Cetin Koker vesikalik resim

YURTTAŞLARI BİLİNÇLİ OLAN ULUS SAĞLIKLI YAŞAR.

“ATATÜRK, ADALET, ANAYASA, AİLE, ALTYAPI, BAĞIMSIZLIK, BESLENME, BARINMA, BARIŞ, CUMHURİYET, CESARET, COĞRAFYA, ÇALIŞMA, ÇEVRE, DOĞA, DEVLET, DEMOKRASİ, DİL, DENETİM, DENİZCİLİK, EĞİTİM, EKONOMİ, EMEK, EŞİTLİK, FAZİLET, GÜVENLİK, GELİR DAĞILIMINDA ADALET, HUKUK, İLETİŞİM, HAVACILIK, HEDEF, İLERLEME, İNSANLIK, JEOLOJİ, KÜLTÜR, KATILIM, KAMU, KALKINMA, LAİKLİK, LİYAKAT, LİDERLİK, MALİYE, MECLİS, MÜCADELE, NAMUS, NEZAKET, ONUR, ORDU, ORMAN, ÖRGÜTLENME, ÖZGÜRLÜK, PLANLAMA, REHBERLİK, SAĞLIK, SANAT, SANAYİ, SINIF, SİYASET, ŞEHİR, ŞEHİTLİK, TARIM, TÜRK, TÜRKÇE, TÜRKİYE, TARİH, ULUS, ULAŞIM, UYGARLIK, ÜLKE, ÜRETİM, VARLIK, VATAN, VİCDAN, YÖNETİM, YAŞAM, YURTTAŞLIK, ZAMAN” BİLİNCİ (77 ADET)

***

İÇİNDEKİLER

BİLİNÇ, A’dan Z’ye

BİLİNÇ: (ŞUUR/İDRAK):

-• “Bilinç, uyanıklık + farkındalık”

-• “Bilinç, farkındalık, kendilik, sürekliliktir.”

-• “Bilinç, insanın nerede, ne ve kim olduğunu bilmesidir.”

-• “Bilinçli insanlar toplumunu yaratmak zorundayız.”

BİLİNÇ EĞİTİMİ/EĞİTİM BİLİNCİ

Eğitimin Birincil Amacı

OKUMA BİLİNCİ:

-• “Okumak, eğitimin temelidir. Kitap seçimi bilinçli olmalıdır.”

-• “Okuma Alışkanlığı”

-• “Neden kitap okumalıyız?” 

-• “Kitaba ve okumaya kimler, neden düşman?”

-• Atatürk’ün Başarısının Sırrı: Kitap Okumak

ÖRGÜTLENME BİLİNCİ:

-• “Sağlıklı yaşam hakkı için örgütleneceğiz”

-• “Ortak amaç”

-• “Yasal güvence”

-• “İstemediğimize üye olmayacağız”

-• “Örgütlenme özgürlüğü ve demokrasi”

LİYAKAT BİLİNCİ:

-• “Liyakat”

-• Liyakatin Simgesi Atatürk

BİLİM BİLİNCİ

KÜLTÜR VE UYGARLIK BİLİNCİ

SANAT BİLİNCİ

***

BİLİNÇ, A’dan Z’ye

YURTTAŞLARI BİLİNÇLİ OLAN ULUS SAĞLIKLI YAŞAR.

“ATATÜRK, ADALET, ANAYASA, AİLE, ALTYAPI, BAĞIMSIZLIK, BESLENME, BARINMA, BARIŞ, CUMHURİYET, CESARET, COĞRAFYA, ÇALIŞMA, ÇEVRE, DOĞA, DEVLET, DEMOKRASİ, DİL, DENETİM, DENİZCİLİK, EĞİTİM, EKONOMİ, EMEK, EŞİTLİK, FAZİLET, GÜVENLİK, GELİR DAĞILIMINDA ADALET, HUKUK, İLETİŞİM, HAVACILIK, HEDEF, İLERLEME, İNSANLIK, JEOLOJİ, KÜLTÜR, KATILIM, KAMU, KALKINMA, LAİKLİK, LİYAKAT, LİDERLİK, MALİYE, MECLİS, MÜCADELE, NAMUS, NEZAKET, ONUR, ORDU, ORMAN, ÖRGÜTLENME, ÖZGÜRLÜK, PLANLAMA, REHBERLİK, SAĞLIK, SANAT, SANAYİ, SINIF, SİYASET, ŞEHİR, ŞEHİTLİK, TARIM, TÜRK, TÜRKÇE, TÜRKİYE, TARİH, ULUS, ULAŞIM, UYGARLIK, ÜLKE, ÜRETİM, VARLIK, VATAN, VİCDAN, YÖNETİM, YAŞAM, YURTTAŞLIK, ZAMAN” BİLİNCİ (77 ADET)

***

“BİLİNÇ (ŞUUR/İDRAK): UYANIKLIK + FARKINDALIK” DEMEKTİR.

“BİLİNÇLİ İNSANLAR TOPLUMUNU YARATMAK ZORUNDAYIZ”

Furkan Avcı, 26.5.2017 tarihli Herkese Bilim Teknoloji Dergisi

“Bilim, BİLİNCİ bizi biz yapan UYANIK olmamız ve çevremizdeki olayların FARKINDA olmamız şeklinde formüle etmiş. Descartes 380 yıl önce ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ sözüyle bilincin kaynağını bulduğunu duyurmuş; ‘bizi var eden biricik şey bilinç idi’ demiş. Korkuyu yenmenin yolu bilinçtir. Bilinç, bilimsel bilgi temelinde, aklı kullanarak, doğru yanlış eksenini izleyerek yaşamı anlamak, kendi yaşamını anlamlı kılmak, kendine değer katmayı bilmektir. Bilinç, kişisel ve toplumsal sorumluluğu üstlenmektir. Bilinç, yaşamın her dönemine hazır olmak, soru sormaktan vaz geçmemek, eleştirel düşünce ile dünyayı yorumlamaktır. Atatürk’ün ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözü bize bilincin yolunu göstermiştir. Bilinç temelli inanç doğru bir iradeyi anlatır. Eğer yaşamımızı kendi ellerimize almak istiyorsak BİLİNÇLİ İNSANLAR TOPLUMUNU YARATMAK ZORUNDAYIZ.”

Furkan Avcı, 26.5.2017 tarihli Herkese Bilim Teknoloji Dergisi

***

“BİLİNÇ: FARKINDALIK, KENDİLİK, SÜREKLİLİK DEMEKTİR. GROK YERİNE ATATÜRK’E SOR”

Yiğit Güralp, 29 Ekim 2025, Cumhuriyet Gz.

“Nörobilim + felsefeye göre BİLİNÇ: ‘Farkındalık, kendilik, süreklilik’ demektir.’ Atatürk’e göre Cumhuriyet temelde bir bilinç inşasıdır; zihni yeniden programlamaktır. Atatürk’ün Cumhuriyet ile yaptığı bilincin üç katmanının toplumu birleştiren, onu bir arada ve sürdürülebilir bir millet yapabilecek olan karşılığını kurmaktır. Cumhuriyet bir yönetim biçiminden çok bir zihin biçimi olarak tanımlanır. ‘Cumhuriyet erdemdir’ dediğinde, ahlaksız bir bilinç olamayacağını vurguladığını düşünüyorum. Cumhuriyet, bir iktidar devri değil, bir idrak devridir. Cumhuriyet, insanın ‘itaatten düşünceye’ geçmesidir. Osmanlı tebaası ‘kul’ kimliği ile yaşardı, aidiyet yukarıya doğruydu. Atatürk, ‘kul’dan ‘yurttaş’a geçişi sağladı. Bu da bir siyasi düzen değişikliği gibi görünse de aslında bilinç formatı değişikliğiydi: ‘Ben varım, düşünüyorum, karar veriyorum.’ İşte bu siyasi olduğu kadar da nörolojik bir devrim. Bilinç, iç ve dış her tür esaretin zincirini kırma biçimidir.

*

Savaş kazanılmıştı ve bu zaferin sürekliliği yalnızca silahlı savunmayla değil düşünmekle, bunun için de düşünmenin temel ilkelerini öğretmekle olacaktı. İrade, seçme ve seçilme hakkı ile birlikte ulusa veriliyordu. Bu, bireysel özgürlük kadar öz-farkındalık tanımıydı. Seçimlerin ahlaki olabilmesi için bilinç gerekiyordu. Bilinç sistemi için gerekli devrimler yapılmıştır:

Harf devrimi: Kodu sadeleştir, erişimi artır.

Eğitim devrimi: Bilgiyi ezberin ötesine taşı, sorgulamaya ve işlemeye dön – bugünkü internet okuryazarlığının o günkü versiyonu gibi.

Sanat devrimi: Akıl ve kalbi birleştirerek de düşün.

Kadın hakları: Toplumsal bilinci yarım olmaktan kurtar.

Bu adımların hepsi, bilinci yeniden programlamanın parçalarıydı.

*

‘Cumhuriyet tehdit altında’ deniyorsa aslında ‘bilincimiz tehdit altında’ demektir. CUMHURİYET’İ YIKMAK BİLİNCİ YIKMAK İLE MÜMKÜN. CUMHURİYET’İ SAVUNMAK, yalnızca siyasi, askerî bir görev değil, BİLİNCİ DE GÜNCEL TUTMA GÖREVİDİR. Devrimlerin de işgallerin de yalnızca toprak parçaları üzerinde değil, insanın zihninde de yapıldığı bu çağda, Atatürk’ün bizlere geçen yüzyıl armağan ettiği CUMHURİYET BİLİNCİ bu yüzden de çağının çok ötesindeydi. Çağının çok ötesinde olan her şey gibi kendi zamanı içinde anlaşılamadı, büyük ölçüde yıpratıldı. Oysa insanlık tarihinde son yüzyıllara baktığımızda tarım devrimi ile aidiyet, yani mülk de kimlik de toprağa geçmişti. Sonra sanayi devrimi ile topraktan fabrikaya, sermayeye geçti. Ve artık kimlik bilgilerimiz dâhil tüm bilgilerin bulut teknolojisine yani dijital belleğe aktarıldığı bu bilişim çağında, içinde bulunduğumuz bu bilişim devriminde ATATÜRK’ÜN CUMHURİYET FİKRİ TEKNOLOJİYLE DE, ÇAĞLA DA EN UYUMLU DÜŞÜNCE BİÇİMİDİR.

*

İçinden çıkamadığınız bir soru olduğunda Grok, ChatGPT, Siri ya da diğer yapay zekâ uygulamalarına ne olacağını ya da ne yapmamız gerektiğini sormak kadar, NUTUK METNİNE, ATATÜRK’ÜN SÖYLEVLERİNE BAKILDIĞINDA SİZE HALEN DOĞRU CEVAPLARI VERİYOR. ATATÜRK, CUMHURİYET İLE BİLİNÇ İNŞA EDİYOR VE BUNU HEM AHLAKLI, HEM FARKINDA, HEM SÜREKLİ YAPABİLME TEZİ SUNUYOR.

*

‘Benim değersiz vücudum bir gün toprak olacak, ancak Cumhuriyet sonsuza değin yaşayacaktır’ dediğinde, BEDEN ÖLÜR, BİLİNÇ YAŞAR. Çünkü ‘Cumhuriyet bir organizma değil, bir farkındalıktır’ demek istediğini anlıyorum. O cümle, bir vedadan çok, bir liderlik tanımıdır. Atatürk, liderliğin merkezine ben’i (egoyu) değil sürekliliği koyuyor. Bugün ‘Ben olmasam sistem çöker’ diyen kişi, aslında tam tersini yapıyor. Sistemi kendine bağımlı hâle getirip toplumu yetim, yarım, eksik bırakıyor. ATATÜRK’ÜN LİDERLİĞİ BİREYİN DEĞİL BİLİNCİN MERKEZDE OLDUĞU LİDERLİK. Çünkü merkeze bir put gibi kendini değil, inşa ettiği organik ve sürekli güncellenmesini istediği mirası koyuyor.

*

Bir gün ‘internet çökerse ne yaparız?’ sorusunun ne kadar yaygın olduğunu hatırlayın. Bu aynı zamanda bir bağımlılık tuzağıdır. GERÇEK LİDERLİK KENDİNİ DEĞİL, YÖNTEMİ ÖĞRETMEKTİR. Gelin bugün yapay zekâ uygulamaları yerine Atatürk’e soralım: ‘Sayın Atatürk, bugün bilgi kirliliği içinde boğuluyoruz. Ne doğru, ne yanlış bilemiyoruz. Herkes konuşuyor, az kişi düşünüyor. Peki siz ne yapardınız?’ Atatürk’ün cevabı: ‘Milletin irfan ordusu cehalet ordusunu yenecektir. Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.’ Bu iki cümle, bugünün algoritmalarına da verilebilecek en sade ama en kusursuz yönergedir. Bilgi, kaynağı sorgulamadan alınırsa bir tür yıkıcı zehirdir.

*

Sorgulama kişisel kanıya indirgenirse cehalet olur. ATATÜRK’ÜN YÖNTEMİ ‘BİLGİYE DEĞİL, BİLGİYİ SORGULAMAYA VE DÜŞÜNEREK İŞLEMEYE’DE DAYANIYOR. BİLGİYİ ve BİLİNCİ GÜNCELLEMEK, CUMHURİYET’İ YAŞATMAK DEMEKTİR. Her kuşak kendi nöron bağlantılarını yeniden kurmak zorunda. Cumhuriyet, tıpkı insan beyni gibi, kullanıldıkça onu doğru tanımlayıp, doğru anlayıp anlattıkça yaşar ve gelişir. Hadi şunu da soralım: Ahlak kavramı bugün neredeyse nostaljik bir kelimeye dönüştü. Ahlak sizin için neydi, bugünkü dünyada nasıl ayakta kalabilir? Atatürk’ün cevabı: “Bir işin ahlaki bir değerinin olması, ayrı ayrı insanlardan daha yüce bir kaynaktan meydana gelmiş olmasıdır. O kaynak, millettir.” Bu yanıtı bugünün diline çevirelim: Ahlak, bireyin iç denetimidir. Yapay zekâya bile “etik” yönergeler koymaya çalışıyoruz. Çünkü insanlık kendi iç kodlarını yitirdi. Atatürk’ün farkı, bilimi ilerletirken ahlakı da sanatla, hukukla algoritmanın parçası hâline getirmesiydi. Yani AKIL VİCDANSIZSA İŞE YARAMAZDI. BUGÜN BİZİ KURTARACAK OLAN YÜKSEK BİR AHLAK SEVİYESİDİR.

*

Bir soru daha: ‘Biz bugünün insanları ne yapalım?’ Bu kadar hız, bilgi, korku ve gürültü arasında nasıl yön bulalım? Atatürk’ün cevabı: ‘Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale bilimdir. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla yorulmazlar. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.’ Atatürk’ün yöntemi farklı zamanlarda söylediği bu deyimler bütününde de yine açıkça dile geliyor: ‘Bilgi+Ahlak+Çalışma=Uygarlık.’ Bu denklem bugün hâlâ geçerli. Bu yüzden bu 29 Ekim’de Cumhuriyet’i kutlarken ‘Atatürk’ü anmak’ kadar ‘Atatürk’ün tavsiye ettiği gibi düşünmek’ de gerek. Çünkü o, bir portre değil; zamansız bir sistemdi ve bize bunu armağan etti.”

Yiğit Güralp, 29 Ekim 2025, Cumhuriyet Gz.

***

“BİLİNÇ, İNSANIN NEREDE, NE VE KİM OLDUĞUNU BİLMESİDİR”

Özdemir İnce, 21.1.2024 tarihli Cumhuriyet Gz.

“İnsanın bedeninde DEMOKRASİ BİLİNCİ salgılayan bir organ yok. Bilinç zihinde sınıfsal deneyim ile oluşur. İşçi, kendi kendisini işçi yapmalıdır. Tarım, insanlara MEVSİM BİLİNCİNİ, sanayi, SAAT, DAKİKA, SANİYE BİLİNCİNİ vermiştir. SİYASİ BİLİNCİN mülkiyetle, üretim araçlarıyla artı değerin paylaşılmasıyla sıkı sıkıya ilişkisi vardır. Hiç bir köylü toplumunda demokrasi olamaz ve yaşayamaz. Demokrasinin var olması ve yaşayabilmesi için emekçinin kendini işçi yapması zorunludur. Varoş insanının SİYASİ BİLİNCİ olsaydı oyunu küçük bir erzak paketine satmazdı.”

Özdemir İnce, 21.1.2024 tarihli Cumhuriyet Gz.

***

BİLİNÇ, A’dan Z’ye:

“ATATÜRK, ADALET, AHLAK, AİLE, ALTYAPI, ANAYASA, ASKERLİK, AYDINLANMA,

BARINMA, BESLENME, BİLİM, BAĞIMSIZLIK, BARIŞ, BASIN, BÜTÇE, BAYRAK, BAŞARI,

CUMHURİYET, COĞRAFYA, CESARET, CENTİLMENLİK,

ÇALIŞMA, ÇİFTÇİLİK, ÇEVRE, ÇAĞDAŞLAŞMA, ÇÖZÜM, ÇOĞULCULUK,

DİL, DOĞA, DEVLET, DEMOKRASİ, DENİZCİLİK, DEVRİM, DİRENME, DAYANIŞMA,

EĞİTİM, EKONOMİ, ENERJİ, EMEK, EŞİTLİK, EGEMENLİK, EYLEM, ELEŞTİRİ, EVRİM,

FELSEFE, FEN BİLİMLERİ, FOLKLOR, FAZİLET,

GÜVENLİK, GİRİŞİM, GENÇLİK, GELİŞİM, GÖREV, GELİR DAĞILIMI, GERÇEKLİK, GELECEK,

HAK, HUKUK, HALKÇILIK, HEDEF, HAVACILIK, HAYVANCILIK, HESAP VERME

İNSANLIK, İLETİŞİM, İLERLEME, İDEALİZM, İÇ CEPHE, İRADE,

JEOLOJİ, JEOSTRATEJİ, JEOPOLİTİKA, JEOEKONOMİ,

KÜLTÜR, KURUM, KÖY, KENT, KALKINMA, KOOPERATİF, KAYNAK, KATILIM, KARAR,

LAİKLİK, LİDERLİK, LİYAKAT,

MALİYE, MÜHENDİSLİK, MECLİS, MUHALEFET, MÜZİK, MUTLULUK, MÜCADELE, MİRAS,

NAMUS, NESNELLİK, NEZAKET,

OKUMA, ORDU, ORMANCILIK, ONUR,

ÖZGÜRLÜK, ÖRGÜTLENME, ÖZVERİ, ÖLÇÜ, ÖZDENETİM, ÖZERKLİK,

PLAN, PROGRAM, PSİKOLOJİ, PAYLAŞIM,

REHBERLİK, REFAH,

SAĞLIK, SANAT, SPOR, SANAYİ, SİYASİ, SINIF, SORUMLULUK, STRATEJİ, SİSTEM,

ŞEHİRCİLİK, ŞEREF, ŞEHİTLİK,

TARIM, TEKNOLOJİ, TİCARET, TARİH, TEMSİL, TOPLUMCULUK, TÜRKÇE, TÜRK, TÜRKİYE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ, TUTARLILIK, TASARIM, TASARRUF,

ULUS, ULUS DEVLET, UYGARLIK, ULAŞIM, UZLAŞMA, USUL, UZAY, UYGULAMA,

ÜRETİM, ÜRETİCİ, ÜLKÜ(HEDEF), ÜLKE,

VATAN(YURT), VATAN(YURT)SEVERLİK, VARLIK, VERİMLİLİK, VERGİ, VİCDAN,

YAŞAM, YURTTAŞLIK, YÖNETİM, YARATICILIK, YENİLİKÇİLİK, YETKİNLİK,

ZAMAN, ZARAFET” BİLİNCİ (163 ADET)

***

BİLİNÇ EĞİTİMİ/EĞİTİM BİLİNCİ

EĞİTİMİN BİRİNCİL AMACI

Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Ekim 2016 tarih ve 442 sayılı Öğretmen Dünyası Dergisi, “Eğitimin birincil amacı” başlıklı yazısı.

Ara başlıklar tarafımdan konulmuştur.

“EĞİTİMİN AMACI KİŞİYİ BİLİNÇLENDİRMEK, ÖZGÜR BİREYLER YETİŞTİRMEKTİR”

“Son yıllarda çarpık bir ekonomik-siyasal dünya görüşünün egemenliğinde kalan insanlarımızın birçoğu birey olma gücünü yitirmiş; şu ya da bu ideolojinin tutsağı olmuştur. Bu zinciri kırmanın tek yolu: ‘İnsanlarımızı eğitim yoluyla bilinçlendirmektir.’ Eğitimin temel amacı kişiyi bilinçlendirmek olmalıdır.”  

*

“TOPLUMSALLAŞMAK ANCAK ‘BİLİNÇ EĞİTİMİ’ İLE OLANAKLIDIR”

“Bilinç yaratılması, kişinin kendisini sorgulaması; bireyin düşünen kimliğinin ortaya çıkması demektir. Bireyin düşünen kimliğinin ortaya çıkması, kişiyi toplum ve dünya sorunları karşısında bilinçlendirir. Kendisini iyi tanıyan birey, topluma karşı ödev ve sorumluluklarının ayırdına varır. Aileden başlayan, dernek, meslek odası, sivil toplum örgütü üyeliğine değin uzanan toplumsal ödevlerin sorumluluğunun gönüllü olarak, bireysel niteliklerini yitirmeden toplumsallaşmak ancak bilinç eğitimi ile olanaklıdır.”

*

“EĞİTİM, TOPLUM YAŞAMINI BELİRLEYEN EN ÖNEMLİ BİLEŞENDİR”

“Eğitim toplum yaşamını belirleyen en önemli bileşenlerden birisidir. Bu nedenle uygar ülkeler en kapsamlı yatırımları eğitime ayırıyor. Çünkü eğitime yatırım insana, ülkenin geleceğine yatırımdır. Ülkemizdeki eğitimde sorun olmasa, paralı özel eğitim kurumları bu ölçüde yaygın olabilir miydi?”

*

“BİLİMİ, ÇAĞDAŞLIĞI, LAİKLİĞİ, CUMHURİYET DEĞERLERİNİ TEMEL ALAN EĞİTİMDEN UZAKLAŞILMIŞTIR”

“En büyük sorunumuz bilimi, çağdaşlığı, laikliği, cumhuriyet değerlerini temel alan eğitim anlayışından giderek uzaklaşmamızdır. Bu değerleri toplumun temel değerleri yapabilmemiz için bilinci karartılmamış, ilkeli, okumuş aydınlara gereksinmemiz var. Çağdaş değerleri benimsemiş ilkeli bireyler yetiştirmeden başarıya ulaşılamaz.”

*

“ÇAĞDAŞ BİLİMSEL EĞİTİMİN BİR BOYUTU DA UYGARLIK DEĞERLERİNİN ÖNEMSENMESİDİR”

“Çağdaş, bilimsel, birey odaklı eğitimin bir boyutu da uygarlık değerlerinin önemsenmesidir. Uygarlığın daha çok bilinçlendirme ve eleştiri kafası, insanlığın kazandığı erdemlere bağlı olduğunu kabul etmeliyiz. Yapılacak şey, eğitim yoluyla öğrenciler ve öğreticilerde eleştirel düşünmeyi/bilgiyi özgün bir biçimde elde etme, karşılaştırma, kullanma ve değerlendirmeyi amaç edinen organize bir süreci sağlamaktır.”

*

“ELEŞTİREL DÜŞÜNCE, ÖZELEŞTİRİYİ DE İÇEREN AKILCI BİR EDİMDİR”

“Eleştirel düşünce, özeleştiriyi de içeren akılcı bir edimdir: Özeleştiri yapmayan kişinin eleştirel düşünce geliştirmesi de zordur. Öte yandan eleştirel düşünme her şeyin olumsuz yönünü görmek değildir. Olayların farklı boyutları olabileceğinin farkında olunmasıdır. Bu insanlarda empati yeteneği gelişmiştir. Karşısındakinin gözlem çerçevesiyle de olaylara bakarlar; ne düşündüklerini, ne hissettiklerini doğru anlamaya çalışırlar. Değişime açıktırlar. Gerçeğin değerini her şeyin üzerinde tutarlar.”

*

“UYGAR, ÖZGÜR BİREYLER YETİŞTİĞİNDE EĞİTİM BAŞARILI VE KALICI OLACAKTIR. ÖĞRETMENLER CUMHURİYET SİZDEN FİKRİ, İRFANI, VİCDANI ÖZGÜR NESİLLER YETİŞTİRMENİZİ İSTER.”

Atatürk’ün bu söylemini, çağrısını eğitimciler ve öğretmenler sürekli akılda tutmalıdır.

Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Ekim 2016 tarih ve 442 sayılı Öğretmen Dünyası Dergisi

***

OKUMA BİLİNCİ

“OKUMAK, EĞİTİMİN TEMELİDİR. KİTAP SEÇİMİ BİLİNÇLİ OLMALIDIR”

Temmuz 2017 tarihli Öğretmen Dünyası Dergisi, Gülseren Delibaş‘ın “Umuda yolculuk“ ve Doğan Soydan’ın “Öykülerin tadı yok” başlıklı yazısı

“Okumak, eğitimin temelidir. Okumaya başlamak umuda yolculuğun başlangıcıdır. Türkçe dersi öğrencilere, güzel okumayı, güzel konuşmayı, okuduğunu ve dinlediğini anlamayı öğretir. Anladığını, düşündüğünü yazılı ve sözlü olarak düzgün anlatabilmek becerisini kazandırır. Kitap okuma alışkanlığı edinmek de Türkçe dersinin temel amaçlarından biridir. Bu ise çocuğun ders kitapları ile yetinmeyip, başka kitaplar da okumasını gerektirir ve süreklilik ister. İlköğretim çağında kitap okuma alışkanlığı edinen, anlama ve kavrama yeteneği gelişen çocukların, sonraki üst okullarda ve yaşamda başarılı olduğu kanıtlanmıştır. Bu durumun bilincinde olan aileler çocuklarını kitap okumaya yönlendirmek için çaba harcar. Bu bağlamda bazı okullarda ‘Öğrenci-yazar buluşması’, ‘Öğrenci-kitap buluşması’, ‘Kitap şenliği’, bazı şehirlerde ‘Kitap fuarı’ ve benzeri etkinlikler yapılmakta; ‘Okumayı seviyorum’, ‘Her ay bir kitap’ vb projeler yaşama geçirilmektedir. Bu etkinlikler ve projeler çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak açısından önemlidir. Ancak, ‘Kitabı sevsin, okuma alışkanlığı kazansın’ derken, çocuğu kitap okumaktan soğutacak, zevksiz, yararsız yayınların kucağına atmamak gerek. Kitap seçimi çocuğa bırakılmalı ama öğretmenler ve veliler de bu konuda bilinçli olmalı. Unutulmasın ki bir kitap, ancak çocuklar ondan zevk alıyorsa iyi bir kitaptır. Kültürümüzü yarınlara taşıyacak olan önemli unsurlardan biri de kitaplardır. Yeni nesil, değerlerini bilmeli ve ona sahip çıkmalıdır. Ulusal ve uluslararası eserlere imza atan değerli yazar ve şairlerimiz vardır. Yazarlar fikir işçisidir. Bir çocuk kitabı nasıl olmalı ve bir yazar nelere dikkat etmeli? Sorusundan sonra; kendi bilgileriyle usta yazarların görüşlerini, akademik bilgileri harmanlayan Doğan Soydan şöyle yazmış: “Çocuk kitaplarında kör inanç, önyargı ve koşullandırıcı anlatımlardan uzak durulmalı: Duygu sömürüsü yapılmamalı: İdeolojik yönlendirmeye yer verilmemeli: Olayın kahramanı, olumlu değerler yenik düşürülmemeli. Mutsuz ailelere, cinsiyet duygularını tahrik edici olaylara, kolaycılık, başkalarının sırtından geçinme, cinayet, intihar eğilimlerini besleyen olaylardan, bireysel ve toplumsal şiddet anlatımlardan kaçınılmalı. Yazgı, alın yazısı, bağnazlık gibi mücadele gücünü köstekleyen inanışlara yer verilmemeli. Başka ülke halklarını aşağılayan, küçümseyen, düşmanca anlatımlardan uzak durmalı. Ulusal duygu ve değerler başkalarını aşağılamadan kazandırılmalı. Bedensel ve zihinsel özürlüleri küçümseyen anlatımlara yer verilmemelidir. İnsan, hayvan, doğadaki varlıklar sevdirilmeli; dayanışma duyguları geliştirilmelidir.”

*

“Gülseren Delibaş, 3 yıl boyunca 80 okulda yaptığı ‘Neden kitap okumalıyız?’ konulu söyleşilerde edindiği izlenimleri şöyle sıralıyor: “Öğretmen ve öğrencilerin bir yazarı tanımaktan çok mutlu olduğunu gördüm. Onları kütüphanelere yönlendirerek ücretsiz kitap okuyabileceklerini; yazma yeteneklerini geliştirmeleri için günlük tutmalarını söylüyorum. Hafızalarını güçlendirmenin, başarılı olmanın; öğrenmenin en kolay yolunun okumaktan geçtiğini, özgüven duygusunu kazanmanın da kitap okumayla bağlantısı olduğunu örneklerle ispatlıyorum. Gözlem yapmaları, bilgisayarın esiri olmamaları üzerinde duruyorum. Karşılaşabilecekleri her sorunun çözümünün kitaplarda yazılı olduğunu örneklerle açıklıyorum. Öğrenci-yazar buluşmalarını önemsiyorum. Çünkü öğrencilerin eleştirel bir bakış açısı kazanmaları; kendilerini doğru ve güzel anlatabilmeleri; çok yönlü düşünebilme yeteneğine sahip olmaları, özgüven ve girişimcilik yeteneği kazanmaları, okumak alışkanlığı ve sürekliliği kazanmaları gibi önemli davranışlar geliştirmelerini sağlıyor. Sosyal medya, insanların yaşantısını esir almakta; düşünme kısırlığına yol açmakta; öğrencileri kitap okumaktan kopmalarına sebep olmaktadır. Eğitime bütçeden yeterli pay ayrılmalıdır. MEB ve yerel yönetimler işbirliği çerçevesinde birkaç yıldır okullarda başlamış olan öğrenci yazar buluşmalarını yaygınlaştırabilirler. Yazar ve şairlerin kitapları satın alınarak öğrencilere dağıtılarak kitap sevgisi aşılanabilir. Halka açık kütüphaneler çoğaltılarak öğrencilerin buralara gelmeleri özendirilebilir. Kitap fuarlarında öğrencilerle yazarlar buluşturulacaktır. Malatya Belediyesi’nin kitap fuarı öncesi kumbara dağıtarak, ‘Kumbaram dolsun benim de bir kitabım olsun’, Kocaeli Belediyesi’nin, ‘Ağaç dallarına kitaplar asarak kitaplarla öğrencileri buluşturma’ ve benzeri projeleri çoğaltılmalıdır.”

Gülseren Delibaş‘ın “Umuda yolculuk“ ve Doğan Soydan’ın “Öykülerin tadı yok” başlıklı yazısı, Temmuz 2017 tarihli Öğretmen Dünyası Dergisi

***

“OKUMA ALIŞKANLIĞI”

Yavuz Alpogan, 15.08.2017, Aydınlık Gz.

“Kitap okuma alışkanlığı kişinin elindeki kitabı bitirdikten sonra ne okuyacağına karar vermesi, sıradaki kitabın hangisi olduğunu bilmesi demektir. Çocukluk, ilk gençlik yıllarında edinilen bir alışkanlıktır. 12 Eylül 1980 rejimi ortamında, lisede, üniversitede okuyan, kadın ve erkeklerin özelliklerinden biri kitap okuma alışkanlığı edinmemiş olmalarıdır. Kitaba önem verirler, seçtikleri kitapları okumaya girişirler, fakat başladıkları kitabı bitiremezler. İstisnalar genellikle mesleki okumalarla ilgilidir. Eğlence ve vakit öldürme amaçlı okumayı bir yana bırakırsak, dünyayı ve yaşamı anlamak için okumak kişinin kafasında yanıtlamak istediği bazı soruların önceden var olmasını gerektirir. Bu sorular da aile ve okul ortamında oluşur. Aile, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 dönemlerinde evdeki kitapları termosifonda yakmışsa ya da Yaşar Kemal’in ve John Steinbeck’in kitaplarını öneren edebiyat öğretmeni meslekten atılmışsa böyle bir ortam oluşmaz. Bu dönemlerde eğitim sistemi dışlayıcıydı. Siyasetle uğraşmak kötüydü, “ideolojik fikirler” zararlıydı. Aileye, okula ve devlete itaat başarılı olmanın şartıydı. Bu etkilerin gücü 90’lı yıllarda önemli ölçüde kırıldı. O yıllarda lise ve üniversite öğrenimi görenlerin ilgi alanları daha geniş, okuma alışkanlıkları daha güçlüydü. Kitap piyasasında da bir canlanma oldu. 2000’lerde alt kültürün yüzeye çıkarak merkeze oturması ve marjinal ideolojinin iktidara yerleşmesiyle eşzamanlı olarak her bilgisayardan ve cep telefonundan kolayca ulaşılabilen sosyal medyanın dikkati dağıtıcı etkileri kültürel bir yıkıma yol açtı. Kötü kitaplar, iyi kitapları kovmaya, kanlı savaşlı bilgisayar oyunları çocuklarda bağımlılık yaratmaya başladı. Gerçeklikten kaçma araçları, insanlık tarihinde görülmemiş ölçüde arttı. Eğitim sistemi devlet eliyle tarikatlara, cemaatlere, dini vakıflara teslim edildi. Sistem artık dışlayıcı değildi; tam aksine kapsayıcı ve dönüştürücüydü; belirli bir inanç sistemine bağlı ilke ve kuralları dogmatik bir anlayışla aşılamayı amaçlıyordu. Orta öğretim kurumlarını imam hatipleştirme ve öğrencileri cinsiyete göre ayırma çabalarını, mescit mevzularını, Darwin’i, “kindar ve dindar nesil” muhabbetini ele almaya gerek yok. 12 Mart ve 12 Eylül gericiliği sadece okuma alışkanlığı olmayan bir kuşak yaratmıştı. Şimdiki gericilik bir “cihat” kuşağı yaratıyor. Mevcut siyasi koşulların devamı halinde bu yaratığın nasıl bir kılığa bürünerek ortaya çıkabileceğini hayal etmeliyiz. Ulus devlet anlayışından uzaklaştırılarak evrensel ümmet ideolojisiyle donatılan bir kuşağı milliyetçi olarak görmek, bunların batı kültürüne olan ideolojik nefretini “anti-emperyalizm” gibi anlamak büyük bir yanılgıdır. Cumhuriyet’in eğitim öğretim kalelerini ele geçirenlere karşı çok sayıda öğrencinin, öğretmenin ve velinin verdiği mevzi savaşını cephe savaşına dönüştürmek gerekir.”

Yavuz Alpogan, 15.08.2017, Aydınlık Gz.

***

“KİTABA VE OKUMAYA KİMLER, NEDEN DÜŞMAN?”

Öner Yağcı, 21.08.2021, Cumhuriyet Gz.

“Almanya’da Naziler, çığlıklarla, marşlarla meşalelerle 10 Mayıs 1933 gecesi Berlin Üniversitesi’nin önüne kamyonlarla taşıdıkları binlerce kitabı yaktı. Yetmedi, 34 üniversite kentinde milyonlarca kitap yakıldı. Osmanlı’da Abdülhamit döneminde Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın kitapları başta olmak üzere 29.681 kitap yakıldı. Türkiye’de Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin, Sait Faik’in, Rıfat Ilgaz’ın, Uğur Mumcu’nun daha nicelerinin kitapları yasaklandı. 1947’de Köy Enstitülerinin kütüphanelerindeki binlerce kitap yakıldı. Halk Evleri kitaplıklarındaki 6 milyon kitap kese kâğıtçılara verildi, bazı bölgelerde açık havalarda yakıldı. 12 Mart 1971 döneminde başlayan kitap düşmanlığı 12 Eylül 1980 döneminde daha da arttı. Milyonlarca zararlı(!) kitap imha edildi.”

Öner Yağcı, 21.08.2021, Cumhuriyet Gz.

***

ATATÜRK’ÜN BAŞARISININ SIRRI: “KİTAP OKUMAK”

Atatürk, “Başarısının sırrının kitap okumaktan geçtiğini, eline geçen iki kuruştan birini kitaba verdiğini” söylemiş. Çoğu yabancı dilde 3998 (yaklaşık 4 bin) kitap okumuş. Üç günde bir kitap okumuş, dokuz kitap yazmış. 1940’lı yıllarda Köy Enstitülerinde öğrenciler, içinde başta dünya klasikleri olmak üzere, yılda 24 kitap okumuş. Bir Japon yılda 25 kitap okurken, bir Türk, bir kitabın altıda birini okumaktadır. Türkiye’de ortalama eğitim seviyesi 9 yıldır. Okuma yazma bilmeyen ve 5 yıllık ilkokul diploması olmayanların sayısı 9 milyondur. Bu 9 milyon insan aynı zamanda seçmendir. Bu seçmenler ülkenin kaderini belirlemektedir.

***

ÖRGÜTLENME BİLİNCİ

“SAĞLIKLI YAŞAMA HAKKI İÇİN ÖRGÜTLENECEĞİZ”

Olcay Büyüktaş, 17.04.2021, Cumhuriyet Gz.

“Daha iyi yaşam, daha iyi bir gelecek, daha güvenli yarınlar için ellerimizi seslerimizi birleştireceğiz. Başta yaşam hakkımız olmak üzere hakkımız olduğuna inandığımız tüm değerler için örgütleneceğiz ve devlet de buna saygı duyacak.

*

Örgütlenme özgürlüğü bireylerin kendi çıkarlarını korumak için kendilerini temsil eden bir toplu kurum oluşturarak bir araya gelmeleri özgürlüğü olarak tanımlanabilir.

*

‘Örgüt’ sözcüğü AYM tarafından AİHM kararlarına yapılan atıfla ‘kişilerin özgür iradeleriyle kurulan, ortak bir amaç için bir araya gelen kişiler topluluğu’ olarak tanımlanıyor. Uluslararası hukukta ve anayasada herhangi bir sınırlama söz konusu değil.

*

Örgütlenme özgürlüğü siyasi parti, sendika, dernek ya da vakıf (kooperatif, meslek odası) gibi birçok örgütlenme biçimine koruma sağlıyor. Hakkın medeni, siyasi ve ekonomik yönleri söz konusu ve buna göre farklı örgüt biçimleri ortaya çıkıyor.

*

Örgütlenme hakkının medeni yönü başka kişilerle bir araya gelmek isteyen kişilerin devlet tarafından hukuka aykırı olarak müdahaleye maruz kalmasına karşı koyma sağlarken, ekonomik yönü, özellikle sendikalar yoluyla çalışma hayatında bireylerin ekonomik çıkarlarının geliştirilmesini hedefliyor.

Hakkın siyasi yönü, bireylerin devlete veya diğer birey gruplarına karşı çıkarlarının bir araya gelerek savunulmasına yardımcı oluyor.

*

“YASAL GÜVENCE”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 11. maddesi örgütlenme özgürlüğünün tüm bu yönlerini birlikte düzenlerken, Anayasa 33, 51, 53, 54 ve 68. maddelerinde ‘Dernek Kurma Hürriyeti’, ‘Sendika Kurma Hakkı’, ‘Siyasi Parti Kurma Hakkı’ başlıkları altında örgütlenmeyi ayrı ayrı düzenlemiş durumda.

*

Örgütlenme Özgürlüğü, BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 20. maddesinde, Türkiye’nin taraf olduğu Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 22. maddesinde ve AİHS’nin 11. maddesinde koruma altına alınıyor.

*

‘Herkes, barışçıl olarak toplanma özgürlüğü hakkına sahiptir’ deniyor. Örgütlenme özgürlüğü öncelikle örgüt kurma ve örgüte üye olma hakkını kapsıyor. Bu özgürlük aynı zamanda bir örgüte üye olmama hakkını da içeriyor.

*

Türkiye örgütlenme özgürlüğüne yer veren tüm bu belgeleri usulüne uygun bir şekilde onaylamış durumda. Anayasanın 90. maddesi doğrultusunda bu belgeler iç hukukun bir parçası haline gelmiştir.

*

“ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ VE DEMOKRASİ”

Örgütlenme özgürlüğünün demokrasi ile yakından ilişkisi ve bu bağlamda taşıdığı önem Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul edilmiş durumda.

Mahkemeye göre, ‘Demokrasilerde vatandaşların bir araya gelerek ortak amaçları izleyebileceği örgütlerin varlığı sağlıklı bir toplumun önemli bir bileşenidir.

Demokrasilerde böyle bir “örgüt” devlet tarafından saygı gösterilmesi ve korunması gereken temel haklara sahiptir.”

Olcay Büyüktaş, 17.04.2021, Cumhuriyet Gz.

***

LİYAKAT BİLİNCİ

LİYAKAT

Memduh Bayraktaroğlu, 23.06.2025, Nefes Gz.

“LİYAKAT, bir kişinin bilgi, beceri, deneyim ve etik değerler doğrultusunda bir göreve uygunluğu demektir. Modern hukuk devletlerinde kamu görevlileri, yeteneklerine göre seçilir ve atanır”

“Dayısı olan iş buluyor, liyakat lâfta kalıyor.” Bu cümle rejimi anlatmak için yazılacak 1000 sayfalık kitaptan daha etkileyici. Toplumda adalet duygusunun zedelendiği, fırsat eşitliğinin bozulduğu ve bireylerin emeğinin karşılığını alamadığı bir yapının özeti. Torpilin ve adam kayırmanın, liyakatin önüne geçtiği bir sisteme sitem cümlesi.

Modern hukuk devletlerinde kamu görevlileri, yeteneklerine göre seçilir ve atanır. Nepotizm ise genellikle akraba kayırmacılığı olarak bilinse de. Geniş anlamıyla kişisel ilişkiler ve sadakat esas alınarak yapılan kayırmaları ifade eder.

*

Türkiye gibi genç nüfusu yüksek, rekabetin yoğun olduğu toplumlarda liyakat ilkesi: Toplumsal adaletin teminatıdır ancak. Kamu kurumlarına veya özel sektör pozisyonlarına yapılan atamalarda liyakatin göz ardı edilmesi, bireylerde: “Başarıyla değil, bağlantıyla kazanılır” algısını yerleştirir. Bu durum: Motivasyon kaybına, beyin göçüne, kurum içi verimsizliğe ve toplumsal güvensizliğe sebep olur. Hem insani gelişimi engeller hem de ekonomik büyümeyi…

*

“Dayısı olan” deyimi, kısaca, “İktidar sınıfının imtiyazı” manasında kullanılır. “Dayı” kelimesi, aile bağları, siyasi ilişkiler, cemaat mensubiyeti, zümre aidiyeti gibi torpil kaynaklarını temsil eder.

Türkiye’de özellikle bürokraside ve kamu kurumlarında bu tür ilişkiler yoluyla işe girme yaygın bir eleştiri konusudur. Kamu sınavlarında başarı gösteren bireylerin mülâkatlarda elenmesi, torpilin işlevselliğini ve liyakatin “lafta kaldığını” pekiştirir.

*

Bir ülkede insanlar, eğitimle bir yerlere gelemeyeceğine inanırsa, eğitim sistemine olan güven de sarsılır. Bu durum: eğitimin sembolikleşmesine, gençlerin umutsuzlaşmasına, nitelikli bireylerin sistemin dışına itilmesine neden olur. Bunun sonucu olarak toplumda “nasıl daha iyi olurum” değil. “Kime yakın olursam kazanırım” kültürü gelişir.

*

Torpilin normalleşmesi, devlet kurumlarına duyulan güveni zayıflatır. Halk, devleti bir adalet ve eşitlik aracı değil, belli grupların güç aracı olarak görmeye başlar. Bu durum demokrasinin altını oyar, toplumsal barışı bozar ve uzun vadede siyasi istikrarsızlığa zemin hazırlar.

*

Peki çözüm ne? Şeffaflık, denetim, toplum vicdanı ve hukuk ahlâkı. Adaletsizlik, sadece bireylerin hayatını değil, ülkenin geleceğini de olumsuz etkiler.”

Memduh Bayraktaroğlu, 23.06.2025, Nefes Gz.

***

“LİYAKAT BİLİNCİ” konusunda ATATÜRK simgedir (timsaldir). Gazi Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki liyakatlı kadro 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmış, Anadolu ve Rumeli’deki liyakatlı kadroyu birleştirmiş. Emperyalistler ve işbirlikçileri ile savaşmış ve kazanmıştır.

*

LİYAKATİN SİMGESİ (TİMSALİ) ATATÜRK:

-• İnsanları, doğayı, ulusunu ve yurdunu seven, ‘Türkiye’nin Bağımsızlık Savaşını’ kazanan, ‘Cumhuriyet Devrimi’ ile ‘Türk Kültür ve Sanayi Devrimini” gerçekleştiren liderdir.

-• CHP’nin, TBMM’nin, TSK’nın ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusudur.

-• Hedefimizin “Türk kültürünü çağdaş gelişmiş uygarlık seviyesine çıkarmak” olduğunu belirleyen liderdir.

-• Hedefimiz için, “aydınlanma, bilinçlenme, çağdaşlaşma ve uygarlaşma” alanlarında arasız devrimler gerçekleştiren liderdir.

-• Söylemi ve eylemi bir olan, söylemini eyleme geçiren liderdir.

-• Çanakkale’de “Ben size ölmeyi emrediyorum” diyen, eşi benzeri olmayan bir kahramandır.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından yasayla ‘ATATÜRK’ soyadı verilmiştir.

***

BİLİM BİLİNCİ

BİLİM

“BİLİMİ, dünya ve evren hakkında sistematik ve yöntemli bir şekilde bilgi edinme faaliyeti olarak tanımlayabiliriz. Bu faaliyetin ürünü bilimsel bilgidir. Bilimle elde edilen bilgiler sıradan, basit, önemsiz bilgiler değildir. Bilimin ürettiği bilgiler insanlık için belli bir anlamda değerli bilgilerdir. Pozitif bilim insan aklının önderliğinde, gözlem ve deneyler yaparak sürdürülen ‘çağdaş bilimden’ başka bir şey değildir.”

*

“Bilimler pozitif (gözlemler-deneysel bilimler) ve pozitif olmayan bilimler olarak ikiye ayrılır. Pozitif bilimler doğa bilimleri ve sosyal bilimler (insan bilimleri) diye ikiye ayrılır. Doğa bilimlerinin tipik örnekleri fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, astronomi ve bu saydıklarımızın dalları olan jeofizik, astrofizik, biyokimya ve benzeri bilimlerdir.

*

Sosyal bilimlerin tipik örnekleri ise sosyoloji, psikoloji, antropoloji, ekonomi ve tarihtir. Bu bilimlerin de birtakım dalları vardır. Formel bilimlerin tipik örnekleri de matematik geometri ve mantıktır. Ve elbette bunların da yan dalları vardır. Bu sınıflama içinde örneğin teknoloji, hatta tıp ve mühendislik yer almaz. Bunlara bilim denirse uygulamalı bilimler demek gerekir. Deminki sınıflama uygulamalı bilimleri değil, kuramsal ya da saf bilimleri içeriyor. Deminki sınıflamada yer almayan başka alanlarda vardır. O sınıflamaya örneğin felsefe, sanat, spor, din(teoloji) gibi uğraş alanlarını koymadık. Bu alanlar sınıflamaya giren bilim alanlarından bazı önemli ve temel farklılıklar gösterir. Bu yüzden o alanlara bilim diyemeyiz de, onun yerine disiplin ya da uğraş alanı deriz.

*

Bugün Türkiye’de her şeye bilim demek insanların hoşuna gidiyor. Örneğin hukukçulara bilim adamı ya da bilim insanı deniyor. Üniversitelerde tuhaf Anabilim Dalları var. Kütüphanecilik Anabilim Dalı, Felsefe Anabilim Dalı, Beden Eğitimi Anabilim Dalı, Güzel Sanatlar Anabilim Dalı, hatta İlahiyat Anabilim Dalı gibi. Bu tür alanlara bilim yerine disiplin demek daha doğrudur. Her uğraş alanı ya da disipline bilim demek zorunda değiliz. Örneğin hukuk özünde normatiftir, yani norm-kural koyucudur; olması gerekenle, olmadığı takdirde cezalandırılması gerekenle ilgilidir. Bilim ise kural koymaz; olması gerekenle değil, olanla; olguyla ilgilenir.”

*

“Hukuk gibi felsefe de ne pozitif ne de formel bir bilim sayılabilir ve bilim olmamaktan felsefecilerin gocunduğu söylenemez. Felsefenin sorduğu ve cevaplandırmaya çalıştığı sorular, deney ve gözlemlerle veya formel incelemelerle cevaplandırılabilecek türden sorular değildir.

*

Bilgi nedir? İnsan bilgisinin ve düşüncesinin sınırları var mıdır? Bilginin pozitif bilimlerden başka kaynakları var mıdır? Bizler özgür istenç sahibi miyiz? Özgür istenç nedir? Zihinle beden arasındaki ilişki nedir? Niye ahlaklı olmalıyım? Böyle felsefi soruların cevapları bilimsel araştırmayla bulunamaz. Toplumda bilim olduğunu iddia eden uğraşılar da var; astroloji ve yaratılış bilimi gibi. Bunlara ‘sahte bilim’ denir.”

*

Bilimsel yöntem nedir?

“Pozitif bilimlerde bilimsel yöntem şu aşamalardan oluşur: 

  1. Elde bazı gözlemler vardır.
  2. Bu gözlemlere uygun bir hipotez kurulur. Hipotez, doğruluğu ve yanlışlığı sınamaya açık bir bilimsel iddia demektir.
  3. Bu hipotez, yapılacak başka gözlem ve deneylerle test edilir yani sınanır.
  4. Eğer hipotez yeteri kadar sınamadan başarıyla geçerse, o hipotez elde başka verileri açıklamakta ve gelecekte olacak bazı şeyleri önleyebilmekte kullanılır. Bilimsel yöntem kavramını tam olarak bilim felsefesi açıklar.

Kaynak: Erdinç Sayan, 23.06.2017, Herkese Bilim Teknoloji Dergisi

***

KÜLTÜR VE UYGARLIK BİLİNCİ

KÜLTÜR VE UYGARLIK

Atatürk döneminde; devletin geleneksel yönetim biçimi olan saltanat ve hilafet yerine cumhuriyet geçmiştir. İkili kültür ve eğitim yerine de, bir tek eğitim/milli eğitim egemen olmuştur. Böylece geleneksel kültürün eskimiş unsurları koparılarak yeni unsurlar getirilmiştir.

Kültür, milletleri birbirinden ayıran yaşam tarzlarını, karakterlerini, milli kimliklerini ortaya koymaktadır. Latince kökenli ‘Cultura’ sözcüğü “toprağa bir şeyler ekip ürün almak“ anlamında da kullanılmış. 18. Yüzyılda Voltaire, kültürü insan zekâsının oluşumunu ve gelişmesini belirleyen bir terim olarak kullanmış. İngiliz antropolog Taylor, kültüre bilimsel bir içerik kazandırınca ‘kültür’ değişik bilim ve sanat dallarının ilgilendiği bir alan durumuna gelmiştir. Taylor, ‘kültür‘ ya da ‘uygarlık’ diyerek iki kavram arasında bir fark görmediğini belirtmiştir.

Ziya Gökalp, ‘kültür’ kavramını, Arapçada toprağın işlenmesi/tarım anlamında ‘Hıraset’e dayanarak ‘hars’ olarak Türkçeye çevirmiş. Gökalp ‘Hars’ı insanlara biçim ve kişilik veren bir varlık, bir olgu olarak kabul etmiş. Ancak ‘Hars’ ile ‘Uygarlık/Medeniyet’ kavramları arasında büyük bir fark olduğunu savunmuş. Gökalp’e göre, “bir toplum uygarlığını değiştirebilir ama kültürünü değiştiremez; yani ‘Uygarlık’ uluslararası, ‘Kültür’ ise ulusaldır.”

Not: Yukarıdaki metni bazı yazılardan yaptığım alıntılar ile hazırladım.

***

SANAT BİLİNCİ

SANAT

Sanat, insanları etkileyerek insanı ve toplumu ileriye ve gelişime doğru değiştirmek isteyen uğraş alanı olarak tanımlanabilir. Değiştirip, dönüştürmek sanatın doğasında vardır. Sanat ve düşünce birbirini tamamlar, bu sanatçının yaratısında onun kişiliğiyle bütünleşir; sanatçı yaşamın gerçeklerini tutkuyla yoğurur. Sanat gerçeği içinde taşır, gerçek de sanatı. Sanatın ve sanatçının hem toplumları hem insanı değiştirip dönüştürme gücü, Rönesans, Reform ve Fransız Devrimi sayesinde olmuştur.

*

Egemenlerin yönetme gücü varsa yazarla sanatçının düşündürme, sezdirme gücü vardır. Sezgiyle değişimi ilk hisseden odur. “Sanatçı alnında ışığı ilk hissedendir”. Sanatçının kendi de sanatla değişir. Sanatçı ancak ulusuyla vardır, toplum da sanatçısıyla var olur; tarihe imza atar; iz bırakır. Geleceği dölleyen, özgür düşünmeyi öğreten, halkın direnme gücünü artıran, her türlü iktidarın çıkarına çomak sokan da sanattır, sanatçıdır. Sanatçı ve yazar için kişilik her şeydir. Kişilikler egemenlerin kanatları altına girmez. Girerse saygınlığını kaybeder. Bir sanatçının kimliği, kişiliği ve düşünceleri, ulusun duyarlılığına akort edilmemişse eğer, o vakit içinden çıktığı topluma yabancılaşır ve ondan kopar. Propaganda ve reklam, yetersiz ve yeteneksiz sanatçıyı değerli gösterir. Ona ödüller sunulur, şöhret ve paranın tutsağı yapılır. Köklerinden kopartılarak ulusundan uzaklaştırılır, halkına yabancılaştırılır, egemenlerin hizmetine koşulur.

*

Akıl, bilim ve kültür temeline oturtulan çağdaş ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin “Halkçılık” ilkesi, sanatın halkla buluşması, ulusal ideolojinin sanatla Türk toplumunu değiştirip dönüştürmesinin somutlaşmış hali Millet Mektepleri, Halk Evleri ve Köy Enstitüleriyle biçimlenmiştir.

*

Köy Enstitülerini kuran Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in 5 Ağustos 1946’da görevden alınması ve yerine gerici birinin bakan yapılması ile başlayan duraklama ve geriye gidiş süreci, başta eğitim olmak üzere sanatın toplumsal yönünü budayarak, küreselleşme ile iğdiş ederek sanatı metalaştırıp, sanatçıyı bencilleştirmiş, sanat toplumsal gerçeklikten uzaklaştırılmıştır. Not: Yukarıdaki metni bazı yazılardan yaptığım alıntılar ile hazırladım.

Bir Cevap Yazın