Atatürk), Misakı Milli metininin, sınırları belirleyen ilk maddesine “dışında” ifadesinin eklenmesini doğru bulmamıştı. Çünkü Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı gün Türk ordusunun elinde bulunan hattın esas alınması ilkesi ilk kez Erzurum Kongresi’nde kabul edilmişti. Kongre bildirisinin 6.maddesinde “30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan” ülkenin bölünmezliği dile getirilmişti. Bu madde Sivas Kongresi’nde de aynen kabul edilmişti. Bu nedenle Mustafa Kemal (Atatürk) ve İsmet (İnönü), Misakı Milli’nin taslak metnini hazırlarken çok doğal olarak sadece “mütareke sınırlarının içinden” söz etmişlerdi. Ayrıca gerçekçi olan da buydu. Mütareke sınırlarının dışından söz edilmesi, sınır ötesine taşan yayılmacı amaçlar beslendiği biçiminde yorumlanmaya açıktı. Bu durum Türkiye’nin haklı davasına gölge düşürebilirdi.
Bu nedenledir ki, 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM açıldıktan sora Mustafa Kemal Paşa’nın isteğiyle “haricinde /dışında” sözcüğü Misakı Milli’den çıkarılmıştır.
**
“ATATÜRK’E GÖRE MİSAKI MİLLİ”
Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü, 24 Nisan 1920’de yaptığı, uzun konuşmasında, “Mütarekenamenin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde çizdiği hudut, hududı millîdir” dedikten sonra şunları söylemişti: “Vatanımızın hududu olacak bu hududu ihtimaldir ki, teferruatıyla bilmeyen arkadaşlarımız vardır. Bunu: Şark hududuna Elviye-i Selaseyi (Kars, Ardahan ve Batum) dâhil ederek tasavvur buyurunuz. Garp hududu Edirne’den bildiğimiz gibi geçiyor. En büyük değişiklik, Güney hududunda olmuştur. Güney hududu İskenderun güneyinden başlar. Halep ile Katma arasından Cerablus Köprüsü’ne müntehi olur bir hat ve Şark parçasında da Musul vilayeti, Süleymaniye ve Kerkük havalisi ve bu iki mıntıkayı yekdiğerine kalbeden hat. Efendiler; bu hudut, sırf askeri mülâhazat ile çizilmiş bir hudut değildir, hudud-ı millî’dir.”
*
Mustafa Kemal Paşa, Misakı Milli’nin Doğu sınırlarını gerçekleştirmek konusunda ne kadar kararlı olduklarını da TBMM’de 21 Mart 1921 tarihli gizli oturumda şöyle ifade etmiştir:
“Sulh ile alınır; sulh ile alınamazsa bittabi cebren alınır. Savaşmak için ne yapmak lâzımsa yapacağız. Misâkı Millî’mizde Elviye-i Selase bizimdir diyoruz.”
Misak-ı Milli’de Batı Trakya’da halk oylaması istenmişti. Atatürk’ün ve İnönü’nün metinlerinde de (Md.4 ve Md. 3) Batı Trakya’da halk oylamasından söz ediliyordu. Ancak Atatürk, 16-17 Ocak 1923’te İzmit Basın Toplantısı’nda, Batı Trakya konusundaki maddeyi Misak-ı Milliye kendisinin koymadığını o koşullarda böyle bir beklentinin mantıklı ve Türkiye’nin çıkarına uygun olmadığını belirtmişti. Her ne kadar Kanaat Kütüphanesi tarafından Hilal Matbaası’nda bastırılan, 68 x100 cm boyutlarında, 1: 2.250.000 ölçekli, tarihsiz bir Misakı Milli haritası olsa da Misakı Milli’de sınırlar kesin olarak çizilmemiştir. Bu nedenledir ki Atatürk, Lozan Antlaşması’nın Misakı Milli’ye aykırı olduğunu söyleyenlere mecliste şöyle demişti:
*
“Efendiler toprak konusu ve sınır konusu Misak-ı Milli’nin bilindiği gibi birinci maddesinde yer almaktadır. Ancak Misak-ı Milli şu çizgi bu çizgi diye hiçbir zaman sınır çizmemiştir. O sınırı çizen şey milletin menfaati ve yüksek kurulumuzun yerinde ve doğru kararıdır. Yoksa haritası mevcut bir sınır yoktur.”
Mustafa Kemal Paşa’ya ait açıklamalardan anlaşılmaktadır ki sınırların çizilmesinde tek ölçüt sadece askerî düşünceler değil tarihî, sosyolojik, kültürel, ekonomik gerçekler ile askeri ve siyasi gücün boyutlarıdır. A. Fuat Cebesoy’un anlattığına göre M. Kemal Atatürk, kafasındaki Misakı Milli sınırlarını daha 1907 yılında arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a anlatmıştı. Atatürk’ün 1920 yılında hazırladığı Misakı Milli aşağı yukarı 1907’de düşündüğü sınırları kapsıyordu. Ayrıca Atatürk için Misakı Milli sadece sınırlar değil, sınırları belli tam bağımsız Türk devleti demekti.
**
“MİSAKI MİLLİ’Yİ ANLAMAK”
Misak-ı Milli 1920 yılı başında ülke işgal altındayken; saray/sultan İngiliz emperyalizmine teslim olmuşken, taslak metnini Ankara’ya gelen milletvekilleriyle yapılan görüşmeler sonunda, bizzat Atatürk ve İnönü’nün hazırladığı akılcı, gerçekçi ve Müdafaa-i Hukuk ruhuna dayanan bir “ulusal hedef” belgesidir. Misakı Milli, genelde sanıldığı gibi, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir harita değil, bir bağımsızlık ve egemenlik belgesidir.
*
Misakı Milli idealdir. Kurtuluş Savaşı’nın gelişimi Misakı Milli’yi şekillendirmiştir. Örneğin, Temmuz 1921’de Yunan ordularının Ankara’ya 50 km. yaklaştıkları bir ortamda Misakı Milli hedefi Musul’u ve Batı Trakya’yı kurtarmak değil, Ankara’yı kaybetmemek Eskişehir’i Afyon’u Kütahya’yı Bursa’yı kurtarmaktı; Büyük Zafer’in kazanıldığı 1922 sonunda Misakı Milli hedefi Doğu Trakya’yı ve İstanbul’u da kurtarmaktı. Ankara’da masa başında hazırlanan Misakı Milli, İnönü’de, Sakarya’da, Afyon’da ve Dumlupınar’da savaş meydanlarında “askeri zaferlerle”; Mudanya’da ve Lozan’da ise “diplomatik zaferlerle” uygulandı.
*
Atatürk, Misakı Milliyi hazırlarken 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması sırasında Türkiye’nin elinde olanları korumayı ve tam bağımsızlığı amaçlamıştı. Bunun dışına taşan hayalci istekleri doğru bulmamış, hatta karşı çıkmıştı. O sırada 12 Ada, Ege Adaları, Kıbrıs ve Batı Trakya Türkiye’nin elinde değildi. Buralar, I. Dünya Savaşı öncesinde kaybedilmişti. Doğu Trakya, İstanbul ve Anadolu toprakları ile Musul, Hatay ve Batum Türkiye’nin elindeydi. Buralar, Mondros sonrası işgal edilmişti.
Türkiye, Lozan görüşmelerindeki yol haritasının esaslarını Misakı Milli’ye göre belirlemişti. Türkiye Lozan’da, Misakı Milli’de öngörülen sınırları büyük oranda gerçekleştirdi. İstanbul’u, Doğu Trakya’yı ve Anadolu’yu kurtardı. Boğazların güvenliğini sağladı. Kapitülasyonları kaldırdı. Musul için mücadele etti.
Musul sorunu Lozan’da çözülemedi, Lozan sonrasına bırakıldı. Musul, Lozan’da değil, Şeyh Sait İsyanı sonrasında 1926’da kaybedildi. O koşullarda Musul’u askeri güçle almaya çalışmak Misakı Milli’de başka büyük kayıplara yol açabilecek bir maceraya atılmak olurdu. Türkiye, çok doğru bir kararla, böyle bir maceraya atılmadı. Batum ve Hatay da Lozan’da değil, Kurtuluş Savaşı sırasında, bu savaşın kazanılmasında etkili olacak derecede çok önemli bazı kazanımlar karşılığında bırakıldı. Ayrıca 1921’de Fransa mandasında Suriye’ye bırakılan Hatay, 1938’de kurtarıldı, 1939’da anavatana katıldı. Dolayısıyla Lozan’da Misakı Milli’den büyük tavizler verildiği, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının bir kara propagandasıdır. Misakı Milli’de sınırı çizen şey önce askeri, sonra politik güçtü. Atatürk, bu gücün sınırlarını çok iyi biliyordu.”
(*) Sinan Meydan, 28.01.2026, Cumhuriyet Gz.
***
“MİLLİ MÜCADELE’Yİ İDAM FERMANI İLE KAZANDILAR: İHANETİN BELGESİ” (*)
(*) Sinan Meydan, 11 Mayıs 2020, Sözcü Gz.
“Padişah Vahdettin, Atatürk ve arkadaşları hakkında 4 ayrı idam kararını onayladı. Onlar, boyunlarında idam fermanlarıyla Milli Mücadele’yi kazandılar.
*
Bugün 11 Mayıs emperyalist işgale karşı direnen Atatürk ve silah arkadaşlarının, İstanbul Saray Hükümeti’nin düzmece bir mahkemesiyle gıyaben idama mahkûm edilişlerinin 100. yıldönümü. Bugün, İstanbul Saray Hükümeti’nin, Atatürk ve arkadaşları hakkında tam 100 yıl önce verdiği gıyabi idam kararlarını ve bu idam kararlarının Halife Padişah Vahdettin tarafından onaylanma sürecini anlatacağım; Halktan saklanmak istenen, çarpıtılan “ihanetin belgelerini” hatırlatacağım.
**
“MİLLİ MÜCADELE’YE KARŞI İÇ SAVAŞ”
5 Nisan 1920’de kurulan 4. Damat Ferit Hükümeti Milli Mücadeleye karşı bir “iç savaş” başlattı. 11 Nisan 1920’de İstanbul Saray Hükümeti’nin Şeyhülislamı Dürrizade “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” diyen fetvalar yayınladı.
11 Nisan 1920’de İstanbul Saray Hükümeti’nin sadrazamı Damat Ferit, milli hareketi“ fitne ve fesat”, millicileri ise “isyancılar” diye adlandıran bir “hükümet bildirisi” yayınlandı. Bildiride “pişman olanların affedileceği” milli harekete katılmaya devam edenlerin ise cezalandırılacağı belirtiliyordu. Damat Ferit, 8 Nisan 1920’de Ahmet Anzavur’a “paşalık“ rütbesi verip Balıkesir Mutasarrıflığı’na atadı. Anzavur, 16 Nisan’da Kuvayı Milliye kuvvetleriyle savaştı, ancak yenilerek geri çekildi. Böylece resmi iç savaşın ilk muharebesinde saray yenilgiye uğradı, ancak vazgeçmedi.
*
10 Mayıs 1920’de Adapazarı’nı işgal eden Anzavur kuvvetleri, 22 Mayıs’ta Kuvayı Milliye’ye yenilip dağıldılar. 23 Mayıs 1920’de Adapazar’ı geri alındı. İstanbul Saray Hükümeti, 18 Nisan 1920’de Kuvayı Milliye’ye karşı Kuvayı İnzibatiye’yi kurdu.
*
Kuvayı İnzibatiye’nin iki önemli özelliği vardı: Birincisi, doğrudan doğruya Padişah Vahdettin’e bağlıydı. Bu nedenle “Halifelik Ordusu” adıyla anılıyordu. İkincisi, bu bir paralı orduydu. Kuvayı İnzibatiye için tam 1 milyon 250 bin 836 liralık olağanüstü bir ödenek ayrılmıştı.
*
14 Haziran 1920’de Kuvayı İnzibatiye İzmit’te Kuvayı Milliye’ye saldırdı, yenildi; silahlarını İzmit’teki İngilizlere teslim edip İstanbul’a geri döndü. İstanbul Saray Hükümeti, 28 Nisan 1920’de, Milli Mücadele’yi bastırmak için “Anadolu Fevkalade Müfettişi Umumiliği”ni kurdu. Milli Mücadele’ye karşı sadece fetvalar, bildiriler, Anzavur ve Kuvayı İnzibatiye tertipleri, müfettişlikler ile yetinilmedi, bunlara ek olarak gıyabi idam kararları çıkarıldı.
**
“DİVANI HARBİ ÖRFİ VE NEMRUT MUSTAFA PAŞA”
16 Aralık 1918’de İstanbul’da olağanüstü askeri mahkeme “Divanı harbi Örfi” kuruldu. Mahkemenin kuruluş amacı “tehcir suçlarına” bakmaktı. Divanı Harbi Örfi, 8 Nisan 1919’da işgal kuvvetlerine yaranmak için düzmece deliller, yalancı tanıklarla Boğazlıyan Kaymakamı Yarbay Mehmet Kemal Bey’in “tehcir suçlusu” diye idamına karar verdi. Mehmet Kemal Bey, 10 Nisan 1919’da idam edildi.
*
Damat Ferit, 16 Nisan 1920’de bu mahkemenin başkanlığına Nemrut Mustafa Paşa’yı getirdi. Damat Ferit’in, daha önce, 25 Eylül 1919’da Bursa valiliğine tayin ettiği Nemrut Mustafa Paşa, Bursa’ya giderken yanında Anzavur’u da götürüp orada Milli Mücadele karşıtı bazı tertipler düzenlemişti. Nemrut Mustafa Paşa, Bursa Valiliğinin onuncu gününde Bursa’dan kovulmuştu. Çünkü Bursa’da yaptığı bir konuşmada I. Dünya Savaşı’nda şehit düşen Türk subaylarının ve erlerinin “köpek ölüsünden” farkları olmadığını söylemişti. Nemrut Mustafa Paşa, buna benzer açıklamaları ve bazı suistimalleri nedeniyle 20 Ocak 1920’de yargılanmaya başlanmış, ancak beraat etmişti.
Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki Divanı Harbi Örfi, önce eski Zor Mutasarrıfı Zeki Bey’i “tehcir suçlusu” diye 28 Nisan 1920’de “gıyaben” idama mahkûm etti. Sonra eski Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’i, yalancı Ermeni şahitlerin iftiralarıyla 15 yıl kürek cezasına çarptırdı. Ancak Nemrut Mustafa Paşa bu kararı beğenmeyerek bazı mahkeme üyelerini değiştirdi, yeni yalancı şahitler buldu. Sonunda “tehcir suçlusu” ilan edilen Nusret Bey, 5 Ağustos 1920’de idam edildi.
*
Divanı Harbi Örfi’deki suistimalleri ayyuka çıkan Nemrut Mustafa Paşa ikinci kez yargılandı. 21 Aralık 1920’de sona eren yargılamada Nemrut Mustafa Paşa ve bazı arkadaşları suçlu bulundu. Nemrut Mustafa Paşa’ya 7 ay, arkadaşlarına da 3 ile 5 ay arasında hapis cezaları verildi. Divanı Temyizin de onayladığı kararı Padişah Vahdettin onaylamadı. Padişah Vahdettin, 6 Şubat 1921’de söz konusu kişilerin tutukluluk sürelerini dikkate alarak cezalarını affetti. Oysaki Nemrut Mustafa Paşa ve arkadaşları sadece 85 gün tutuklu kalmıştı. Mahkeme kararlarını hiçe sayıp Nemrut Mustafa Paşa ve arkadaşlarının cezalarını affeden Padişah Vahdettin, aynı Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Divanı Harbi Örfi’nin Atatürk ve silah arkadaşları hakkındaki idam kararlarını ise affetmemiş, onaylamıştı.
**
“ATATÜRK VE ARKADAŞLARININ İDAM KARARLARI”
Daha önce sadece “tehcir” davalarına bakan Divanı Harbi Örfi, 23 Nisan 1920 tarihli kararname ile Osmanlı’nın iç ve dış güvenliğini ihlal eden bütün suçlara bakacaktı. Mahkemenin kararları kesin olup temyiz edilemeyecek. Mahkemeler kapalı yapılacak, mahkemede avukat bulundurulmayacaktı. Böylece Divani Harbi Örfi, 23 Nisan 1920’de Milli Mücadele’ye karşı bir “hukuk silahı” haline getirildi. 25 Nisan 1920’de Ali Kemal, “İdam! İdam” diye haykıran bir yazıyla “Ankara’daki haydutlar” dediği “millicilerin” idamını istedi. Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki 1 numaralı Divanı Harp, 11 Mayıs 1920’de Atatürk ve bazı arkadaşlarının gıyaben idamlarına ve mallarının haczine karar verdi. Karara göre suç, Kuvayı Milliye adı altında “fitne ve fesat” düzenlemek, buna özendirmek, ayrıca anayasaya aykırı olarak halktan zorla para ve asker toplamak, bu isteğe uymayanlara “işkence ve eza” yapmak ve “ülkeyi yıkmaya” kalkışmaktı. İdam kararında Atatürk’ten, “Üçüncü Orduyu Hümayun Müfettişliği’nden ve askerlik mesleğinden çıkarılmış Selanikli Mustafa Kemal Efendi” diye söz ediliyordu. Atatürk, askerlikten istifa etmiş olmasına rağmen “askerlikten çıkarıldığı” ifade ediliyor ve Atatürk’e “paşa” değil, “efendi” deniliyordu. Karara göre Atatürk’ün yanında, eski 27. Fırka Komutanı İstanbullu Kara Vasıf Bey, eski 20. Kolordu Komutanı Salacaklı Ali Fuat Paşa, eski Ankara Mebusu ve Washington Sefiri Midillili Alfred Rüstem Bey, eski Sağlık Müdürü İstanbullu Dr. Adnan Bey, eski Darülfünun Batı Edebiyatı Öğretmeni İstanbullu Halide Edip Hanım da idama mahkûm ediliyordu. “Padişah Vahdettin’in İsmet Paşa ve arkadaşları hakkında verilen idam kararını onaylayan 15 Haziran 1920 tarihli iradesini Alemdar gazetesi, “Mustafa Kemal ve Hampalarının İdam Kararı” diye duyurdu. Padişah Vahdettin, Atatürk ve arkadaşlarının idam kararını 24 Mayıs 1920’de onayladı.
**
“VAHDETTİNCİLER”
Vahdettin’in bu idam kararını onaylayan iradesindeki “gıyaben verilen idam ve karar, tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir” cümlesine dayanarak Vahdettin’i aklamaya çalışır. Ancak birincisi, sanıklar ele geçirilemediği için yargılama mecburen “gıyaben” yapılmıştır. İkincisi, o zamanki Osmanlı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 382. maddesine göre gıyaben verilen kararlarda sanıklar yakalandığında yeniden yargılanmaları zorunludur.
Divanı Harbi Örfi, 24 Mayıs 1920’de Fevzi (Çakmak) Paşa’yı da “gıyaben” idama mahkûm etti. Kararda, Fevzi Paşa’nın asilere katılmak üzere “firar ettiği”, asilerin meclislerine girip “fesat bir söylev” verdiği ve “Harbiye Nezaretini üstlenerek” hilafet ve saltanata karşı “bilfiil düşmanlığa kalkıştığı” belirtiliyordu. Padişah Vahdettin, bu idam kararını da 27 Mayıs 1920’de onayladı.
Divanı Harbi Örfi, 6 Haziran 1920’de bir grup Kuvayı Milliyeciyi daha “gıyaben” idama mahkûm etti. İdamlıklar Miralay İzmirli İsmet (İnönü), 3. Kolordu Komutanı Miralay Hüseyin Selahattin, 12 Kolordu Komutanı Miralay Fahrettin, 14. Kolordu Komutanı Mirliva Yusuf İzzet, 10. Fırka Ahzı Aker Kalemi Reisi Miralay Yanbolulu Abbas Hilmi, 56. Fırka Komutanı Miralay Bekir Sami, Mütekait Ferik İsmail Fazıl, eski Erzurum Mebusu Celalettin Arif, Beyrut ve Halep eski valisi ve eski Amasya Mebusu Bekir Sami, eski Antalya Mebusu Hamdullah Suphi, eski Aydın Mebusu Cami, eski Isparta Mutasarrıfı ve eski Denizli Mebusu Hakkı Behiç, eski Sinop Mebusu Rıza Nur, Yusuf Kemal, yeni Eskişehir Mutasarrıfı Fatin, eski Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi ve eski Ankara Müftüsü Mehmet Rifat (Börekçi) idi. Padişah Vahdettin bu idam kararlarını da 15 Haziran 1920’de onayladı. İdamlıklar içinde Rauf (Orbay) ve Kazım (Karabekir) yoktu. Saray, belli ki Milli Mücadele’nin öncü kadrosu arasına “nifak sokmayı” hesaplıyordu. Ayrıca Rauf Bey Malta’ya sürüldüğü için onu İngilizler cezalandıracaktı. Divanı Harbi Örfi, 14 Temmuz 1920’de aralarında Refet (Bele)’nin de olduğu çeşitli rütbelerden 63 subayı daha idama mahkûm etti. Padişah Vahdettin bu idam kararını 25 Temmuz 1920’de onayladı. 19 Haziran 1921’e kadar 823 Kuvayı Milliyeciye çeşitli oranlarda cezalar verildi. “Mevcut Osmanlı hükümeti ve İslam hilafeti aleyhine çeşitli suçlar işleyen Mustafa Kemal’in ve onun hareketinin teşvikçisi olanların tutuklanıp idam edilmelerinin şart olduğu” vurgulandı.
Sözün özü şu ki: İstanbul Saray Hükümeti, İngilizlerin desteği ile Milli Mücadele sırasında bir “iç savaş” başlattı. İhanet fetvaları, Anzavur ve Kuvayı İnzibatiye tertipleri derken düzmece bir mahkemeyle Atatürk ve arkadaşlarını idama mahkûm etti. Bütün bu idam kararlarını, Halife Padişah Vahdettin onayladı. Atatürk ve arkadaşları boyunlarında halife padişahın idam fermanı ile onca iç isyanla boğuşarak Milli Mücadeleyi kazandılar. Bu idam fermanları “ihanetin belgesi” olarak hep hatırlanmaya devam edecek.
(*) Sinan Meydan, 11 Mayıs 2020, Sözcü Gz.
***
“İDAM KARARI NEDEN 11 MAYIS?” (*)
(*) Prof. Dr. Şaduman Halıcı, 11 Mayıs 2025, Cumhuriyet Gz.
“Mustafa Kemal ve arkadaşlarına idam kararı verilen gün aynı zamanda Sevr dayatmasının yansımasıdır. 11 Mayıs, sırf bir hüküm değil emperyalizmin zamanı iyi ayarlanmış bir iletisidir.
*
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, demokratik hukuk devletinin altyapısını kurumsallaştıran Atatürk ve arkadaşlarının ölüm cezasına çarptırıldığı gündür 11 Mayıs. Vahdettin 24 Mayıs’ta bu kararı, 27’sinde de Fevzi Çakmak Paşa’nın idamını onaylayacaktır. Emperyalistler, saray ve hükümeti için bu karar sonuçtur. O sonuca adım adım ulaşırlar. Düğmeye İstanbul’un işgaliyle basılır. 5 Nisan 1920 günü Damat Ferit sadrazam yapılır, işbirlikçi hükümet hazırdır. Sonra, 10 Nisan’da “Kürt-Nemrut” lakaplarıyla anılan eski vali Mustafa Paşa, Divanı Harbi Örfi başkanlığına getirilir. İşbirlikçi yargı da hazırdır. 23 Nisan günü bu mahkemeye olağanüstü yetki verilir. Mahkeme 24 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa ve beş arkadaşını yargılamaya başlar.
*
“Nemrut” Mustafa Paşa başkanlığındaki bir Numaralı Divanıharp, 11 Mayıs günü kararını açıklar: İdam. Kim için? Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Kara Vasıf, Alfred Rüstem ve Dr. Adnan Adıvar ile Halide Edip için. Ne yapmış bu isimler?
*
Kuvayı Milliye adı altında fitne ve fesat çıkarmış. Zorla para toplamış, askere almış. Vergi ve askerlik kararına katılmayanlara işkence yaptırmış, işkenceyi teşvik edenlerin başını çekmiş, iç güvenliği bozmuş. Gerçek bambaşkadır. İki soru sorulmalıdır. Neden bu altı isim idama mahkûm edilmiştir? İdam kararı neden 11 Mayıs günü açıklanmıştır? Yanıtlayalım.
*
İlk sorunun yanıtı idam cezasına çarptırılanların kişiliklerinde saklıdır. Anadolu’da emperyalizme meydan okuyanların önderi Mustafa Kemal’dir. O, ‘egemenlik milletindir’ diyen TBMM’nin de başkanıdır. Ali Fuat Paşa, Milli Mücadele’nin askeri önderidir. Sivas’ta Umum Kuvayı Milliye Komutanı olarak atandığı günden beri görevini sürdürmektedir. Kara Vasıf Karakol Cemiyeti’nin lideri, Alaşehir Kongresi’nin cephe komutanı, Heyeti Temsiliye’nin Afyonkarahisar temsilcisidir. Alfred Rüstem 1918’de yazdığı Fransızca kitapla Ermeni meselesinde Türk tezini savunan isimdir. İstanbul’da kurulan Kilikyalılar Cemiyeti’nin üyesi, Sivas’ta M. Kemal’in General Harbord’la görüşmesine eşlik eden isimdir. Ankara milletvekilidir. Adnan Adıvar yalnız TBMM’nin değil 600 yılı aşan Türk devletinin ilk sağlık ve sosyal yardım bakanıdır. Halide Edip işgalcilere miting kürsülerinde yanıt veren, milleti mücadeleye çağıran, “Türk bağımsız yaşayacaktır” kararlılığını ortaya koyan Türk kadınının simgesidir.
**
“MALLARA EL KONULUR”
“Nemrut Mustafa” mahkemesi öfkesini idam cezasıyla dindirmez, mallarına da el koyar 11 Mayıs günü. Neden 10 Mayıs değil, neden 12 Mayıs değil.
Filmi birkaç gün önceye sararak yanıtlayalım. Anadolu’yu geçtim, İstanbul halkı da açtır o günlerde. Memurlar maaş alamaz, işçiler grevdedir. Tramvay Şirketi işçileri ücretlerine zam ister, kabul edilmez. Şişli, Beşiktaş, Aksaray’daki işçiler de ayaklanır. İş bırakma eylemi vardır o günlerde İstanbul’da. Yurtseverler ise gizli gizli toplanıp kentte direniş kararları almakta veya emperyalist avından kaçıp Anadolu’ya koşmaktadır.
*
Milliyetçiler ülkenin dört yanında ayaktadır. Edirne’de 9 Mayıs’ta yapılan kongrenin ikinci gününde Şakir Kesebir, “İstanbul’la uzlaşmak abesle uğraşmaktır” der. “Üzerimize düşen görev memleketimizi ve milletimizi korumak ve savunmaktır” diyen Mütfü Ahmet Efendi de ona katılır. “Boşu boşuna oturursak miskinlik ve zilleti kabul etmiş oluruz” cümlesi direniş isteğidir. Gözleri alev alev, gür sesi kararlı devam eder konuşmasına: “Düşman istilası tehlikesi olan bir yerde cihat farzdır.” Salih Cevdet gençtir, neden hâlâ harekete geçilmediğini sorgular: “Irzımızı namusumuzu korumak için padişahın izin vermesine lüzum var mıdır?”
Antepliler canhıraş vatan mücadelesini sürdürmektedir. Binbaşı Hamdi Bey’in kuvvetleri Fransızları Kilis’e dönmeye mecbur bırakmıştır. Malta’da sürgünde olan Ziya Gökalp ise milletten beklentisini kızı Seniha’ya yazdığı mektupla dillendirir: “Birbirinize teselli veriniz. Bu zamanlar sabırla, tahammülle geçer.”
**
“MİLLET UYANIYOR”
Millet uyanmıştır, direnme kararlılığındadır. Salih Cevdet’in “Denizdeyiz, gemimiz batarsa kayığa, o da batarsa simide, simit de batarsa yılana sarılacağız” cümlesindeki kararlılık, emperyalist işgalciler ve onların işbirlikçileri için tehlikelidir. Çünkü onlar 11 Mayıs günü açıklayacakları barış metninin Türk’te yaratacağı tepkiden, o tepkinin TBMM çatısı altında kitleselleşmesinden korkarlar. O gün Fransa başbakanı A. Millerand 26 Nisan’da San Remo’da verdikleri kararı, ileride Sevr adını alacak antlaşma hükümlerini Versay Sarayı’nda sunar, İstanbul hükümetinin temsilcisi Tevfik Paşa’ya. Diyeceğim o ki 11 Mayıs günü yalnızca Mustafa Kemal ve arkadaşlarına idam gömleği giydirilmez. Aynı gün o gömlek Türk milletine de giydirilir. Türkü tarihten silmeye cüret eden o metin, yıllar sonra Türklükten istifa edecek Mustafa Sabri Efendi’yi bile çileden çıkarır. 21 Mayıs’ta Sultanahmet’te yapılan mitingde kürsüye çıkar ve şöyle seslenir: “Venizelos dünya savaşının sırf Yunan emelleri için yapıldığını iddia etse yeridir.”
*
Emperyalistler ve işbirlikçileri Türk milleti Sevr idam fermanına boyun eğsin diye, Sevr’e boyun eğdirmeyeceklerin idam fermanından korksun diye bütün tuşlara aynı anda basar. Kuvayı Milliye’yi yok etmek için Kuvayı İnzibatiye var gücüyle saldırır.
*
Ahmet Anzavur da paşalık rütbesi verilerek İstanbul’dan Anadolu’ya salınır. Adapazarı’nı ele geçiren, Geyve Boğazı’na saldıran bu katil “Kuvayı Muhammediye” genel komutanı unvanını kullanır. İstanbul’dan gönderilen Binbaşı Çopur Hakkı ve adamları da İzmit-Adapazarı-Düzce-Bolu çizgisinde Kuvayı Milliyeci kılığına girer. Yağma çapul yapar, vergi salar. İngiliz-Damat Ferit propagandasını haklı çıkarmaktır amaç. Nedir o propaganda: “Bakın Kuvayı Milliye adındaki isyancılar milleti soyuyor!” İdam hükmünün gerekçesine de bu yazılmamış mıdır?
*
Vahdettin, 16 Mayıs’ta Kuvayı Milliye’ye kurşun sıkan 13 Kuvayı İnzibatiye mensubunu “gazi” diye anıp göğsüne Mecidiye Nişanı takarken Yunan’ın Anadolu’da 91 bin 63 eri, 3 bin 248 subayı, 937 otomobil ve kamyonu, arkasında da emperyalist dostları vardır.
*
Emperyalistlerin, sarayın ve hükümetinin yok etmeye ahdettiği M. Kemal ve arkadaşları ise zaferden emindir. Çünkü milletiyle el ve gönül birliği etmiştir. Millete yapılanları da defterine yazar. İşgalcileri defedince de o defteri açar. Her birini Yüzellilik adı verilen kara listesine alır önce. Sonra da vatansız bırakır. Gökalp’in kızına yazdığı gibi zafer sabredip birlik olanlarındır.
(*) Kaynak: Prof. Dr. Şaduman Halıcı, 11 Mayıs 2025, Cumhuriyet Gz.
***
DEVRİM BİLİNCİ
“TAHTI AKILLA YIKAN DEVRİM: 1 KASIM 1922: SALTANATIN KALDIRILIŞI” (*) :
(*) Naim Babüroğlu, 3 Kasım 2025, Sözcü Gz.
“12 Ekim 1922. Saltanat kaldırılmadan önce, Rauf Orbay Mustafa Kemal’i ve Ali Fuat Paşa’yı, Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde toplantıya çağırır. Toplantıda Rauf Bey; Meclis’in, saltanatın ve belki de hilafetin ortadan kaldırılacağı söylentisi nedeniyle kaygı ve üzüntü içinde olduğunu belirtir. M. Kemal, bu en yakın üç arkadaşına, ayrı ayrı, padişahlık ve halifelik konusundaki düşüncelerini sorar. Aldığı yanıtlar, daha işin başında karşılaşacağı zorlukları gösteriyordu. Rauf Bey’in yanıtı dikkat çekicidir: “Ben saltanat makamına ve hilafete vicdan ve duygu bakımından bağlıyım. Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeye bağlılık ise terbiyem gereğidir.” Refet Paşa, Rauf Bey’in görüşlerine tümüyle katıldığını söyler. Türkiye’de “padişahlıktan, halifelikten başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz” der. Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı desteklemez: “Moskova’dan yeni geldim. Kamuoyunun genel düşüncesini incelemeye zaman bulamadım.” Oysa. İstiklal Savaşı’nın başlangıcında, Vahdettin hem M. Kemal’in hem de bu üç arkadaşının idam kararını onaylamıştı. Padişah İstiklal Savaşı’nda isyanlar çıkartmış, İngilizlerle işbirliği yapmıştı. Meclis, 20 Ocak 1921 Anayasası’nda, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” hükmünü kabul etmiş ve saltanatı yönetim dışına çıkarmıştı. Bütün bunlara karşın, en yakınında bulunan insanlar şimdi, padişahı koruyan bir tutum sergiliyorlardı. Batı’ya hayran mandacılar, padişahlık ve halifelik düzenini korumak isteyen tutucular, yaşadığı koşulları kavrayamayan “aydınlar” kalabalığı ise ayrı sorundu. Hatta, M. Kemal’e, padişah ve halife olmasını önerenler vardı. Özetle, İstiklal Savaşı’nda var olan hedef birliği dağılmış, yol ayrımına gelinmişti. İzmir’in alındığı günlerde, o karmaşık ortamı F. Rıfkı Atay şöyle kaleme alır: “M. Kemal’in rakiplerinin yüzleri, ‘Ah bir kurşun, son bir kurşun göğsüne saplanmaz mı?’ der gibi sapsarıydı. Hırs ve kinin ihanetle götürdüğü bu insanlar, şimdi bile, o günün anısını söndürmeye uğraşmıyorlar mı?” Hemen her yerde, saltanat ve hilafeti koruyup güçlendirme amacında olan insanlar ortaya çıkıyordu. Meclis’te, “Yunanlardan kurtulduk, bakalım M. Kemal’den nasıl kurtulacağız?”diyebilen milletvekilleri bile ortaya çıkmıştı. Fakat, Paşa kararlıydı. Uzun zaman önce, saltanatı ve halifeliği kaldırmaya zaten karar vermişti. İşte, bu fırsatı, İngiltere’nin bir yazısı verdi. İngilizler, Lozan Barış görüşmeleri için, 16 Ekim 1922’de Vahdettin’e bir yazı gönderdiler. Lozan’a bir heyet göndermesini ve bu daveti Ankara’ya bildirmesini istiyorlardı. İngiltere, İstiklal Savaşı’na karşı işbirliği yaptığı Vahdettin’i, Türkiye’nin meşru temsilcisi sayıyordu. Demek ki, artık saltanatın kaldırılmasının zamanı gelmişti. 30 Ekim 1922’de Meclis başkanlığına, Mustafa Kemal’in de imzasının bulunduğu 80 imzalı bir önerge verildi. Önergede: “Osmanlı İmparatorluğu’nun artık yıkıldığı, yeni bir Türk devletinin doğduğu, anayasal düzen ile egemenlik haklarının millete ait olduğu” belirtiliyordu. Mustafa Kemal Meclis’te, yönetim sistemleriyle din arasındaki ilişkileri bilimsel olarak açıklayan, etkili ve ayrıntılı bir konuşma yaptı. Milletvekilleri arasında, uzun tartışmalar oluyordu. Paşa, tartışmaları uzun süre komisyon odasının köşesinden izledi. Zamanın geldiğini anladı. Söz aldı, önündeki sıranın üzerine çıktı. Ve tarihi konuşmasını, büyük bir dikkatle yaptı: “Hâkimiyet ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye, bilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Hakimiyet ve saltanat; kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlar; bu zorbalığı, altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak hâkimiyet ve saltanatını, fiili olarak eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım iyi olacaktır. Aksi durumda, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade olunacaktır; ancak, belki birtakım kafalar kesilecektir.” Karşı çıkan Milletvekili Hacı Mustafa Efendi, saygılı bir sesle: “Affedersiniz efendim; biz sorunu başka bir açıdan ele almıştık; açıklamalarınızla aydınlandık.” 1 Kasım 1922, saat 20.40’tı.Yasa tasarısı, oybirliğiyle kabul edildi. Meclis, 623 yıllık Osmanlı saltanatına son vermişti. Orta çağ büyük bir darbe almıştı. Mustafa Kemal, 41 yaşındadır.
Dolmabahçe açıklarında, İngiliz Ordusu’nun Malaya zırhlısı bekliyordu. Vahdettin, zırhlıya adım attığı an, gemide selamlama topları ateşlendi. Padişah, geminin arka direğinde dalgalanan İngiliz bayrağını selamladı. Osmanlı devletinin 36’ncı Padişahı ve 115’inci İslam halifesi Sultan VI. Mehmet Vahdettin, bir düşman gemisiyle ülkeden kaçıyordu. Atatürk, milletin kaderini saraylardan alıp halkın iradesine teslim etmişti. Ve Cumhuriyet yönetimine giden süreçte, en önemli adım atılmıştı.
(*) Naim Babüroğlu, 3.11.2025, Sözcü Gz.
***
ANTLAŞMA BİLİNCİ
“İNGİLTERE LOZAN’I NEDEN GEÇ ONAYLADI?” (*)
(*) Sinan Meydan, 21 Ağustos 2024, Cumhuriyet Gz.
“Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.” (Sir A. Ryan)
*
L. GEORGE: “TÜRKİYE’NİN LOZAN’DAKİ BAŞARISI MEDENİYETİN HEZİMETİDİR”
“Daily Telegraph, 28 Temmuz 1923. Eski İngiltere Başbakanı Lloyd George “Lozan Türkiye’nin başarısı, medeniyetin başarısızlığıdır” demişti. Doğru, ancak Lozan, medeniyetin değil emperyalizmin yenilgisidir. İngiltere’de Lozan hakkındaki en ağır değerlendirmelerden birini Sir Andrew Ryan yaparak “Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür” diyecekti.
İngiltere’nin Lozan Antlaşması’nı geç onaylamasının önemli nedenlerinden biri antlaşma imzalandıktan sonra Meclis’in tatile girmesi, Meclis açıldıktan sonra da başka sorunların gündemi meşgul etmesiydi. Bunun yanında antlaşmayı onaylamak isteyen Baldwin hükümetinin istifası da süreci geciktirmişti. Ayrıca Lozan görüşmelerine davet edilmeyen İngiliz sömürgelerinin, özellikle Kanada’nın, antlaşmanın onayını geciktirmesi de başka bir nedendi. O günlerde İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi de süreci yavaşlatmıştı. Çok daha önemlisi İngiltere, hiç de memnun olmadığı Lozan’ı onaylamak için acele etmiyordu. Tarihçi Sevtap Demirci, İngiltere’nin Lozan’ı geç onaylamasının nedenini Musul sorununa bağlayarak şöyle diyor: “Antlaşmanın İngiltere tarafından onaylanması ile Musul sorununun halledilmesinin aynı zamana denk gelmesinin tesadüf olduğunu söylemek saflık olacaktır. Bu, Musul sorununun İngiltere tarafından Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesiyle İngiltere’nin antlaşmayı onaylamasının aynı günde, gerçekleşmiş olmasıyla açıklanabilir.” Avam Kamarası’nda 1 Nisan 1924’te görüşülmeye başlanan Lozan Antlaşması, 6 Haziran 1924’te İngiliz Parlamentosu’nda onaylandı. İngiltere’de Lozan’ın onay süreci, onay belgelerinin Paris’e teslim edildiği 6 Ağustos 1924’te tamamlanabildi.
**
“İNGİLTERE, SALTANATÇILARA VE HİLAFETÇİLERE GÜVENİYOR”
Lozan Barış Antlaşması imzalandığında İngiltere, Türkiye’deki saltanatçıların ve hilafetçilerin desteklediği muhalefete güveniyordu. “İngilizler; saltanatçı, hilafetçi muhalefetin baskısıyla Mustafa Kemal’in kontrolündeki Ankara hükümetinin devrileceğini düşünüyordu.
İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Henderson, Lozan’ın imzalandığı gün, 24 Temmuz 1923’te Türkiye’deki gelişmeleri Londra’ya raporlarken, son zamanlarda Mustafa Kemal’in etkinliğinin hızla azaldığını, saltanatın kaldırılmasının, Halk Partisi’nin kurulmasının ve kişisel husumetlerin bunda etkili olduğunu belirterek şöyle diyordu: “İstanbul’da saltanatı yeniden diriltmek yönünde önemli bir cereyan var. Doğu Anadolu da saltanatçıdır sanılıyor, ama Anadolu’nun öteki bölgelerinde ve özellikle Ankara’da saltanatı diriltme emeli yok. Mustafa Kemal’in kişisel muhalifleri de saltanatçılığa dayanmak istiyorlar. (Mustafa) Kemal artık eskisi kadar Türkiye’nin lideri durumunda değil. Kontrolü, önemli ölçüde geri alamayacağı biçimde Rauf Bey’e kaptırmış görünüyor.” Henderson’un telgrafının satır aralarından, Lozan imzalanırken İngiltere’nin, Türkiye’de saltanatçı-hilafetçi muhalefetin güçlenmesini ve Mustafa Kemal’in zayıflamasını beklediği anlaşılıyor.
*
İngiliz Yüksek Komiseri Henderson, başka bir raporunda, “Söylemeye gerek yoktur ki Mustafa Kemal’in saygınlığını artıran şey, İngiltere’nin prestijimizi azaltır” diyordu. Yani İngiltere, M. Kemal Paşa’nın, halkın gözünden düşmesini, saltanatçı, hilafetçi desteğine sahip muhalefetin güçlenmesini dört gözle bekliyordu. “Henderson, 7 Ağustos 1923 tarihli raporunda da yakında M. Kemal’in başkomutan sıfatının sona ereceğini ve otoritesinin bir kat daha azalacağını, Rauf Bey’in başbakan olacağını, M. Kemal’in yalnız Meclis Başkanı kalacağını, subaylar arasında hoşnutsuzluk olduğunu; Ali İhsan (Sabis) ve Nurettin paşaların muhalefette ve Konya’daki İttihad-ı Zabitan örgütüyle ilişkide olduğunu yazıyordu. Bu raporun altına, Foreign Office’ten D. G. Osborne şu notu düşüyordu: “Türkiye, kötü zamanların hiçbirini üzerinden atamadı. Zaten hiçbir zaman ıslah olmamış, değişmemişti. Şimdi bir avuç yurtseverin, Türk’ü değiştirebileceği şüphelidir. M. Kemal, ameliyatla onu tedavi edebileceğini umuyor. Bu yüzden çöküşün iki ana kaynağı olan saltanatı ve yabancı nüfuzunu budadı. Ama hastalık, organik gibi, Türk’ün uygarlaşma yeteneği olmayan bünyesinde gibi görünüyor… Ankara’nın merkezi otoritesi başarısızlığa uğruyor. M. Kemal’in politikasına karşı muhalefetin, Türk muhafazakârlığının, evrime ve yenileşmeye karşı direnişin sembolü olan saltanatı diriltmek etrafında kristalleşmesi anlamlıdır.” Osborne, burada önemli bir itirafta bulunarak Osmanlı’nın çöküşünün iki kaynağını “saltanat ve yabancı nüfuzu” olarak açıklıyordu. İngiliz belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla İngiltere, Lozan sonrasında Türkiye’de Mustafa Kemal’in otoritesinin zayıflayıp saltanatçıların ve hilafetçilerin desteklediği muhalefetin güçleneceğini, böylece Türkiye’de yeniden eski düzene dönüleceğini öngörüyordu. İşte bu nedenle İngiltere, Lozan Barış Antlaşması’nı onaylamak için hiç acele etmiyordu.
**
“İSMET İNÖNÜ GERÇEĞİ AÇIKLAMIŞTI”
Lozan kahramanı İsmet İnönü’ye göre, İngiltere ve Müttefiklerinin Lozan Barış Antlaşması’nın onayını geciktirmelerinin temel nedeni, Ankara rejiminin krize yuvarlanmasını, TBMM hükümetinin devrilmesini beklemeleriydi. İnönü’ye göre Müttefikler, isteksiz oldukları halde Lozan’ı imzalamışlardı. Çünkü savaşı göze alamamışlardı ve Türkiye’de yeni rejimin, ortaya çıkacak tepkilere karşı koyamayarak devrileceğini ümit etmişlerdi. İsmet Paşa’nın hatıralarından okuyalım:
“Ümit şu: Yeni devlet kuruluşu ile beraber, medeni ve hukuki bir devletin bütün inkılaplarını da yapmaya başlayacaktır. Devletin idare şekli değişmiş, milli iradenin hâkim olduğu bir cemiyet hedef olarak alınmıştır. Bunun üzerine yürümeye başlanmış, hukuki ve idari sistemlerle büyük ıslahata girişilmiştir. Bu ıslahatı memleket ne ölçüde hazmedecek ve kabul edecek ve ne ölçüde tepkiler olacak? Bu bir muamma idi. Galip devletler, kendisine hiçbir suretle yardım edilmeyecek yeni Türk Devleti’nin, içeride çıkacak karşı koymalara ne kudret göstereceğini görmek, ölçmek istiyorlardı. Bütün bu ümitler, ayrı ayrı çetin imtihanlar geçirilerek silinmiştir.” İsmet İnönü haklıydı. İngiltere’nin, Lozan Barış Antlaşması’nın onaylanmasını geciktirmesinin temel nedeni, tam bağımsız Türkiye’nin uzun ömürlü olmayacağı, Ankara’daki Kemalist hükümetin kısa sürede devrileceği düşüncesiydi. Bu nedenle İngilizler, memnun olmadıkları Lozan’ı onaylamak, Türkiye’yi diplomatik olarak tanımak ve Ankara’da büyükelçilik açmak için hiç acele etmediler. İngiltere, 1930’a kadar Ankara’ya büyükelçi göndermediği gibi Müttefiklerinin de Ankara’ya büyükelçi göndermemesini istedi. Ayrıca uzun yıllar boyunca Türkiye’ye tek kuruş kredi de vermedi. Ayrıca Lozan’ı geç onaylayan tek ülke İngiltere değildi. Örneğin Fransa Parlamentosu Lozan’ı, İngiltere’den de sonra 25 Ağustos 1924’te onayladı. Çünkü Lozan, Fransız çıkarlarına da aykırıydı. Sözün özü, Atatürk düşmanı fesli Kadir ve müritlerinin, “İngiltere, Lozan’ı onaylamak için halifeliğin kaldırılmasını bekledi” iddiası koca bir yalandır.
(*) Sinan Meydan, 21.08.2024, Cumhuriyet Gz.
***
İKİNCİ LOZAN ANLAŞMASI (ONAYLANMADI)
Türkiye’nin, 24 Temmuz 1923’de İngiltere ve müttefikleriyle Lozan’da yaptığı Barış Antlaşması’nda Japonya var ama ABD yok; ABD gözlemci. 24 Temmuz 1923’ün ardından 6 Ağustos 1923’de, Lozan’da, iki ülkenin temsilcisi (İsmet İnönü ve J. Clark Grew*), Türkiye ile ABD arasında Ticaret ve Dostluk Anlaşmasını imzalamış. Buna, tarihte “İkinci Lozan Anlaşması” deniliyor. Bu ikili anlaşma, ABD Parlamentosunda her yıl görüşülmüş. 1927 yılındaki görüşmelerde, ABD Parlamentosunun sertlik yanlısı olan etkili bir üyesi bakın ne demiş: “Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar korkusuz ve sefih, kafatasları üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze, ancak çok zeki bir lider olan Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu Cumhuriyet; Avrupa ve bizler için başarısızlığımız ve yüz karamızdır. Lozan barışı karşısında Avrupa mağluptur. Avrupa, Türkler karşısında küçülmüştür.” Böyle bir söylemden sonra anlaşma kabul edilir mi? Edilmez. ABD, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Lozan Antlaşması’nı tanımamış. Ancak, ABD ve İngiltere, Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kalıcı olduğunu anlamış. 1927’de Ankara’ya büyükelçi göndermiştir.
Emperyalistler ve işbirlikçileri, ‘SEVR’i sever; ‘LOZAN’dan ve ‘MONTRÖ’den nefret eder.
(*) J. Clark Grew 1927-1932 arasında Türkiye’de, ABD’nin Büyükelçiliğini yapmıştır.
***
BAŞKENT ANKARA, CUMHURİYET VE İNGİLİZLER
Sinan Meydan, 14.10.2026, Cumhuriyet Gz.
“İngiltere ve Batılı devletler Ankara’ya karşı sistematik olarak direnirlerse Türkiye’deki yeni rejim (Cumhuriyet) ve Mustafa Kemal devrilebilir.” (İngiliz Büyükelçi Lindsay, 24 Mayıs 1925)
Dün Ankara’nın başkent ilan edilmesinin (13 Ekim 1923) 103. yıl dönümüydü. Ankara, emperyalizme karşı ulusal direnişin, saraya-sultana karşı ulusal egemenliğin karargâhı oldu. Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinde, üzerine saray-sultan gölgesi düşmeyen ilk meclis durumundaki TBMM’yi Ankara’da açtı. Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu’nun kalbinden, Ankara’dan yükseldi.
**
ANAKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU
Mustafa Kemal (Atatürk), 22 Eylül 1923’te Neue Freie Presse gazetesi muhabiri Mösyö Lazar’a verdiği demeçte, Türkiye’nin yeni rejiminin anayasaya göre zaten “Cumhuriyet” olduğunu söylemişti. Atatürk aynı röportajında başkent konusunda da şöyle demişti: “Yeni Türkiye’nin başkenti meselesine gelince bunun cevabı kendiliğinden belirir. Hükümet merkezimizi olaylar belirlemiştir. Artık ortada böyle bir konu yoktur. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir.” (Yeni Gün gazetesi, 27 Eylül 1339 (1923), s. 1)
*
6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtarılmasından sonra Türkiye’nin başkentinin neresi olacağı tartışılmaya başlandı. TBMM’deki muhalefet grubu, İstanbul’un “Payitaht” olarak kalmasının zorunlu olduğunu ileri sürdü. “Payitaht” kelimesi sarayı-sultanı-tahtı-tacı akla getiren bir kavramdı. Muhalifler, saltanatın kaldırıldığı; tahtın, tacın ve sarayın tarihe gömüldüğü bir ortamda artık “Payitahttan” söz edilemeyeceğini görmek istemiyorlardı. Atatürk’e göre “yönetim merkezi” ile “payitaht” deyimi birbirinden farklıydı. Atatürk’ün Nutuk’taki anlatımıyla “Payitaht deyiminin de yeni Türkiye Devleti’nde anlam ve kullanıma yeri kalmadığını göstermek gerekti.”
*
Ne ilginçtir ki, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile kendileri ile savaş durumundan henüz çıktığımız İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) de TBMM’deki muhalefet grubu gibi İstanbul’un başkent olarak kalmasını istiyorlardı.
Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve 14 arkadaşının, 9 Ekim 1923 tarihinde Meclis’e sundukları “Ankara’nın yönetim merkezi seçimine yönelik teklif” şöyleydi:
*
“Lozan Barış Antlaşması’nın eklerinden olan tahliye protokolü uygulaması son bulmuş ve baştan başa yabancı işgalinden kurtulan Türkiye’nin fiilen bütünlüğü gerçekleşmiştir. (…) Diğer taraftan Türkiye Devleti’nin idare merkezi için Büyük Millet Meclisi’nde karar vermek zamanı gelmiştir. Bir devletin merkezini belirlemek için temel olacak düşünceler, yeni Türkiye’nin idare merkezini Anadolu’da ve Ankara şehrinde seçilmesini gerektirir yöndedir. Sözü edilen düşünceler; antlaşma (Lozan) ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, yeni Türkiye’nin temel varlığı, memleketin kuvvet kaynakları ve gelişmesini Anadolu’nun merkezinde kurmak gereğini coğrafi ve stratejik durumunun elverdiği iç ve dış güven ve yeteneği konusunda geçmiş olan deneyimler ile özetlenebilir. Bu düşüncelerin her biri başlı başına kesin bir öneme sahiptir. Devletin yönetim merkezinin yeni bir şekilde kurulmasına ve gelişmesine bir an önce başlamak ve iç ve dış tereddütlere son vermek için aşağıdaki kanun maddesinin kabulünü arz ve teklif ederiz. Kanun maddesi: ‘Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’ “
*
Bu kanun teklifine göre Ankara’nın başkent ilan edilmesinin belli başlı gerekçeleri; ülkenin kuvvet kaynaklarını ve gelişmesini Anadolu’nun merkezinde kurmak gerekliliği, coğrafi ve stratejik durumun elverişliliği ile iç ve dış güven olarak sıralanmıştı. Ancak gerekçelerin başında, “Antlaşma (Lozan) ile Boğazlar için kabul edilen hükümlerden” söz edilmişti. Çünkü “Lozan Boğazlar Sözleşmesi” ile Boğazlardan geçişi düzenlemek için uluslararası bir Boğazlar Komisyonu kurulacaktı ve Boğazların iki tarafında askerden arındırılmış bölgeler olacaktı. Bu durum, İstanbul’un başkent olarak kalmasına engel olarak görülmüştü.
TBMM, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın yönetim merkezi olmasına yönelik kanun teklifini kabul etti. Böylece Ankara başkent ilan edildi.
**
İNGİLİZLERİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ RAHATSIZLIĞI
İngilizler, Türkiye’de 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesini, 29 Ekim 1923’te de cumhuriyetin ilan edilmesini şaşkınlıkla karşıladılar. Ankara merkezli Türkiye Cumhuriyeti, İtilaf Devletlerini, özellikle de İngiltere’yi çok rahatsız etti. İngiltere ve müttefikleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımamak için “Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacaktır,” diyen Lozan Barış Antlaşması’nın (Madde 1) onayını olabildiğince geciktirdiler. İngiltere, uzun yıllar boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ya büyükelçi göndermediği gibi müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Japonya ve ABD’nin de Ankara’ya büyükelçi göndermemesini istedi. İngilizler, Türkiye Cumhuriyeti’nin fazla uzun ömürlü olmayacağını, kısa sürede yıkılacağını düşünüyordu; daha doğrusu bazı İngilizler böyle umuyordu.
*
Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra İngiltere, Türkiye ile diplomatik ilişki kurmak istemedi. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından 9 gün sonra, 2 Ağustos 1923’te, Paris ve Roma büyükelçiliklerine gönderdiği bir gizli yazıda, Osmanlı İmparatorluğu ile büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişkiler kurmanın normal olduğunu, ancak yeni Türkiye ile büyükelçilik düzeyinde ilişki kurmanın bu “küçük” ve “yoksul” ülkeye fazla değer vermek olacağını belirterek Müttefiklerin Türkiye’ye büyükelçi değil, maslahatgüzar düzeyinde düşük seviyeli temsilci göndermelerini istedi. Curzon ayrıca, “Her halde diplomatik misyonların Ankara’ya gitmeyip İstanbul’da kalmaları arzu edilir,” diyerek de Ankara’ya temsilci gönderilmemesini önerdi. (Bilal Şimşir, Ankara…Ankara… Bir Başkentin Doğuşu, 2. Bas., Ankara, 2006, s. 233-234)
*
İstanbul’daki İngiliz Yüksek KomiserVekili Henderson da 3 Eylül 1923’te Londra’ya şunları yazdı:
“Ankara’ya sürekli bir görevli atamak için acele edilmesine karşıyım. Londra’ya atanacak Türk Konsolosuna karşılık Ankara’ya bir konsolos atayabiliriz. Bu atama için de barış antlaşmasının (Lozan’ın) yürürlüğe girmesini neden beklemeyelim? Bu da gelecek yıl sonunu bulur ve o zamana kadar çok şey değişebilir. (…) Ankara’daki Türkler, İngilizlerden öylesine nefret etmektedirler ki eğer bugünkü hükümet, bizim desteğimiz olmadan ayakta kalabilirse, o zaman burada bir büyükelçilik bulundurmak veya bulundurmamak zaten pek fark etmeyecektir. Bugünkü Türk hükümeti ayakta duramazsa ki, uzun zaman duramaz kanısındayım. O zaman İngiliz Büyükelçiliği hangi şehirde oturursa Türk hükümeti de oraya gelecektir. Bizim desteğimizle Türkiye ayakta kalabilir, ama bizim desteğimiz olmazsa Türkiye’nin anarşiye sürüklenmesi kaçınılmazdır. Bu anarşide bizimle iş birliği yapacak yeni bir hükümet iş başına gelecektir.” (Şimşir, s. 242)
*
Açıkça görüldüğü gibi İngiliz Henderson, Türkiye Cumhuriyeti’nin uzun süre ayakta kalamayacağını düşünüyordu. Türk hükümetinin anarşiye sürükleneceğini ve bu anarşide İngiltere’yle iş birliği yapacak bir hükümetin başa gelmesini bekliyordu. Bu nedenle de “Lozan Barış Antlaşması yürürlüğe girmeden Ankara’ya büyükelçi atamamak gerekir,” diyor; bunun da gelecek yıl sonunu bulacağını söylüyordu. Anlaşıldığı kadarıyla Henderson gibi bazı İngilizler, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımamak, Ankara’ya büyükelçi atamamak için Lozan’ın onayının ağırdan alınmasını öneriyordu.
Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra Türkiye’deki İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinin “yüksek komiser” olarak adlandırılmamalarını istedi. Bunun üzerine İngiltere, İstanbul’daki yüksek komiserlerine “temsilci” denilebileceğini, ancak bu temsilcilere “elçi” veya “büyükelçi” denilmesi için Lozan’ın onaylanıp yürürlüğe girmesini bekleyeceklerini bildirdi.
+
Henderson, 20 Kasım 1923’te Lord Curzon’a yazdığı bir raporda şu düşüncelere yer veriyordu:
“Ben bugünkü Büyük Millet Meclisi’nin iki yıllık ömrü olacağını ve Ankara’nın da en az iki yıl başkent kalacağını düşünüyorum. (…) Majesteleri temsilcisinin Ankara’ya taşınması, Türk hükümetini ve Mustafa Kemal’i elbette çok memnun edecektir. Ama bu taşınma, majesteleri hükümetinin tatsız ve aşağılayıcı bir taviz vermesi anlamına gelir kanısındayım.” (Şimşir, s. 268)
*
Henderson, 20 Kasım 1923’te Londra’daki Lancelot Oliphant’a gönderdiği bir mektupta da şöyle diyordu:
“Ankara’nın en az iki yıl başkent kalacağını düşünüyorum. Türkiye’nin geleceğini böylesine karanlık olduğu bir dönemde (…) hiçbir şey kalıcı değil. Ama Ankara Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent olarak kalabilir. Kesinlikle emin olduğum şudur ki, saltanat diriltilirse İstanbul yine başkent olacaktır. Ama muhalefet, Mustafa Kemal’i devirse bile padişahı geri getirip tahta oturtacak değildir. Mustafa Kemal’in hastalığı da pek ağır görünmüyor.” (Şimşir, s.268)
+
Görülen o ki Henderson, Türkiye Cumhuriyeti’nin fazla ayakta kalamayacağını ve Ankara’nın en az iki yıl, en fazla da Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent kalacağını düşünüyor; “saltanatın diriltilmesini” ve İstanbul’un yeniden başkent olmasını bekliyordu.
Ekim 1923’te İngiltere’nin Ankara’ya hiçbir zaman büyükelçi göndermeyeceğini bildiren Lord Curzon, 30 Kasım 1923’te Fransa’nın, İtalya’nın, Japonya’nın ve ABD’nin de Ankara’ya büyükelçi göndermemelerini istedi. (Şimşir, s.269)
*
Lozan Barış Antlaşması imzalanıp onaylanıp yürürlüğe girmesine karşın İngiltere, Fransa ve İtalya hemen Türkiye ile normal diplomatik ilişki kurmadılar.
Türkiye, 1924 yılının başında Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey’i Londra’ya elçi olarak atadı. Bunun üzerine bir ay kadar sonra İngiltere de Ronald Lindsay’i İngiltere’nin Türkiye temsilcisi olarak atadı. Fakat Lindsay, 12 Şubat 1924’te Ankara’ya değil, İstanbul’a geldi. Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra da İngiltere, temsilcilerini Ankara’ya göndermeyip İstanbul’da tuttu. Eylül 1924’te Fransa ve İtalya Türkiye’ye büyükelçi atamaya karar verdiler. Fakat onlar da büyükelçilerinin İstanbul’da oturmalarında ısrar ettiler.
*
1925 yılında İstanbul’da 18, Ankara’da ise sadece 5 ülkenin temsilciliği vardı. 1925 yılında Türkiye, elçilerini Ankara’ya göndermeyen İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nota verdi. Buna karşın İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay, 24 Mayıs 1925’te Londra’ya gönderdiği bir raporda, büyük devletlerin Ankara’ya karşı direnmelerini istedi; “Direnmekle zaman kazanmış oluruz ve bu tek adam rejiminin ne kadar ömrü olduğunu kimse söyleyemez,” diyen Lindsay, “İngiltere ve Batılı devletler Ankara’ya karşı sistematik olarak direnirlerse Türkiye’deki yeni rejim (Cumhuriyet) ve Mustafa Kemal devrilebilir,” diye düş kuruyordu. (Şimşir, s. 232, 236)
*
İngiltere’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kurduğu direniş cephesi Lozan’ın imzalanıp yürürlüğe girmesiyle değil, bundan dört yıl sonra, 1928’de ancak çöktü. Fransa ve İtalya gibi birçok ülke büyükelçiliğini Ankara’ya taşıdı. Türkiye, büyükelçiliklerini Ankara’ya taşıyan ülkelere elçilik binası vb. konularda bazı kolaylıklar sağladı. Fakat İngiltere Büyükelçisi hala İstanbul’da oturuyordu. İngiliz Temsilci Henderson’un,“İki yıl içinde yıkılır!” dediği Türkiye Cumhuriyeti -Şeyh Sait İsyanı gibi saldırılara karşınyıkılmayınca, İngiltere de Lozan’dan yaklaşık 7 yıl sonra, 1930’da büyükelçiliğini Ankara’ya taşımak zorunda kaldı. Ancak İngiltere, II. Dünya Savaşı’nın ufukta görülmeye başladığı 1930’ların sonuna kadar Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örtülü direnişini sürdürdü. (Sinan Meydan, Lozan, Onurlu Barış, İstanbul, 2024, s. 353-354)
***
Eğer Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının iddia ettiği gibi Türkiye Lozan’da İngilizlere Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek ve halifeliği kaldırmak gibi gizli sözler vermiş olsaydı, İngiltere’nin Türkiye’de cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ni hemen tanıması, hiç sorun çıkarmadan büyükelçisini Ankara’ya göndermesi, müttefiklerini Türkiye’ye karşı kışkırtmaması, Türkiye’ye uygun koşullarda kredi vermesi gerekmez miydi? Ancak İngiltere Lozan’ın onayını geciktirmiş, 1930 yılına kadar Ankara’ya büyükelçi göndermemiş; müttefiklerinin de Türkiye’ye büyükelçi göndermemelerini istemiş ve 1938 yılına kadar Türkiye tek kuruş kredi vermemişti. Bu süreçte bazı İngiliz yetkililer, Atatürk’ün devrilmesini, cumhuriyetin yıkılmasını, saltanatın yeniden dirilmesini, İstanbul’un yeniden başkent olmasını bekleyip durmuştu.
İngiliz Henderson’un, “En az iki yıl, en çok Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent kalabilir,” dediği Ankara, 103 yıldır Türkiye Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaya devam ediyor.
Sinan Meydan, 14.10.2026, Cumhuriyet Gz.
***
VATAN (YURT) BİLİNCİ
ATATÜRK, “HATAY BENİM ŞAHSİ MESELEMDİR”
13 Haziran 1937: Atatürk: “Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.”
*
HATAY’IN KURTULUŞU VE ATATÜRK’ÜN FOTOĞRAFI
Sinan Meydan, 24.06.2026, Cumhuriyet Gz.
“Hatay işlerinde hayırlı neticeler elde edileceğine emin olabilirsiniz. Atatürk’ün reisliği altında yapılan bütün toplantıların hayırla neticelendiğini bilirsiniz!’ (Ali Çetinkaya, Son Posta, 21 Haziran 1938, s.11)
Hatay, 23 Haziran 1939’da Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile yeniden vatan toprağı yapıldı. Ancak Hatay’ın kurtuluşu ve Türkiye’ye bağlanması hiç de kolay olmadı.
Mustafa Kemal Atatürk, “Şahsi davam!” dediği Hatay’ı kurtarabilmek için planlı, programlı, uzun ve sabırlı bir diplomatik mücadele yürüttü. Cumhurbaşkanı Atatürk, son günlerinde, hastalıkla boğuşurken bile Hatay mücadelesini sürdürdü. 19 Mayıs 1938’de kalktı, Mersin’e ve Adana’ya gitti, saatlerce ayakta kaldı; orduları denetledi, yetkililerle görüştü. O yorucu yolculuk hastalığının daha da ilerlemesine neden oldu. Buna karşın o, Hatay mücadelesine devam etti. Öyle ki, 20 Haziran 1938’de Savarona yatında yaklaşık 4,5 saat süren bakanlar kurulu toplantısına başkanlık etti. 21 Haziran 1938 tarihli gazeteler, “Vekiller Heyeti, Hatay için Atatürk’ün başkanlığında toplandı; dört buçuk saat süren toplantıda çok mühim kararlar verildi. Mareşal Fevzi Çakmak’ın da iştirak ettiği toplantıdan sonra Ankara’ya dönen vekiller, ‘Hatay işinde hayırlı neticeler elde edileceğine emin olabilirsiniz’ dediler” diye yazıyordu. Cumhurbaşkanı Atatürk’ün başkanlığında Savarona yatında yapılan 20 Haziran 1938 tarihli o bakanlar kurulu toplantısından bir yıl sonra, 23 Haziran 1939 tarihli Ankara Antlaşması ile Hatay Türkiye’ye bağlanacaktı. Hatay kurtarılacaktı, ancak Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, başkanlık ettiği o toplantıdan yaklaşık 4,5 ay sonra hayatını kaybedecekti.
**
HATAY VE 1921 ANKARA ANTLAŞMASI
1918-1921 yılları arasında Sancak’da (Hatay) Fransızlarla Türkler arasında çok sayıda çatışma yaşandı. Fransızlar, Türk direnişçileri öldürdü, Türk köylerini yaktı, halk Fransız zulmünden korunmak için dağlara kaçtı.
Fransa ile TBMM hükümeti arasında 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması imzalandı. Fransa, Güney Anadolu’da işgal ettiği yerleri boşaltıp TBMM’ye bırakarak çekildi. Böylece Türkiye-Suriye sınırı çizildi. Ancak Hatay, Fransa mandası altında Suriye’ye kaldı. Fakat TBMM, antlaşmanın 7. maddesiyle ve karşılıklı mektuplarla Hatay’da Türk kültürünün, Türk dilinin ve Türklerin haklarının korunmasını güvenceye alan özel bir yönetim biçimi kurulmasını ve Türklerin İskenderun Limanı’ndan yararlanmasını Fransa’ya kabul ettirdi. Ankara Antlaşması’na karşın, Fransız asker ve sivil memurlar, Hatay’da Türklere çok kötü davrandılar.
15 Mart 1923’te Adana’ya giden Atatürk, kendisini karşılayan Hataylılara, “40 asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” dedi. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C.II, İstanbul, 1973, s. 554) Atatürk, 1923 yılında verdiği bu sözü hiç unutmayacaktı. Hatay artık onun şahsi meselesiydi.
**
BAĞIMSIZ HATAY’A DOĞRU
1926’da Fransa, Ankara Antlaşması’na uygun olarak Hatay’da “Özerk İskenderun Sancağı”nı kurdu.
Fransa, II. Dünya Savaşı’nın ufukta göründüğü sırada, 9 Eylül 1936’da Suriye’ye bağımsızlık vermeyi kabul etti. Ancak Fransa İskenderun Sancağı’nı (Hatay’ı) da Suriye’ye bırakıyordu. Bunun üzerine hemen harekete geçen Türkiye Cumhuriyeti, 9 Ekim 1936’da Fransa’ya bir nota verdi. Suriye’ye ve Lübnan’a verilen bağımsızlığın Hatay’a da verilmesini istedi. Fransa ve Türkiye arasında karşılıklı notalar alınıp verildi, sorun çözülemeyince Türkiye, Hatay sorununu Milletler Cemiyeti’ne taşıdı.
*
Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, 1 Kasım 1936 tarihli Meclis konuşmasında Türkiye ve Fransa arasındaki tek ve büyük meselenin Hatay meselesi olduğunu söyledi. “Bu işin gerçeğini bilenler ve hakkı sevenler ilgimizin şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler” dedi.
Fransa, 1936 yılı sonunda (14- 15 Kasım 1936’da) yapılacak Suriye genel seçimlerine Hatay halkının da katılmasını istedi. Ancak Hatay Türkleri, Hatay’ın Suriye’ye bağlanmasını kabul etmeyerek Suriye seçimlerini boykot etti. Fransa, Hatay Türklerini zorla seçimlere sokmaya çalıştı. Seçimi boykot eden Türk ileri gelenleri hapsedildi, sürgün edildi. Türklere ateş edildi, yaralananlar, ölenler oldu. Fransız yönetimi seçimlerde oy kullanmayanların üç yıl hapisle cezalandırılacağını duyurdu.
14-15 Aralık 1936’da Milletler Cemiyeti’nde Cenevre’de Hatay sorunu görüşüldü. Türkiye, Hatay’ın bağımsızlığını, Fransa ise Hatay’ın Suriye’nin bir parçası olduğunu savundu.
Görüşmeler sonunda Milletler Cemiyeti İsveç temsilcisi Sandler’i Hatay konusunda bir rapor hazırlamakla görevlendirdi. Ayrıca Milletler Cemiyeti, Ocak 1937’de Hatay’a üç kişilik bir gözlemci heyeti gönderdi.
**
ATATÜRK’ÜN MERSİN VE ADANA ÇIKARMASI
1937 yılı başlarında Türkiye’de Hatay’ın bağımsızlığı için mitingler yapıldı.
Cumhurbaşkanı Atatürk de Türkiye’nin Hatay konusundaki kararlılığını göstermek için 5 makalelik bir yazı dizisi hazırladı. Atatürk, 21-26 Ocak 1937’de Asım Us imzasıyla Kurun gazetesinde yayımlanan makalelerinde Fransa’yı, Milletler Cemiyeti’ni ve İnönü Hükümetini eleştirdi. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.29, s.122-139)
Atatürk’ün Hatay konulu son makalesinin yayımlanmasından bir gün sonra, 27 Ocak 1937’de Milletler Cemiyeti Konseyi, Sandler Raporu’nu kabul etti. “Sandler Raporu”nda Hatay’ın “entite distincte” yani “ayrı varlık” olmasını öneriliyordu. Milletler Cemiyeti Konseyi, Sandler Raporu doğrultusunda bir anayasa taslağı hazırlattı. Bu taslak, 29 Mayıs 1937’de kabul edildi. Böylece Hatay hukuki olarak “ayrı varlık” statüsü kazandı. Anayasaya göre Bağımsız Sancak (Hatay) Devleti kurulacaktı. Türkiye ve Fransa garantörlüğündeki Hatay Devleti bir cumhuriyet olacak ve 40 üyeli bir meclis tarafından yönetilecekti.
1938 baharında Hatay Meclisi için seçimler yapılacaktı. Seçim sürecinde Hatay Türklerine yine çeşitli baskılar yapıldı. Türk köyleri Suriyeli Araplar tarafından basıldı. Fransızlar nüfus kayıtlarını değiştirmeye çalıştı. Gazeteler, “Halep’ten kamyonlarla Hatay’a gönderilen Suriyeli delikanlılara nüfus kâğıtları verildi” diye yazıyordu. Birçok yerde Türk listelerine yazılmak isteyenlere izin verilmedi. Kurun gazetesi, “Türk mahallelerine bomba atıldı. Kadınlar da boğazlanmaya başlandı” manşetiyle çıktı. Çeşitli baskılarla Hatay’da Türkler azınlıkta bırakılmaya çalışıldı. 12 Mayıs 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesi “Hatay’ın feryadı”manşetiyle çıktı. Gazete haberin devamında Hatay Türklerinin Atatürk’ten yardım istediklerini yazıyordu.
İşte tam o günlerde Atatürk, çok hasta olmasına rağmen, -yabancı basında Atatürk’ün felç olduğu yazılmıştı 19 Mayıs 1938’de kalktı, orduları denetlemek için Mersin’e ve Adana’ya gitti. Fransa’ya ve Suriye’ye gözdağı vermek istiyordu. Oysa doktorları, 24 saatin 23 saatini yatarak geçirmesi gerektiğini söylemişti.
Hasan Rıza Soyak’ın deyişiyle “… eşsiz kahraman bu sefer de memleket ve vazife uğruna sıhhat ve hayatını hiçe sayıyordu.” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C.II, s.740)
Atatürk, 19 Mayıs 1938’de Ankara’dan ayrılıp Mersin’e gider ken karaciğerinden rahatsızdı. Karnı su toplamaya başlamıştı. Mersin ve Adana ziyaretleri sonunda iyice yoruldu. Artık ayakta durmakta zorlanıyordu. Bir ara ateşi iyice yükseldi. Adana’dan hareket etmeden önce Ankara’ya çekilen telgrafta şöyle denildi: “Geliyoruz! Yürüyemeyebilir! Stop!”
Atatürk’ü taşıyan tren 25 Mayıs 1938’de Ankara’ya ulaştı. Atatürk, trenden yavaşça indi. Adımlarını atmakta zorlanıyordu. O sırada Atatürk’ü karşılayanlar arasındaki Şükrü Saraçoğlu, Falih Rıfkı Atay’a dönerek şöyle fısıldadı: “Falih! Atatürk’ün yüzüne bak. Bu ölü rengi. Atatürk ölüyor!”
Atatürk, 27 Mayıs 1938’de Ankara’dan İstanbul’a geçti. 28 Mayıs 1938’de akşam Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na giderken fenalaştı. Yapılan muayene sonunda hastalığın ilerlediği, karnında çok su toplandığı anlaşıldı.
Atatürk’ün Mersin ve Adana ziyaretleri sırasında Milletler Cemiyeti Konseyi, Hatay konusundaki Türk tezini kabul etti. 23 Mayıs 1938 tarihli Ulus gazetesi, “Cenevre’de Türk tezi kabul edildi” manşetiyle çıktı. Gazete haberinde, “Hiçbir sünni Türk’ün herhangi bir cemaat listesine yazılamayacağı kararlaştı” diyordu.
12 Haziran 1938’de bir Türk askeri heyeti Hatay’a gitti. Hatay’a gelen bir Fransız heyetiyle görüşmelere başladı. Ancak Fransızlar, Hatay’da Türklerin seçimlere katılmasını engellemeye yönelik çalışmalara devam ettiler. (Cumhuriyet, 19 Haziran 1938, s.1) 20 Haziran 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesi “Hatay Türklere cehennem kesildi!” manşetiyle çıktı.
**
SAVARONA’DA BAKANLAR KURULU TOPLANTISI
Atatürk’ün hastalığı iyice ilerlemişti. Ancak Hatay’da yaşananlara yine kayıtsız kalmadı. Öyle ki, 20 Haziran 1938’de Savarona yatında Hatay gündemiyle bir Bakanlar Kurulu toplantısı yaptı. 21 Haziran 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Başbakan Celal Bayar’ın, “Hatay işini on güne kadar halledeceğiz” dediğini yazıyordu. Son Posta gazetesi ise “Vekiller Heyeti dün Hatay için Atatürk’ün başkanlığında toplandı,” manşetiyle Savarona’daki o toplantıyı şöyle aktarıyordu:
“Dört buçuk saat süren bu toplantıda, Hatay meselesi etrafında görüşmeler yapıldığı ve mühim kararlar verildiği anlaşılmaktadır. Toplantıya saat 19’da nihayet verilmiş, Başvekil (Celal Bayar), Mareşal (Fevzi Çakmak) ve vekiller yattan ayrılmışlardır. (…)”
“Nafia Vekili Ali Çetinkaya gazetecilere kısa birkaç kelime söyledi: ‘Hatay işlerinde hayırlı neticeler elde edileceğine emin olabilirsiniz. Atatürk’ün reisliği altında yapılan bütün toplantıların hayırla neticelendiğini bilirsiniz!’ Ali Çetinkaya’nın bu sözlerini (…) Hariciye Vekilimiz: ‘Elbet netice hayırlı olacak!’ sözleriyle teyit etti…” (Son Posta, 21 Haziran 1938, s.1,11)
Gerçekten de beklenen o “hayırlı neticeye”, Başbakan Celal Bayar’ın dediği gibi yaklaşık on günde ulaşıldı: 3 Temmuz 1938’de Türk-Fransız Antlaşması imzalandı. 4 Temmuz 1938’de de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki ilk Türk birliği Hatay’a girdi.
Ağustos 1938’de Hatay Meclisi için seçimler yapıldı. Toplam 56. 613 kişiden oluşan ikinci seçmenlerin 35.847’si Türk seçmenlerden oluşuyordu. Seçimler sonunda 40 milletvekilinden oluşan Hatay Meclisi’ne 22 Türk milletvekili seçildi. Hükümet üyelerinin tamamı da Türklerden oluştu.
2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi’nin ilk toplantısında Abdülgani TürkmenHatay Devleti’nin Meclis Başkanlığına, Tayfur Sökmen devlet başkanlığına seçildi. Abdurrahman Melek de başbakanlığa atandı. Atatürk, “Sancak” adını da “Hatay”a çevirdi. Türk bayrağına benzer ay yıldızlı Hatay bayrağı kabul edildi. Hatay Meclisi, Hatay’da Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını kabul etti.
Atatürk, 1 Kasım 1938’de -hasta olduğu için- Celal Bayar’ın okuduğu Meclis konuşmasında, “Nihayet Hatay, Millet Meclisi’ne ve bağımsızlığına kavuştu” diyerek adeta son nefesinde verdiği sözü tutmanın haklı gururunu yaşıyor gibiydi.
23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile Fransa Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasını kabul etti. Hatay Meclisi, 29 Haziran 1939’da oybirliği ile Türkiye’ye bağlanmaya karar verdi. 7 Temmuz 1939’da Hatay, Türkiye’nin 63. vilayeti oldu. 7 Temmuz 1939’da son Fransız birlikleri de Hatay’dan ayrıldı, kışladan Fransız bayrağı indirilerek Türk bayrağı çekildi.
***
Atatürk, 11 Haziran 1937’de örnek çiftliklerini Hazineye bağışladığında Başbakan İsmet İnönü, Atatürk’e bir teşekkür telgrafı göndermişti. Atatürk, 13 Haziran’da o telgrafa yanıt verirken, “Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” demişti. Öyle de yaptı. Hasta olmasına karşın Hatay için 19 Mayıs 1938’de kalkıp Mersin’e ve Adana’ya gitmesi; hastalığının ilerlediği günlerde, ölümünden yaklaşık 4,5 ay önce, 20 Haziran 1938’de, Savarona yatında 4,5 saat süreyle Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etmesi, milleti için canını vermekten başka bir şey değildi. Sonunda Hatay kurtuldu, ama o hayatını kaybetti.
Atatürk, Türk milleti için yaşadı, Türk milleti için öldü. Atatürk’ün, 20 Haziran 1938 ’de Savarona yatında yaptığı Bakanlar Kurulu toplantısını ertesi gün haber yapan bazı gazetelerin birinci sayfasında Atatürk’ün son fotoğraflarından biri vardı. Atatürk’ün çok zayıflamış, göz çukurları derinleşmiş, elmacık kemikleri çıkmış ve çok yorgun göründüğü o fotoğraf, milleti için yaşayan ve gerektiğinde milleti için ölen bir adamın son fotoğraflarından biriydi. Ancak gelin görün ki Atatürk’ün o anlamlı fotoğrafı bugün Atatürk düşmanı alçaklar tarafından Atatürk’le alay etmek, Atatürk’e hakaret etmek için kullanılıyor. Alçaklığın böylesi! Nankörlüğün dibi! Onursuzluğun zirvesi!..
Sinan Meydan, 24.06.2026, Cumhuriyet Gz.
***
BAĞIMSIZLIK, HALK EGEMENLİĞİ VE CUMHURİYET BİLİNCİ
ATATÜRK, WASHİNGTON VE LİNCOLN: İKİ BAĞIMSIZLIK SAVAŞININ ORTAK CUMHURİYET DİLİ
Haluk Tükel, T24 Yazarı, 20 Temmuz 2026
“Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te Isaac F. Marcosson’a verdiği demeç, Türk İstiklâl Savaşı ile Amerikan Devrimi arasında yalnızca tarihsel bir benzerlik değil, bağımsızlık ve halk egemenliği fikrinin ortak siyasal gramerini gösterir. Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı aynı tarihin iki kopyası değildir. Fakat ikisi de imparatorluk düzeninin meşruiyet krizinden halk egemenliğine, barışçıl çözüm arayışlarından direnişe, direnişten kurucu meclise, kurucu meclisten cumhuriyet fikrine uzanan büyük modern siyasal doğum süreçleridir.
**
MARCOSSON SÖYLEŞİSİ: ATATÜRK’ÜN AMERİKA’YA AÇTIĞI PENCERE
Cumhuriyet’in ilanından yalnızca birkaç gün önce, Mustafa Kemal Paşa’nın Amerikalı gazeteci Isaac F. Marcosson’a verdiği demeç, bugün yeniden okunmayı hak eden metinlerden biridir. Marcosson, The Saturday Evening Post yazarı olarak 1923 Temmuz’unda Ankara’ya gelmiş; Mustafa Kemal’le görüşmüş, izlenimlerini ve bu söyleşiyi 20 Ekim 1923 tarihli “Kemal Pasha” başlıklı yazısında yayımlamıştır. Metin, daha sonra Ergun Özbudun’un çevirisiyle Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yer almıştır.
*
Bu söyleşiyi önemli kılan yalnızca dönemin diplomatik havasını yansıtması değildir. Asıl önemi, Mustafa Kemal’in yeni Türkiye’yi dünyaya nasıl anlattığını göstermesidir. Ankara henüz Cumhuriyet’i ilan etmemiştir; Lozan yeni imzalanmıştır; devletin adı, rejimin biçimi, kurumların geleceği hâlâ kuruluş anının gerilimi içinde şekillenmektedir. Buna rağmen Mustafa Kemal’in dili savunmacı değil, kurucudur. Bir yenilgi imparatorluğunun kalıntıları arasından konuşmaz; yeni bir milletin doğumunu, egemenliğini ve dünyadaki yerini tarif eder. Bu tarifin merkezinde Amerika vardır. Mustafa Kemal, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile 1920’de ilan edilen Misak-ı Millî arasında doğrudan bir benzerlik kurar. Ona göre iki metnin ortak ruhu, bir milletin kendi kaderine hâkim olma iradesidir. Bu bakımdan Misak-ı Millî yalnızca sınır meselesi değildir; halkın kendi varlığını ve siyasal geleceğini tayin etme iradesidir. Amerikan Devrimi için Bağımsızlık Bildirgesi neyse, Türk İstiklâl Savaşı için Misak-ı Millî de odur: bir kopuş belgesi, bir meşruiyet zemini ve bir kurucu irade beyanıdır. Mustafa Kemal’in Washington ve Lincoln’e yaptığı atıf da bu nedenle rastlantı değildir. Washington, bağımsızlığın ve kurucu devlet aklının; Lincoln ise birliğin, yurttaşlığın ve cumhuriyetin ahlaki sürekliliğinin sembolüdür. Mustafa Kemal’in bu iki figürü anması, yeni Türkiye’yi yalnızca Avrupa güç dengeleri içinde değil, modern cumhuriyetler tarihinin daha geniş ufku içinde konumlandırdığını gösterir. Onun zihnindeki Amerika, yalnızca ekonomik yardım veya diplomatik yakınlık aranan bir ülke değildir; imparatorluk düzeninden halk egemenliğine geçişin tarihsel örneklerinden biridir.
*
Tam da bu nedenle Marcosson söyleşisi, Türk-Amerikan ilişkileri tarihinin sıradan bir sayfası olarak okunamaz. Bu metin, Cumhuriyet’in kuruluş anında kendisini hangi evrensel siyasal dil içinde gördüğünü gösterir. Bağımsızlık, egemenlik, temsil, halk iradesi, kurucu meclis ve cumhuriyet fikri aynı düşünsel hatta birleşir. Mustafa Kemal’in Amerika’ya bakışı bir hayranlık jestinden ibaret değildir; yeni Türkiye’nin kendi kuruluş hikâyesini dünya tarihindeki başka büyük kuruluş hikâyeleriyle konuşturma çabasıdır.
*
Buradan bakınca asıl soru şudur: Türk İstiklâl Savaşı ile Amerikan Bağımsızlık Savaşı arasında gerçekten ne ölçüde benzerlik vardır? Bu benzerlik, yalnızca iki mücadelenin de farklı biçimlerde Büyük Britanya İmparatorluğu’yla karşı karşıya gelmiş olmasından mı ibarettir? Yoksa daha derinde, imparatorluk düzeninden ulusal egemenliğe geçişin ortak aşamaları mı vardır? Bu yazının tartışmak istediği mesele tam da budur.
**
AYNILIK DEĞİL, ORTAK TARİHSEL GRAMER
Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı’nı yan yana koyarken ilk yapılması gereken şey, aceleci benzetmelerden uzak durmaktır. Bu iki tarihsel olay aynı çağın, aynı coğrafyanın, aynı toplumsal yapının ve aynı uluslararası sistemin ürünü değildir. Amerikan kolonileri 18. yüzyıl Atlantik dünyasında, Britanya İmparatorluğu’na bağlı koloniler olarak bağımsızlık sürecine girmiştir. Türk İstiklâl Savaşı ise Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, Mondros Mütarekesi, işgaller, Sevr dayatması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü içinden doğmuştur. Biri yükselen Atlantik dünyasının, diğeri çöken imparatorluklar çağının içinden çıkmıştır.
*
Bu nedenle Amerikan Bağımsızlık Savaşı ile Türk İstiklâl Savaşı arasında birebir tarihsel eşitlik kurmak doğru olmaz. Amerikan devrimcileri, Britanya tacına bağlı kolonilerin temsil ve vergi meselesinden doğan siyasal krizi içinde hareket ettiler. Anadolu’daki Milli Mücadele ise yalnızca bir vergi, temsil veya anayasal hak meselesi değildi; doğrudan doğruya ülkenin parçalanması, egemenliğin ortadan kalkması ve bir milletin tarih sahnesinden silinme ihtimaliyle karşı karşıya kalmasıydı. Amerikan Devrimi bir imparatorluk içi siyasal kopuş olarak başladı; Türk İstiklâl Savaşı ise bir imparatorluk enkazı üzerinde ulusal varlığın savunulması ve yeni bir devletin kurulması süreci olarak şekillendi.
*
Fakat tarihsel koşulların farklılığı, yapısal benzerlikleri görmeye engel değildir. Tam tersine, iki süreç arasındaki asıl ilginçlik de burada başlar. Birbirinden çok farklı koşullarda ortaya çıkmış iki mücadelede benzer bir siyasal aşamalanma görülür: önce mevcut düzen içinde hak arama ve uzlaşma arayışı; sonra bu arayışın tıkanması, ardından meşruiyet krizinin derinleşmesi; sonra yerel ve sivil direnç biçimlerinin ortaya çıkması; nihayet silahlı mücadele, kurucu meclis, bağımsızlık ve yeni devletin inşası. Bu çizgi, iki tarih arasında basit bir benzerlikten çok, modern siyasal kuruluşların ortak mantığını gösterir.
*
Bu ortak mantığa “tarihsel gramer” demek mümkündür. Çünkü burada kastedilen, olayların birebir aynı sırayla ve aynı biçimde yaşanması değildir. Kastedilen, farklı toplumların benzer tarihsel baskılar altında benzer siyasal cevaplar üretmesidir. İmparatorluk düzeni temsil kabiliyetini yitirdiğinde, merkez ile çevre arasındaki bağ koptuğunda, halk adına konuşan yeni kurumlar ortaya çıktığında ve meşruiyet artık eski egemenlik merkezinden değil yeni temsil iddiasından türemeye başladığında, tarih bir kurucu sürece girer. Amerikan kolonilerinde de Anadolu’da da olan, farklı ölçeklerde ve farklı bağlamlarda, budur.
*
Bu nedenle Atatürk’ün Marcosson’a yaptığı benzetme yalnızca diplomatik bir nezaket cümlesi olarak okunmamalıdır. Mustafa Kemal, Misak-ı Millî ile Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi arasında benzerlik kurarken, iki metnin aynı hukuki niteliğe sahip olduğunu söylemiyordu. Daha derin bir şey söylüyordu: Her iki metin de bir halkın kendi kaderini tayin etme iradesini ilan ediyordu. Amerikan metni kolonilerin artık Britanya tacı tarafından yönetilmeyi kabul etmediğini duyurmuştu; Misak-ı Millî ise Türk milletinin kendi vatanı üzerinde kendi egemenliğinden vazgeçmeyeceğini ilan etmişti.
Burada önemli olan, bağımsızlık fikrinin yalnızca dış güce karşı askeri zaferle sınırlı olmamasıdır. Bağımsızlık aynı zamanda bir siyasal özne doğurur. Amerikan Devrimi kolonileri “Amerikalılar” haline getirirken, Türk İstiklâl Savaşı da imparatorluk bakiyesinden modern Türkiye milletini ve onun egemenlik iradesini çıkarmıştır. Her iki süreçte de savaş yalnızca toprağı kurtarmamış; halkın siyasal kimliğini, kurucu iradesini ve geleceğini belirleme hakkını yeniden tanımlamıştır. Farklılıklar bu yüzden benzerliği zayıflatmaz; aksine onu daha anlamlı kılar. Çünkü mesele “Türkiye Amerika’nın aynısıydı” demek değildir. Mesele, modern çağda bir halkın imparatorluk düzeninden çıkıp kendi egemenlik düzenini kurarken hangi aşamalardan geçtiğini anlamaktır. Amerikan Devrimi bu sürecin 18. yüzyıldaki büyük örneklerinden biridir; Türk İstiklâl Savaşı ise 20. yüzyılın başında, imparatorlukların çözülüş çağında, aynı siyasal soruya başka bir tarihsel cevap vermiştir. Bu çerçeve yazının geri kalanı için de ölçüyü belirler. Karşılaştırma, yüzeydeki benzerlikleri çoğaltmak için değil, iki bağımsızlık mücadelesinin hangi kurucu sorunlara nasıl cevap verdiğini görmek için yapılmalıdır. O zaman Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı arasındaki ilişki, nostaljik bir tarih benzetmesi olmaktan çıkar; bağımsızlık, temsil, egemenlik ve cumhuriyet fikrinin evrensel gelişim çizgisine dair ciddi bir tartışmaya dönüşür.
*
Büyük kopuşlar çoğu zaman bir anda başlamaz. Tarih, geriye dönüp bakıldığında keskin dönemeçler halinde görünür; fakat o dönemeçlere varan yollar genellikle tereddütlerle, arayışlarla, dilekçelerle, kongrelerle, müzakerelerle ve ertelenmiş umutlarla örülüdür. Ne Amerikan Devrimi ilk günden tam bağımsızlık hedefiyle başlamıştır ne de Türk İstiklâl Savaşı ilk anda Cumhuriyet’e uzanan bütün kurucu sonuçlarıyla belirmiştir. Her iki süreçte de önce mevcut düzen içinde bir çözüm arayışı vardır. Kopuş, bu çözüm arayışlarının tıkanmasıyla tarihsel zorunluluğa dönüşür.
*
Amerikan kolonilerinin Britanya ile yaşadığı kriz, başlangıçta doğrudan bağımsızlık talebinden çok temsil, vergi ve haklar meselesi etrafında gelişti. Koloniler kendilerini İngiliz siyasal geleneğinin dışında değil, onun hak ve özgürlük anlayışının içinde görüyorlardı. Sorun, bu hakların imparatorluk merkezi tarafından tanınmamasıydı. “Temsil olmadan vergi olmaz” itirazı, bir bağımsızlık manifestosundan önce, İngiliz anayasal geleneği içinde adalet arayan bir siyasal talepti. Koloniler önce kralla ve Parlamento’yla ilişkilerini bütünüyle koparmayı değil, kendi haklarının kabul edilmesini istediler. Bu yüzden Amerikan Devrimi’nin ilk aşamasında dilekçeler, bildiriler, kıta kongreleri, boykotlar ve uzlaşma girişimleri belirleyicidir. Koloniler, Britanya İmparatorluğu içinde kalarak daha adil bir temsil ve daha makul bir yönetim zemini aradılar. Ancak Londra’nın bu talepleri bir meşru hak arayışı olarak değil, otoriteye meydan okuma olarak görmesi krizi derinleştirdi. Baskı arttıkça, kolonilerin zihninde imparatorluk içinde kalma fikri zayıfladı; hak arayışı bağımsızlık fikrine doğru evrildi.
*
Anadolu’da Milli Mücadele’nin ilk evresinde de benzer bir tarihsel tereddüt ve arayış görülür. Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı Devleti hukuken varlığını sürdürmekteydi; padişah, hükümet, başkent ve bürokratik yapı yerindeydi. Ancak fiili egemenlik hızla çözülüyor, işgaller genişliyor, merkezî devletin ülkeyi savunma iradesi zayıflıyordu. Bu ortamda Anadolu’daki ilk tepkiler, doğrudan yeni bir devlet kurma programı olarak değil, vatanın parçalanmasına karşı yerel savunma ve hak arama hareketleri olarak ortaya çıktı. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri bu bakımdan çok önemlidir. Adlarında bile “hukuk” kelimesinin bulunması rastlantı değildir. Bu cemiyetler, ilk anda devrimci bir kopuşun değil, var olan hakların, vatan bütünlüğünün ve yerel toplumun meşru savunusunun temsilcileriydi. Erzurum ve Sivas kongreleri de bu çizginin kurumsal aşamalarıdır. Anadolu hareketi, kendisini başından itibaren keyfi bir isyan olarak değil, milletin hukukunu savunan meşru bir temsil hareketi olarak tanımlamıştır. Bu süreçte manda tartışmaları da tarihsel gerçekliği bütün çıplaklığıyla gösterir. Milli Mücadele çizgisi içinde bile başlangıçta farklı çözüm arayışları, farklı gelecek tasavvurları ve farklı güvenlik kaygıları vardır. Amerikan mandası fikrinin bazı çevrelerde tartışılmış olması, bağımsızlık iradesinin zayıflığından çok, imparatorluk sonrası çöküş ortamının yarattığı belirsizliği gösterir. Büyük Savaş’tan yenik çıkmış, orduları dağıtılmış, maliyesi çökmüş, toprakları işgal edilmiş bir toplumun önünde kolay cevaplar yoktu. Tarih, çoğu zaman bugünden bakıldığı kadar düz bir çizgi halinde yaşanmaz. Tam da bu nedenle Mustafa Kemal’in liderliği, yalnızca askeri bir liderlik değil, bu tereddütlü tarihsel alanı bağımsızlık yönünde toparlayan kurucu bir siyasal akıl olarak değerlendirilmelidir. Amasya Tamimi’nden Erzurum ve Sivas kongrelerine, oradan Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışına uzanan çizgi, dağınık direnişi ortak egemenlik fikrine dönüştürdü. Bu çizginin temel cümlesi açıktı: Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bu cümle, kopuşun bir anda değil, meşruiyetin yer değiştirmesiyle oluştuğunu gösterir.
*
Amerikan kolonilerinde de Anadolu’da da kopuşu yaratan şey, yalnızca dış baskı değildi; aynı zamanda eski merkezin artık meşru temsil kabiliyetini kaybetmesiydi. Londra, kolonilerin hak taleplerini taşıyamadığında; İstanbul, Anadolu’nun varlık ve bağımsızlık kaygısını temsil edemediğinde yeni merkezler doğdu. Philadelphia’da toplanan kıta kongreleri ile Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, farklı tarihsel koşulların ürünleridir; fakat ikisi de aynı temel soruya cevap verir: Eski egemenlik merkezi artık halk adına konuşamıyorsa, halk adına kim konuşacaktır?
*
Bu yüzden iki bağımsızlık mücadelesinde de barışçıl çözüm arayışları zayıflık değil, tarihsel olgunlaşma aşamasıdır. Kopuş, önce denenmiş yolların tükenmesiyle ahlaki ve siyasal meşruiyet kazanır. Dilekçeler, kongreler, temsil talepleri, yerel örgütlenmeler ve hukuki itirazlar, sonradan gelen silahlı direnişin zeminini hazırlar. Böylece savaş, çıplak bir güç mücadelesi olmaktan çıkar; hakkı tanınmayan bir halkın son siyasal başvuru yolu haline gelir. Bu ortak aşamalanma, Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı’nı karşılaştırmayı anlamlı kılan ana noktalardan biridir. Her iki süreç de önce uzlaşmayı, hak aramayı ve mevcut düzen içinde çözüm bulmayı dener. Fakat mevcut düzen kendi adalet kapasitesini yitirdiğinde, tarih yeni bir siyasal özne yaratır. Amerikan kolonileri bu noktada bağımsızlık fikrine yürüdü; Anadolu hareketi ise Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan kurucu yolu açtı. Kopuş bir anda gelmedi; ama geldiğinde artık yalnızca siyasi bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktu.
**
BASKI MÜDAHALE VE MEŞRUİYET KRİZİ
Uzlaşma yollarının tükenmesi, her iki bağımsızlık sürecinde de yalnızca siyasal bir anlaşmazlığın sonucu değildir. Daha derinde, eski egemenlik düzeninin adalet ve temsil üretme kapasitesini kaybetmesi vardır. Bir merkez, yönettiği toplulukların taleplerini duyamadığında; onları siyasal muhatap olarak değil, disipline edilmesi gereken unsurlar olarak gördüğünde; hukuk, temsil ve rıza yerine baskı, dayatma ve müdahale öne çıktığında, kriz artık teknik bir yönetim sorunu olmaktan çıkar. Meşruiyet krizi haline gelir. Amerikan kolonilerinde yaşanan tam da buydu. Britanya İmparatorluğu, kolonilerin ekonomik potansiyelini ve stratejik değerini görüyordu; fakat onları eşit siyasal muhataplar olarak tanımakta isteksizdi. Vergiler, ticaret sınırlamaları, askeri varlık ve Parlamento’nun koloniler üzerindeki tasarrufları, zamanla basit idari kararlar olmaktan çıktı. Koloniler açısından bunlar, temsil edilmedikleri bir iktidarın kendileri üzerinde mutlak tasarruf iddiası anlamına geliyordu. Kriz bu yüzden mali olmaktan çok siyasal ve ahlaki bir nitelik kazandı.
Bu noktada baskı, imparatorluk düzeninin otoritesini güçlendirmek yerine zayıflattı. Çünkü her yeni dayatma, kolonilerdeki hak bilincini daha da keskinleştirdi. Londra’nın sertleşmesi, kolonilerdeki dağınık itirazları ortak bir siyasal dile doğru itti. Önce yerel şikâyetler vardı; sonra koloniler arası dayanışma doğdu, ardından hak arayışı ortak bir bağımsızlık fikrine dönüştü. Baskı, imparatorluğun beklediği gibi itaati değil, yeni bir siyasal öznenin doğuşunu hızlandırdı. Türk İstiklâl Savaşı’nda meşruiyet krizi çok daha ağır ve varoluşsal bir zeminde yaşandı. Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı Devleti kâğıt üzerinde varlığını sürdürse de fiili egemenlik hızla parçalanıyordu. İstanbul işgal altındaydı; Anadolu’nun farklı bölgeleri yabancı kuvvetlerin kontrolüne veya nüfuzuna açılmıştı; İzmir’in işgali, bu çözülüşün en sarsıcı sembollerinden biri oldu. Sevr ise bu süreci hukuki bir kalıba dökme girişimiydi. Artık mesele yalnızca yönetim biçimi değil, vatanın ve siyasal varlığın devamıydı.
*
Bu koşullarda İstanbul hükümetlerinin edilgenliği, Anadolu’daki meşruiyet arayışını daha da güçlendirdi. Çünkü bir devlet merkezi, ülkenin bütünlüğünü ve milletin varlığını savunamaz hale geldiğinde, egemenlik iddiasının ahlaki temeli de tartışmalı hale gelir. Anadolu hareketi kendisini bu boşlukta kurdu. “İsyan” olarak değil, sahipsiz bırakılan millet iradesinin meşru temsilcisi olarak ortaya çıktı. Onun gücü, yalnızca askeri hazırlıktan değil, eski merkezin temsil edemediği bir tarihsel hakkı üstlenmesinden geldi. Bu bakımdan Amerikan kolonilerindeki temsil krizi ile Anadolu’daki egemenlik krizi arasında dikkat çekici bir akrabalık vardır. Elbette ölçek ve şiddet farklıdır. Amerikan kolonileri, imparatorluk içinde haklarının tanınmasını isteyen siyasal topluluklardan bağımsız devletlere dönüşmüştür. Anadolu ise işgal, parçalanma ve tasfiye tehdidi karşısında ulusal varlığını savunmuştur. Fakat her iki durumda da eski merkez, kendi yönetilenleri nezdinde meşruiyetini kaybetmiş; yeni temsil iddiası bu boşlukta doğmuştur. Burada baskı yalnızca dışarıdan gelen kuvvet anlamına gelmez. Baskı aynı zamanda bir halkın kendi geleceği üzerindeki söz hakkının inkâr edilmesidir. Amerikan kolonileri açısından bu, temsil edilmedikleri bir parlamentonun kararlarına tabi tutulmak demekti. Türk milleti açısından ise işgal güçlerinin, Sevr düzeninin ve teslimiyetçi merkez siyasetinin kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldırmasıydı. İki durumda da temel soru aynıydı: Bir halk, kendi rızası olmadan yönetilebilir mi? Bir millet, kendi geleceği hakkında söz sahibi olmadan varlığını sürdürebilir mi? Bağımsızlık mücadelelerinin ahlaki zemini bu sorularda oluşur. Silahlı direniş, ancak bu meşruiyet krizi içinde tarihsel anlam kazanır. Yoksa savaş, kendi başına kurucu bir değer değildir. Kurucu olan, haksız bir egemenlik iddiasına karşı halkın kendi hukukunu savunmasıdır. Amerikan Devrimi’nin siyasal metinlerinde de Millî Mücadele’nin kongre kararlarında ve Misak-ı Millî çizgisinde de bu savunma dili vardır. Hak, temsil, rıza, egemenlik ve bağımsızlık aynı düşünsel zeminde birleşir. Bu nedenle iki mücadelede de baskı, imparatorluk düzeninin niyet ettiği sonucu üretmedi. Londra kolonileri daha sıkı kontrol etmek isterken, onları bağımsızlık fikrine yaklaştırdı. İşgal düzeni ve Sevr dayatması Anadolu’yu teslim almak isterken, Millî Mücadele’nin meşruiyetini büyüttü. Tarihin ironisi de buradadır: Güç, hukuk ve rıza ile dengelenmediğinde kendi karşıtını doğurur. Baskı arttıkça korku değil, ortak kader duygusu güçlenir; müdahale derinleştikçe dağınık itirazlar kurucu bir iradeye dönüşür. Bu blok, iki bağımsızlık savaşının ortak tarihsel gramerinde kritik bir eşiktir. Önce uzlaşma aranır; sonra eski düzen bu uzlaşmayı taşıyamaz, ardından baskı, müdahale ve temsil krizi derinleşir. İşte bu noktada bağımsızlık fikri soyut bir ideal olmaktan çıkar, somut bir tarihsel zorunluluk haline gelir. Amerikan kolonileri için de Anadolu için de mesele artık yalnızca “nasıl yönetileceğiz?” sorusu değildir. Daha temel bir soruya dönüşmüştür: “Kendi kaderimizin sahibi olacak mıyız?”
**
SİVİL DİRENİŞTEN SİLAHLI DİRENİŞE
Bağımsızlık mücadelelerinin en kritik eşiği, itirazın ne zaman ve nasıl direnişe dönüştüğüdür. Hiçbir halk, tarih sahnesine ilk anda düzenli orduyla, hazır kurumlarla ve tamamlanmış bir siyasal programla çıkmaz. Önce haksızlık duygusu birikir; sonra bu duygu yerel tepkilere, toplantılara, bildirilerle ifade edilen hak taleplerine ve sivil dayanışma ağlarına dönüşür. Ancak eski düzen bu talepleri bastırmaya yöneldiğinde, sivil itiraz daha örgütlü bir direnişe, ardından da silahlı mücadeleye evrilir. Amerikan Devrimi’nde de Türk İstiklâl Savaşı’nda da bu geçiş, kurucu sürecin en belirleyici aşamalarından biridir. Amerikan kolonilerinde başlangıçta direnişin dili sivil ve ekonomikti. Boykotlar, yerel komiteler, halk toplantıları, basın yoluyla yürütülen tartışmalar ve imparatorluk mallarına karşı geliştirilen tepki biçimleri, kolonilerde ortak bir siyasal bilinç yarattı. Boston Tea Party bu anlamda yalnızca bir protesto eylemi değildi; temsil edilmeden yönetilmeye karşı sembolik bir başkaldırıydı. Koloniler, önce Britanya düzeninin içinde haklarını savunmaya çalıştılar; fakat bu hak arayışı bastırıldıkça, direnme hakkı daha geniş bir meşruiyet kazandı. Lexington ve Concord’a giden yol da bu sivil direnç birikiminin içinden geçti. Silahlı çatışma, birdenbire ortaya çıkan bir isyan değil, uzun süredir oluşan siyasal gerilimin askeri biçim kazanmasıydı. Yerel milisler, kolonilerdeki toplumun kendi güvenliğini ve haklarını savunma refleksinden doğdu. Bu milisler başlangıçta modern anlamda düzenli bir ordu değildi; fakat siyasal olarak çok önemli bir şeyi temsil ediyordu: Eski merkezin meşruiyeti zayıfladığında, toplum kendi savunma kapasitesini üretmeye başlamıştı. Anadolu’da da benzer bir geçiş yaşandı. İzmir’in işgali, yerel tepkilerin hızla ortak bir vatan savunusu bilincine dönüşmesinde sarsıcı bir eşik oldu. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, mitingler, kongreler, yerel basın, eşraf, din adamları, aydınlar, subaylar ve halkın farklı kesimleri, önce siyasal ve toplumsal bir direniş ağı kurdu. Bu ağın adı tesadüfen “hukuk”tu; çünkü Anadolu hareketi kendisini başından itibaren keyfi bir güç kullanımı olarak değil, gasp edilen bir hakkın savunulması olarak tanımlıyordu. Kuvayı Milliye bu sivil direnişin askeri biçim kazanmış halidir. Düzenli ordunun henüz kurulmadığı, merkezi otoritenin çözüldüğü, işgal kuvvetlerinin ilerlediği ve yerel toplumun kendi kaderiyle baş başa kaldığı bir ortamda Kuvayı Milliye, dağınık ama yaşamsal bir savunma refleksi olarak ortaya çıktı. Elbette bu yapı düzensizdi, yereldi, zaman zaman denetim sorunları üretiyordu. Fakat tarihsel işlevi büyüktü: Teslimiyet psikolojisini kırdı, işgale karşı direnişin mümkün olduğunu gösterdi ve Ankara’da kurulacak merkezi iradenin toplumsal zeminini güçlendirdi. Fakat her iki bağımsızlık süreci de yalnızca yerel milislerle veya dağınık direniş ağlarıyla sonuca ulaşamazdı. Sivil direnişin ve yerel savunmanın kurucu devlete dönüşebilmesi için disiplin, temsil ve merkezi karar kapasitesi gerekiyordu. Amerikan kolonilerinde kıta ordusunun oluşumu bu ihtiyacın sonucuydu. Washington’un tarihsel rolü de burada belirginleşti: Dağınık kolonileri ortak bir askeri ve siyasal hedef etrafında bir arada tutmak. Onun önemi yalnızca savaş kazanmasından değil, bağımsızlık mücadelesini kurumlaşabilir bir ortak iradeye dönüştürmesinden gelir. Mustafa Kemal’in rolü de benzer biçimde, dağınık direnişi merkezi bir milli mücadeleye dönüştürmesinde görülür. Amasya’dan Erzurum’a, Sivas’tan Ankara’ya uzanan çizgi, yalnızca kararlar dizisi değil, meşruiyetin ve örgütlenmenin yeniden kurulmasıdır. Kuvayı Milliye’nin tarihsel değeri kabul edilirken, düzenli orduya geçiş zorunluluğu da bu nedenle kaçınılmazdı. Çünkü bağımsızlık savaşı yalnızca direnerek değil, direnme gücünü devlet kurabilecek bir disipline taşıyarak kazanılabilirdi. Bu noktada iki deneyim arasındaki benzerlik özellikle çarpıcıdır. Amerikan kolonilerinde yerel milislerden kıta ordusuna geçiş neyse, Anadolu’da Kuvayı Milliye’den düzenli orduya geçiş de odur: Sivil öfkenin, yerel savunmanın ve dağınık direnişin ortak bir kurucu hedefe bağlanması. Bu geçiş olmadan bağımsızlık mücadelesi kahramanca ama parçalı bir direnç olarak kalabilirdi. Onu tarihsel zafere dönüştüren şey, direnişin örgütlenmesi ve siyasal otoriteyle birleşmesidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, silahlı mücadelenin tek başına yüceltilmemesidir. Hem Amerikan Devrimi’nde hem Türk İstiklâl Savaşı’nda silah, önce gelen siyasal ve ahlaki meşruiyetin devamıdır. Direnişi anlamlı kılan şey, savaşın kendisi değil, savaşın hangi hak adına verildiğidir. Temsil edilmeyen kolonilerin hak arayışı ile işgal altındaki Anadolu’nun bağımsızlık iradesi, silahlı mücadeleyi yalnızca askeri bir hadise olmaktan çıkarır; onu siyasal doğum sürecinin zorunlu aşaması haline getirir. Bu nedenle bağımsızlık savaşları, toplumların yalnızca askeri cesaretini değil, siyasal olgunlaşma kapasitesini de sınar. Halk önce haksızlığı görür, sonra itiraz eder, sonra örgütlenir, sonra direnmeye başlar; en sonunda bu direniş, kurucu bir otoriteye ve yeni bir devlete dönüşür. Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı’nın ortak tarihsel gramerinde sivil direnişten silahlı direnişe geçişin anlamı budur. Toplum, artık yalnızca eski düzene karşı çıkmamakta; kendi geleceğini kuracak iradeyi de üretmektedir.
**
KURUCU MECLİS: EGEMENLİĞİN YENİ ADRESİ
Bağımsızlık mücadelelerinde asıl kırılma, yalnızca silahlı direnişin başlaması değildir. Daha derin kırılma, “kim halk adına konuşacak?” sorusunun cevabının değişmesidir. Eski düzenin kurumları temsil kabiliyetini kaybettiğinde, meşruiyet boşluğu doğar. Bu boşluk yalnızca savaş meydanında doldurulamaz; onu dolduracak siyasal bir merkez, ortak irade ve kurucu kurum gerekir. Amerikan Devrimi’nde Continental Congress’in, Türk İstiklâl Savaşı’nda Büyük Millet Meclisi’nin tarihsel anlamı burada ortaya çıkar. Amerikan kolonilerinde kıta kongreleri, başlangıçta koloniler arası koordinasyon ihtiyacından doğdu. Fakat zamanla bu kongreler, Britanya merkezine karşı yeni bir siyasal temsil odağı haline geldi. Koloniler artık yalnızca yerel şikâyetlerini dile getiren dağınık topluluklar değildi; ortak haklarını, ortak güvenliklerini ve ortak geleceklerini tartışan siyasal bir bütün olmaya başlamışlardı. Continental Congress, bu dönüşümün kurumsal ifadesiydi. Eski egemenlik merkezi Londra’ydı; fakat yeni siyasal irade artık kolonilerin kendi temsil organında şekilleniyordu. Anadolu’da Büyük Millet Meclisi’nin açılması ise çok daha ağır bir tarihsel anda gerçekleşti. İstanbul işgal altındaydı; Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı fiilen çalışamaz hale gelmişti; padişah ve İstanbul hükümeti ülkenin kaderi üzerinde bağımsız bir irade gösteremiyordu. Bu koşullarda Ankara’da açılan Meclis, yalnızca bir savaş yönetim merkezi değildi. O, egemenliğin yer değiştirdiğini ilan eden kurucu kurumdu. Millet adına karar verme yetkisi artık işgal altındaki eski merkezde değil, Anadolu’da toplanan temsil iradesindeydi. Bu yüzden 23 Nisan 1920 yalnızca bir meclis açılışı değildir; Türk siyasal tarihinde egemenlik fikrinin yeniden kuruluşudur. Büyük Millet Meclisi, hem savaşın meşruiyetini sağladı hem de yeni devletin siyasal çekirdeğini oluşturdu. Yargı, yürütme ve yasama yetkilerini kendi bünyesinde toplaması, olağanüstü koşulların bir sonucuydu; fakat aynı zamanda eski egemenlik düzeninden kopuşun da ifadesiydi. Saltanat henüz kaldırılmamıştı, Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti; ama egemenliğin fiili adresi artık değişmişti. Amerikan Devrimi’nde de benzer bir meşruiyet dönüşümü yaşandı. Bağımsızlık Bildirgesi, yalnızca Britanya’dan ayrılma beyanı değil, yeni siyasal öznenin ilanıydı. “Koloniler” kendilerini artık bağımsız devletler olarak tanımlıyorlardı. Bu kararın arkasında bir kongre vardı; yani bağımsızlık yalnızca bir öfke patlaması veya askeri zorunluluk olarak değil, temsil edilen bir siyasal irade olarak ortaya konmuştu. Direniş, temsil organının kararıyla kurucu nitelik kazandı. Burada iki kurum arasında doğrudan eşitlik kurmak elbette doğru değildir. Continental Congress ile Büyük Millet Meclisi farklı tarihsel bağlamların ürünüdür. Amerikan deneyiminde koloniler arası federatif bir siyasal yapı doğarken, Türkiye’de çöken bir imparatorluk düzeninden üniter bir ulusal devlet çıkmıştır. Amerikan süreci eyaletler, konfederasyon ve federal anayasa tartışmaları üzerinden ilerlemiştir. Türk süreci ise vatanın bütünlüğü, milli egemenlik ve merkezi kurucu otorite ekseninde şekillenmiştir. Fakat bütün bu farklara rağmen iki kurumun ortak tarihsel işlevi açıktır: Her ikisi de eski egemenlik merkezinin yerine halk adına konuşan yeni bir siyasal merkez yaratmıştır. Londra’nın karşısında Philadelphia neyse, işgal altındaki İstanbul’un karşısında Ankara da odur. Bu benzetme coğrafi veya kurumsal bir aynılık değil, meşruiyetin yer değiştirmesidir. Egemenlik artık imparatorluk merkezinden, kraliyetten, tahttan veya teslimiyet içindeki eski yönetimden değil; temsil eden kurucu meclisten türemektedir. Bu nokta, Atatürk’ün Marcosson’a söylediği “halkın mutlak egemenliği” vurgusunu anlamak için de önemlidir. Mustafa Kemal, Türk hükümetini “halkın mutlak egemenliğine” dayanan bir hükümet olarak tarif ederken, yeni Türkiye’nin siyasal meşruiyetini hanedandan, gelenekten veya dış tanınmadan değil, doğrudan milletten aldığını söylüyordu. Bu, Cumhuriyet ilan edilmeden önce Cumhuriyet fikrinin siyasal özünün zaten kurulduğunu gösterir. Rejimin adı birkaç gün sonra konacaktır; fakat egemenlik anlayışı çoktan değişmiştir. Kurucu meclisler bu yüzden bağımsızlık savaşlarının sessiz ama belirleyici merkezleridir. Savaş meydanında kazanılan zaferin kalıcı olabilmesi, onu temsil eden ve hukuk haline getiren bir siyasal iradeye bağlıdır. Aksi halde direniş, kahramanca bir savunma olarak kalabilir; fakat devlet kuramaz. Amerikan Devrimi’nin de Türk İstiklâl Savaşı’nın da başarısı, yalnızca askeri direnişten değil, bu direnişi kurucu meclisler aracılığıyla siyasal düzene dönüştürebilmesinden gelir. Bu çerçevede Büyük Millet Meclisi, Türk İstiklâl Savaşı’nın yalnızca yönetim organı değil, Cumhuriyet’in rahmidir. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce milli egemenlik, temsil, hukuk ve kurucu irade burada birleşmiştir. Amerikan deneyiminde de bağımsızlık fikri, kongreler aracılığıyla ortak bir siyasal kimlik kazanmıştır. İki süreçte de halk, yalnızca direnerek değil, kendisini temsil edecek yeni kurumlar yaratarak tarih sahnesine çıkmıştır. Sonuçta bağımsızlık, yalnızca “eski merkeze hayır” demek değildir. Bağımsızlık aynı zamanda “yeni meşruiyetin adresi burasıdır” diyebilmektir. Amerikan kolonileri bunu kıta kongreleri ve Bağımsızlık Bildirgesi ile yaptı. Anadolu bunu Büyük Millet Meclisi ve Misak-ı Millî’nin siyasal çizgisiyle yaptı. Bu nedenle iki bağımsızlık savaşının ortak cumhuriyet dili, en berrak biçimde kurucu meclislerde görünür: Egemenlik artık yukarıdan bağışlanan bir imtiyaz değil, halkın kendi adına kurduğu siyasal iradedir.
**
BAĞIMSIZLIK YETMEZ: DEVLETİ KURMAK
Bağımsızlık savaşlarının en yanıltıcı tarafı, zafer anının her şeyi tamamlamış gibi görünmesidir. Oysa tarihsel olarak en zor aşama çoğu zaman savaşın kazanılmasından sonra başlar. Çünkü bağımsızlık, eski egemenlik düzeninden kurtulmayı sağlar; fakat kendi başına yeni düzenin nasıl işleyeceğini, yetkilerin nasıl paylaşılacağını, yurttaşlığın nasıl tanımlanacağını, ekonominin nasıl kurulacağını ve toplumun hangi ortak değerler etrafında birleşeceğini çözmez. Savaş, kapıyı açar; devleti kurmak ise o kapıdan geçtikten sonra başlayan uzun ve zahmetli iştir. Amerikan Devrimi’nde de bağımsızlık ilanı, yeni siyasal düzenin bütün sorunlarını çözmedi. Koloniler Britanya’dan koptuktan sonra, bu kez kendi aralarındaki ilişkinin niteliğini belirlemek zorunda kaldılar. Bağımsız devletler gevşek bir birlik mi oluşturacaktı, yoksa daha güçlü bir federal yapı mı kurulacaktı? Merkezi otorite ne kadar yetkili olacaktı? Eyaletlerin hakları nerede başlayacak, ortak devletin yetkileri nerede bitecekti? Vergi, ordu, dış politika, borçlar ve temsil meselesi nasıl düzenlenecekti? Amerikan kuruluş sürecinin ikinci büyük perdesi, tam da bu sorular etrafında açıldı. Konfederasyon düzeninin zayıflıkları, Amerikan kurucularına bağımsızlığın yeterli olmadığını gösterdi. Ortak zafer, ortak bir devlet kapasitesi yaratmaya yetmiyordu. Birlik vardı; fakat bu birliğin mali, askeri ve idari gücü sınırlıydı. Bu nedenle 1787 Anayasası yalnızca teknik bir hukuk metni değil, devleti işler hale getirme çabasıydı. Amerikan Devrimi’nin cumhuriyetçi enerjisi, ancak anayasal kurumlar, kuvvetler ayrılığı, federal yapı, temsil düzeni ve yurttaşlık fikri içinde kalıcı bir siyasal forma kavuşabildi. Türk İstiklâl Savaşı’nda da askeri zafer, Cumhuriyet’in kuruluş problemlerini kendiliğinden çözmedi. Büyük Taarruz ve Lozan, bağımsızlığın dış çerçevesini kurdu; fakat içeride yeni devletin niteliği, egemenliğin kaynağı, hukuk düzeni, eğitim sistemi, yurttaşlık anlayışı, din-devlet ilişkileri ve iktisadi kalkınma modeli gibi büyük sorular bekliyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde yalnızca yeni bir sınır değil, yeni bir siyasal toplum kurulacaktı. Asıl kurucu zorluk burada başladı. Saltanatın kaldırılması bu nedenle yalnızca hanedan meselesi değildi. Egemenliğin kaynağını değiştiren tarihsel bir karardı. Eski düzenin meşruiyeti hanedana, geleneğe ve imparatorluk kurumlarına dayanıyordu. Yeni düzen ise millet egemenliği üzerine kurulacaktı. Cumhuriyet’in ilanı, bu fiili ve siyasal dönüşüme adını verdi. Hilafetin kaldırılması, hukuk devrimi, eğitim birliği, medeni hukuk, harf devrimi, laikleşme ve yurttaşlık reformları ise bağımsızlığın devlet ve toplum düzenine çevrilmesinin aşamalarıydı. Burada Amerikan ve Türk deneyimleri arasında yine hem benzerlik hem fark vardır. Amerikan kuruluşu, kolonilerden eyaletlere, eyaletlerden federal devlete uzanan bir anayasal denge arayışı olarak gelişti. Türk kuruluşu ise çökmüş bir imparatorluk yapısından merkezi, laik ve ulusal bir cumhuriyet çıkarma çabasıydı. Amerika’da temel mesele, özgürlük ile federal otorite arasındaki dengeydi. Türkiye’de ise temel mesele, bağımsızlığı kazanmış bir milletin çağdaş bir devlet ve yurttaşlık düzeni içinde yeniden örgütlenmesiydi. Fark büyüktür; fakat kurucu sorun benzerdir: Zafer, kurumlara dönüştürülemezse kalıcı bir siyasal düzene dönüşemez; bağımsızlık, hukukla, temsil kabiliyetiyle, ortak yurttaşlık fikriyle ve kendini yenileyebilen devlet kapasitesiyle tamamlanmadıkça tarihsel anlamını tam olarak bulamaz. Bu nedenle iki tecrübenin ortak dersi açıktır: Bağımsızlık, ancak kurumlarla tamamlandığında tarihsel başarıya dönüşür. Savaş meydanında kazanılan egemenlik, anayasa, meclis, hukuk, eğitim, kamu yönetimi, ekonomi ve yurttaşlık düzeniyle kalıcı hale gelir. Aksi halde bağımsızlık, büyük bir zafer olarak kalır; fakat yeni toplumun günlük hayatına, kurumlarına ve gelecek duygusuna yerleşemez. Cumhuriyet fikri tam da bu noktada devreye girer: bağımsızlığı yalnızca dış egemenlikten kurtuluş olarak değil, içeride halkın kendi kendini yönetme kapasitesi olarak tanımlar. Bu nedenle Washington’un büyüklüğü yalnızca savaşı kazanmasında değil, savaş sonrasında kişisel iktidar hırsını sınırlayan kurumsal geleneğin doğmasına katkısında aranmalıdır. Aynı şekilde Mustafa Kemal’in büyüklüğü de yalnızca askeri zaferde değil, bu zaferi Cumhuriyet’e, hukuk devrimine, eğitim reformuna, laik yurttaşlık düzenine ve modernleşme programına dönüştürmesindedir. İki kurucu liderin ortak tarihsel ağırlığı, zaferi kişisel mülke çevirmemelerinde; onu kurumsal bir geleceğe aktarmalarında yatar.
*
Burada “radikal reformlar” meselesi de doğru yere oturur. Her iki kurucu deneyim, eski düzenin araçlarıyla yeni dünyanın kurulamayacağını gösterdi. Amerikan Anayasası, devrimci bağımsızlığı kalıcı bir siyasal mimariye dönüştürdü. Türk Cumhuriyeti’nin reformları ise Millî Mücadele’nin bağımsızlık fikrini çağdaş bir devlet ve toplum projesine taşıdı. Reform, bu anlamda lüks veya ideolojik süs değildir; bağımsızlığın kurumsallaşma biçimidir. Sonuçta bağımsızlık savaşları iki kez kazanılır. İlki cephede, dış egemenlik iddiasına karşı kazanılır. İkincisi ise kurumlarda, hukukta, eğitimde, yurttaşlıkta ve ortak gelecek duygusunda kazanılır. Amerikan Devrimi’nin ve Türk İstiklâl Savaşı’nın ortak cumhuriyet dili burada yeniden belirir: Zafer, ancak halk egemenliğini taşıyacak kurumlar yaratabildiğinde tamamlanır. Bağımsızlık bir başlangıçtır; Cumhuriyet ise o başlangıcın devlet aklına, hukuk düzenine ve toplumsal yaşama dönüşmüş halidir.
**
WASHİNGTON, LİNCOLN VE MUSTAFA KEMAL: BENCİL OLMAYAN KURUCULUK
Mustafa Kemal’in Marcosson söyleşisinde Washington ve Lincoln’e yaptığı atıf, yalnızca nezaket cümlesi değildir. Bu atıf, onun kurucu liderlik meselesini nasıl düşündüğünü gösterir. Washington ve Lincoln, Amerikan tarihinde iki ayrı krizin sembolüdür: Washington bağımsızlık ve kuruluşun, Lincoln ise birliğin ve cumhuriyetin ahlaki devamlılığının temsilcisidir. Mustafa Kemal’in bu iki figürü özellikle anması, yeni Türkiye’nin kendisini yalnızca askeri zaferle değil, kurucu siyasal ahlakla tarif etme arzusunu yansıtır. Washington’un tarihsel ağırlığı, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın askeri lideri olmasının ötesindedir. Onu kurucu figür yapan şey, zaferden sonra iktidarı kişisel bir mülke çevirmemesi, cumhuriyetçi sınır fikrine saygı göstermesi ve yeni devletin kurumsal geleneğine alan açmasıdır. Kurucu liderlik burada, iktidarı ele geçirmekten çok, iktidarın nasıl sınırlanacağını ve nasıl devredileceğini göstermek anlamına gelir. Washington’un Amerikan siyasi kültüründeki yeri, bu ölçülülük ve feragat fikrinden ayrı düşünülemez. Lincoln ise başka bir kurucu sınavın adıdır. O, devleti ilk kez kuran lider değildir; fakat kurulmuş cumhuriyetin parçalanma tehlikesi karşısında birliği, yurttaşlığı ve özgürlük fikrini yeniden tanımlayan liderdir. Amerikan İç Savaşı, bağımsızlık savaşından sonra cumhuriyetin en büyük ahlaki krizidir. Lincoln’ün anlamı, bu krizde yalnızca Birliği korumasından değil, Cumhuriyet’in özgürlük iddiasını kölelik gerçeğiyle yüzleştirmesinden gelir. Bu nedenle Lincoln, kuruluşun ikinci büyük ahlaki eşiğini temsil eder. Mustafa Kemal’in bu iki figüre duyduğu ilgi, yeni Türkiye’nin kuruluş problemiyle doğrudan ilgilidir. Anadolu’daki mücadele, bir yandan bağımsızlık savaşıydı; bu yönüyle Washington’un temsil ettiği kurucu savaş deneyimiyle konuşuyordu. Öte yandan yeni devlet, yalnızca dış egemenlikten kurtulmakla yetinemezdi; toplumu, hukuku, yurttaşlığı ve kamusal hayatı yeniden kurmak zorundaydı. Bu yönüyle de Lincoln’ün temsil ettiği daha derin soru gündeme geliyordu: Cumhuriyet, yalnızca savaşla kazanılan bir rejim midir, yoksa yurttaşlık fikriyle sürekli yeniden kurulan bir siyasal ahlak mı? Mustafa Kemal’in kendi kurucu rolü, bu iki hattı birleştirmesinde görülür. O, hem bağımsızlık savaşının askeri ve siyasal lideridir hem de bu savaşı Cumhuriyet’e, hukuk devrimine, laik yurttaşlık düzenine, eğitim reformuna ve çağdaşlaşma programına dönüştüren kurucu iradedir. Bu bakımdan Mustafa Kemal’in liderliği, yalnızca savaş kazanma becerisiyle açıklanamaz. Onun asıl tarihsel önemi, askeri zaferi kalıcı bir siyasal ve toplumsal dönüşüm programına çevirmesidir.
*
Marcosson söyleşisinde yer alan “kamu hizmetinin en yüksek şekli, bencil olmayan çabadır” fikri, bu nedenle makalenin en önemli cümlelerinden biridir. Burada liderlik, kişisel ihtirasın değil, kamusal sorumluluğun alanı olarak tarif edilir. Kurucu lider, kendi etrafında kalıcı bir iktidar mitolojisi kuran kişi değildir; kendisinden sonra yaşayacak kurumları, yurttaşlık fikrini ve ortak gelecek duygusunu inşa eden kişidir. Bu ölçü, Washington için de Lincoln için de Mustafa Kemal için de belirleyicidir. Elbette üç lider aynı tarihsel kategoriye indirgenemez. Washington 18. yüzyıl Atlantik dünyasının, Lincoln 19. yüzyıl Amerikan iç krizinin, Mustafa Kemal ise 20. yüzyıl başı imparatorluklar sonrası dünyanın figürüdür. Karşılaştıkları toplumlar, savaşlar, kurumlar ve sorunlar farklıdır. Fakat onları aynı düşünsel hatta buluşturan şey, kurucu liderliğin kişisel iktidar değil, tarihsel sorumluluk olarak anlaşılmasıdır. Üçü de kendi dönemlerinin büyük krizlerinde, yalnızca mevcut sorunu çözmeye değil, kalıcı bir siyasal düzen kurmaya yönelmiştir. Bu açıdan Mustafa Kemal’in Washington ve Lincoln’e yaptığı atıf, yeni Türkiye’nin dünyaya verdiği bir mesajdır. Türkiye, kendi bağımsızlık mücadelesini kapalı, yalnızca yerel ve yalnızca askeri bir zafer olarak sunmamaktadır. Onu modern çağın büyük cumhuriyetçi kuruluş hikâyeleriyle aynı evrensel dil içinde anlatmaktadır. Misak-ı Millî ile Bağımsızlık Bildirgesi arasında kurulan benzerlik, Washington ve Lincoln’e duyulan saygı ve halk egemenliği vurgusu aynı çerçeveye aittir: Türkiye, kendi kuruluşunu bağımsızlık, temsil, yurttaşlık ve cumhuriyet fikrinin evrensel tarihinde konumlandırmaktadır. Bugünden bakıldığında bu hatırlatma ayrıca önemlidir. Çünkü kurucu liderleri anmak, onları yalnızca törensel figürlere dönüştürmek değildir. Asıl mesele, onların hangi kurucu sorunlara hangi siyasal cevapları verdiklerini anlamaktır. Washington’un mirası iktidarın sınırlandırılması ve cumhuriyetçi feragat fikrinde; Lincoln’ün mirası birliğin özgürlükle tamamlanması gerektiği düşüncesinde; Mustafa Kemal’in mirası ise bağımsızlığın çağdaş, laik ve yurttaş temelli bir Cumhuriyet’e dönüştürülmesinde aranmalıdır. Bu nedenle Marcosson söyleşisindeki Washington ve Lincoln vurgusu, makalenin bütün tartışmasını toparlayan güçlü bir eksendir. Bağımsızlık savaşları yalnızca orduların değil, kurucu ahlakların da sınandığı anlardır. Zafer kazanmak büyük iştir; fakat zaferi kişisel iktidarın değil, kamusal kurumların, hukuk düzeninin ve yurttaşlık fikrinin temeline koymak daha büyük iştir. Mustafa Kemal’in Amerikan kurucularına duyduğu ilgi, tam da bu kurucu ahlakın farkında olduğunu gösterir. Kuruluşun gerçek büyüklüğü, bir milleti yalnızca kurtarmakta değil, onu kendi kendini yönetecek kurumlarla geleceğe taşıyabilmektedir.
**
100 YIL, 250 YIL VE CUMHURİYETİN EVRENSEL DİLİ
Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı’nı yan yana düşünmek, iki tarihi birbirine eşitlemek anlamına gelmez. Amerika Birleşik Devletleri bugün bağımsızlığının 250. yılına yaklaşırken, Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılının başındadır. İki ülkenin tarihsel yaşı, kurumsal tecrübesi, coğrafi konumu, toplumsal yapısı ve dünya sistemi içindeki yeri farklıdır. Amerikan Cumhuriyeti, 18. yüzyıl Atlantik dünyasında doğmuş ve uzun bir anayasal süreklilik içinde büyümüştür. Türkiye Cumhuriyeti ise 20. yüzyılın büyük imparatorluk çöküşleri, savaşları ve uluslararası kırılmaları içinde kurulmuştur. Bu farkı görmeden yapılacak her karşılaştırma eksik kalır. Fakat farklar, ortak tarihsel soruyu ortadan kaldırmaz. Her iki kuruluş hikâyesi de aynı temel mesele etrafında döner: Bir halk kendi kaderinin sahibi olabilir mi? Egemenlik dışarıdan, hanedandan, tahttan, kraliyetten veya imparatorluk merkezinden değil, halkın kendisinden türeyebilir mi? Temsil edilmeyen, iradesi tanınmayan, geleceği başkaları tarafından belirlenmek istenen bir toplum, kendi meşruiyet merkezini kurabilir mi? Amerikan Devrimi de Türk İstiklâl Savaşı da bu sorulara verilmiş büyük tarihsel cevaplardır. Bu cevapların ortak grameri açıktır. Önce mevcut düzen içinde hak arayışı vardır. Sonra bu arayış tıkanır. Baskı ve müdahale, meşruiyet krizini derinleştirir. Sivil direniş doğar. Sivil direniş silahlı mücadeleye dönüşür. Silahlı mücadele, kurucu meclis aracılığıyla siyasal iradeye bağlanır. Bağımsızlık kazanılır. Fakat asıl sınav ondan sonra başlar: Zafer, kurumlara, hukuka, yurttaşlığa, eğitim düzenine, anayasal mimariye ve ortak gelecek fikrine dönüştürülebilecek midir? Bu nedenle bağımsızlık savaşlarını yalnızca askeri tarih olarak okumak eksiktir. Onlar aynı zamanda siyasal doğum süreçleridir. Bir toplum, eski egemenlik düzeninin içinden çıkarak kendisini yeniden tanımlar. “Tebaadan yurttaşa”, “imparatorluk çevresinden ulusal egemenliğe”, “dağınık itirazdan kurucu meclise”, “zaferden Cumhuriyet’e” uzanan yol, modern tarihin en büyük dönüşüm hatlarından biridir. Amerikan deneyimi bu dönüşümün 18. yüzyıldaki büyük örneğidir. Türk deneyimi ise 20. yüzyıl başında, imparatorluklar çağının kapanışında verilmiş özgün ve güçlü bir cevaptır. Mustafa Kemal’in Marcosson’a verdiği demeç bu bakımdan yalnızca diplomatik bir açıklama değildir. O demeçte yeni Türkiye, kendisini dünyaya bir yenilgi sonrası toparlanma hikâyesi olarak değil, bağımsızlık ve halk egemenliği fikrinin modern temsilcilerinden biri olarak anlatır. Misak-ı Millî ile Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi arasında kurulan bağ, Washington ve Lincoln’e yapılan atıf, halk egemenliği vurgusu ve “kardeş demokrasiler” düşüncesi aynı çerçeveye aittir. Mustafa Kemal, yeni Türkiye’yi modern cumhuriyetler tarihinin evrensel dili içinde konumlandırmaktadır. Bugün bu söyleşiye yeniden dönmek bu yüzden anlamlıdır. Çünkü Cumhuriyet’i yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer olarak değil, sürekli yenilenmesi gereken bir kurucu akıl olarak düşünmemizi sağlar. Amerikan tarihi de bunu gösterir: Cumhuriyet bir kez kurulduktan sonra bütün sorunlarını geride bırakan kusursuz bir düzen değildir. İç savaş, kölelik, yurttaşlık mücadeleleri, anayasal krizler, toplumsal bölünmeler ve demokrasi tartışmaları Amerikan deneyiminin parçasıdır. Cumhuriyet, ancak kendi krizleriyle yüzleşebildiği ölçüde yaşar. Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir. Cumhuriyet, yalnızca 1923’te ilan edilmiş bir rejim adı değildir. Bağımsızlığın, halk egemenliğinin, hukuk düzeninin, laik yurttaşlığın, eğitim birliğinin, kamusal alanın ve ortak gelecek fikrinin her kuşakta yeniden üretilmesidir. Eğer Cumhuriyet yalnızca törenlerde hatırlanan bir geçmişe indirgenirse, kurucu enerjisini kaybeder. Ama kendi tarihsel anlamı içinde okunursa, bugünün sorunlarını düşünmek için hâlâ en güçlü siyasal çerçeveyi sunar. Bu nedenle Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı arasındaki benzerlik, yüzeysel bir tarih merakı değildir. Daha derinde, modern dünyanın en temel siyasal sorusuna işaret eder: Halk egemenliği nasıl kurulur ve nasıl korunur? Bağımsızlık nasıl kurumlaşır? Kurucu meclis nasıl kalıcı hukuk düzenine dönüşür? Zafer nasıl YURTTAŞLIK BİLİNCİNE çevrilir? Cumhuriyet nasıl yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir ortak yaşam ahlakı haline gelir? Atatürk’ün Washington ve Lincoln’e duyduğu ilgi, tam da bu soruların farkında olduğunu gösterir. Onun Amerika’ya bakışı basit bir hayranlık değil, kurucu deneyimler arasında kurulan bilinçli bir tarihsel akrabalık duygusudur. Yeni Türkiye, kendi yolunu başka bir ülkenin kopyası olarak değil, aynı evrensel bağımsızlık ve egemenlik dilinin özgün bir ifadesi olarak kurmuştur. Bu nedenle Atatürk’ün 1923’te Marcosson’a söyledikleri, bugün hâlâ yalnızca geçmişe ait değildir; Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında da düşünülmesi gereken bir kurucu ufuktur. Sonuçta Amerikan Devrimi ile Türk İstiklâl Savaşı aynı tarih değildir. Ama ikisi de halkın kendi kaderine sahip çıkma iradesinin dünya tarihindeki büyük ifadeleridir. Biri 250 yıla yaklaşan bir anayasal deneyime, diğeri ikinci yüzyılına giren bir Cumhuriyet birikimine sahiptir. Aralarındaki fark büyüktür; fakat ortak ders açıktır: Bağımsızlık ancak egemenlikle, egemenlik ancak temsil ve hukukla, temsil ve hukuk ise ancak YURTTAŞLIK BİLİNCİYLE tamamlanır. Cumhuriyet’in evrensel dili de burada başlar.”
Haluk Tükel, T24 Yazarı, 20 Temmuz 2026
***
Kaynakça
I. Birincil Kaynaklar ve Kurucu Metinler
Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti Yayını.
Continental Congress. (1776). The Declaration of Independence. National Archives.
Continental Congress. (1777). Articles of Confederation. National Archives.
Marcosson, I. F. (1923, 20 Ekim). Kemal Pasha. The Saturday Evening Post.
Özbudun, E. (Çev.). (1984). Türkiye’nin kuruluş yıllarında bir yabancı gazetecinin Ankara yolculuğu ve Atatürk’le görüşmesi. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 1(1), 167-191.
The United States Constitution. (1787). National Archives.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1920). Misak-ı Millî / Ahd-ı Millî Beyannamesi.
II. Amerikan Devrimi ve Kuruluş Literatürü
Arendt, H. (1963). On revolution. Viking Press.
Bailyn, B. (1967). The ideological origins of the American Revolution. Harvard University Press.
Chernow, R. (2010). Washington: A life. Penguin Press.
Ellis, J. J. (2000). Founding brothers: The revolutionary generation. Alfred A. Knopf.
Maier, P. (1997). American scripture: Making the Declaration of Independence. Alfred A. Knopf.
McPherson, J. M. (1988). Battle cry of freedom: The Civil War era. Oxford University Press.
Middlekauff, R. (2005). The glorious cause: The American Revolution, 1763-1789. Oxford University Press.
Morgan, E. S. (1988). Inventing the people: The rise of popular sovereignty in England and America. W. W. Norton.
Paine, T. (1776). Common sense.
Wood, G. S. (1969). The creation of the American Republic, 1776-1787. University of North Carolina Press.
Wood, G. S. (1992). The radicalism of the American Revolution. Alfred A. Knopf.
III. Türk İstiklâl Savaşı ve Cumhuriyet’in Kuruluşu
Ahmad, F. (1993). The making of modern Turkey. Routledge.
Akşin, S. (1992). İstanbul hükümetleri ve Millî Mücadele. Cem Yayınevi.
Kinross, L. (1964). Atatürk: The rebirth of a nation. Weidenfeld & Nicolson.
Mango, A. (1999). Atatürk. John Murray.
Mardin, Ş. (1962). The genesis of Young Ottoman thought. Princeton University Press.
Tanör, B. (1998). Osmanlı-Türk anayasal gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
Tanör, B. (2002). Türkiye’de Kongre İktidarları, 1918-1920. Yapı Kredi Yayınları.
Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A modern history. I.B. Tauris.


Bir Cevap Yazın