ATATÜRK’ÜN SÖYLEMLERİ VE EYLEMLERİ İLE YURTTAŞLIK BİLİNCİ/BİLİNÇLİ YURTTAŞ
YURTTAŞLARI BİLİNÇLİ OLAN ULUS SAĞLIKLI YAŞAR.
İÇİNDEKİLER
Yurttaşlık Bilinci
Atatürk
Bilinçli Yurttaş; Yurt Bilgisi Dersi; Vatandaş İçin Medeni Bilgiler Kitabı
YURTTAŞLIK BİLİNCİ, ATATÜRK’ÜN SÖYLEMLERİ VE EYLEMLERİ İLE:
-• Millet(Ulus) Bilinci
-• Türk Milleti(Ulusu) Bilinci
-• Türk milletinin (ulusunun) oluşumu
-• Türklerin kökeni
-• Türk milliyetçiliği (milliciliği/ulusçuluğu) Bilinci
-• Ahlaki ve tarihi akrabalık: Kültür ve Ülkü birliği
-• Milli ve Medeni duygu Bilinci
-• Din
-• Türk Dili-Türkçe Bilinci
-• Türk Yurdu-Türkiye Bilinci
-• Devlet Bilinci
-• Egemenlik ve Milli Egemenlik Bilinci
-• Devletin Egemenliği ve Devlette Egemenlik Bilinci
-• Devlet Şekilleri
-• Demokrasi Bilinci
-• Demokrasinin Tam ve En Belirgin Hükümet Biçimi: Cumhuriyet
-• Demokrasinin Tarihi Gelişimi
-• Cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti Bilinci
-• Anayasa Bilinci
-• Yurttaşa Karşı Devletin Görevleri
-• Yurttaşın Devlete Karşı Görevleri: Yurttaşlık hakları, ödevleri
-• Özgürlük Bilinci
-• Hoşgörü Bilinci
-• İş Bölümü Bilinci
-• Bağlılık Bilinci
-• Çalışma, Meslek Bilinci
-• Meslek Nasıl Seçilir ve Yapılır?
-• Meslek Erdemleri ş
-• Girişimcilik Düşüncesi:
-• Girişimcilik Bilinci
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE TARİH BİLİNCİ
Türk Tarih Kurumu: 15 Nisan 1931
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE DİL, TÜRKÇE BİLİNCİ
Harf-Yazı-Dil Devrimi: Türk Dil Kurumu: 26 Eylül 1932
TÜRKİYE’NİN 1923 CUMHURİYET DEVRİMİ İLE BAŞLAYAN TARİHSEL SÜRECİ
Cumhurbaşkanı M. Kemal’in İsmet Paşa’ya yazdığı 30 Ekim 1923 tarihli mektup
Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 ve 2023 yılı durumu
Atatürk’ün alnından öptüğü genç: “TIPBİYELİ HİKMET”
Atatürk’ün Gençlik Tanımı
Atatürk’ün Türk Gençliğine Söylevi
Atatürk’ün Bursa Nutku
Atatürk’ün 1930’da Antalya’da Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a Söyledikleri
Atatürk’ün 10. Yıl Nutku
Atatürk’ün Orduya Son Mesajı
Atatürk’ün Vasiyeti
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE:
-• BİLİM BİLİNCİ
-• KÜLTÜR VE UYGARLIK BİLİNCİ
-• SANAT: RESİM MÜZİK ŞİİR HEYKEL MİMARLIK YAZAR SANATÇI BİLİNCİ
-• SPOR BİLİNCİ
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE:
-• ULUS, YURT, DEVLET, EKONOMİ, HEDEF, TAM BAĞIMSIZLIK, KALKINMA,
-• ZAFER, İÇ CEPHE, SANAYİ, MALİYE, PLANLAMA, DEVRİM, BİLİNÇLENDİRME,
-• MUTLULUK, ÇAĞDAŞ UYGARLIK, HALK OYLAMASI BİLİNCİ
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE:
-• MİLLİ KÜLTÜR, CUMHURİYET, DEMOKRASİ, DEVLETÇİLİK, DOĞAL KAYNAKLAR, ULUSAL ÇIKAR BİLİNCİ
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE:
-• DENK BÜTÇE, VERGİ, TARIM, KOOPERATİFÇİLİK, MİLLİ TİCARET, ÖDEME DENGESİ BİLİNCİ
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE:
-• EKONOMİ BİLİNCİ
17 Şubat-4 Mart 1923 İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi
“İzmir İktisat Kongresi’nin 103. Yıldönümü”
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMİ İLE:
-• BANKACILIK BİLİNCİ
Türkiye İş Bankası
Merkez Bankası
HUKUK BİLİNCİ
“Medeni Kanunu’nun 100. Yılı”
“Laik Devrim Nedir?”
“Laik Düzenleme”
“Son Durum”
ANTLAŞMA BİLİNCİ
1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi: Sevr’den Lozan’a Boğazlar
Montrö Boğazlar Sözleşmesinin imzalanması: 1936
Türkiye’nin Montrö coşkusu: Lozan ve Montrö günleri
Türkiye’nin Montrö Kazanımları
Montrö ortadan kalkarsa neler olur?
ABD’nin aşamadığı engel: Montrö madde 18
BARIŞ VE TAM BAĞIMSIZLIK BİLİNCİ
Atatürk’ün dünya barışını koruma formülü
Barışın anlamı
Atatürk’ün barış formülü
LAİKLİK BİLİNCİ
Yaşasın Laiklik
Laiklik nedir?
Atatürk’ün Laiklik anlayışı
Uğur Mumcu’nun Laiklik Uyarısı
Laikliğin Anayasaya Girişi
Anayasa’nın Laik Olmadığı Zamanlar
Atatürk: “Bu Fazlalıklar Anayasa’dan Çıkarılacaktır”
Anayasa’nın Laikleştirilmesi
CHP’nin Tüzüğünde Altı İlke ve Laiklik
Laikliğin Anayasaya Girişi
LAİK CUMHURİYET BİLİNCİ
Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet
Gerçekleşen Bir Ütopya
Son Cüret
Büyük Zafer’in Sonucu
Atatürk’ün Eseri ve Mirası
Atatürk’ün Mirasının Önemi
***
YURTTAŞLIK BİLİNCİ
ATATÜRK’ÜN SÖYLEMLERİ VE EYLEMLERİ İLE YURTTAŞLIK BİLİNCİ/BİLİNÇLİ YURTTAŞ
YURTTAŞLARI BİLİNÇLİ OLAN ULUS SAĞLIKLI YAŞAR.
“Yurttaşlık Bilinci” başlıklı çalışmama ön söz olarak Atatürk’ün söylem ve eylemlerinden derlediğim metni sunuyorum.
ATATÜRK:
“Türk ulusunu çağdaş bir cumhuriyette, gerçek bir demokraside, insanca yaşayan bir ULUS yapacağız. Ulusumuzu en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.
YURDUMUZU dünyanın en gelişmiş, kalkınmış, çağdaş, uygar ülkeleri seviyesine çıkaracağız.
Türkiye Cumhuriyeti’ni varlıklı, güçlü, BAĞIMSIZ bir DEVLET yapacağız.
YAŞAM demek EKONOMİ demektir. Güçlü devlet için ekonomi esastır. HEDEFİMİZ MİLLİ EKONOMİ. Büyük hedefler kağıt üzerine yazmakla, arzu ve dileklerle gerçekleşmez. Bunları gerçekleştirmek için en önemli güç ekonomidir. Bağımsızlığımızın sürekli olması için ekonomik BAĞIMSIZLIK temel hedefimizdir. Milli egemenlik iktisadi egemenlikle sağlamlaştırılmalıdır. Ekonomik KALKINMA, özgür bağımsız güçlü Türkiye hedefinin belkemiğidir. Yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil, süngünün dahi dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye devleti savaşçı bir devlet olmayacak; ekonomi devleti olacaktır. Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Bu zafer EKONOMİ, BİLİM, KÜLTÜR ZAFERİ olacaktır.
Ordumuzun şimdiye kadar kazandırdığı zaferler memleketi gerçek kurtuluşa yöneltemedi. Bu zaferler ancak gelecek zaferimiz için değerli bir temel hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle gururlanmayalım. Yeni bilim, ekonomi zaferlerine hazırlanalım. Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsun ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa, kazanılan zaferler sürekli olamaz, az zamanda söner.
Bizi ekonomik yaşamımızı geliştirme, varlığa, mutluluğa, refaha ulaşma amacına varmaktan alıkoyan iki güç var. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi, bir sömürge haline koymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için bunlardan daha zararlı daha öldürücü bir sınıf daha vardır. O da içimizden çıkması olası olan hainlerdir. Önemli olan, ülkeyi temelden yıkan milleti esir ettiren İÇ CEPHENİN düşmesidir. Bu gerçeği bizden daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten kaleyi içten almak, dışarıdan zorlamaktan çok kolaydır.
Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi birde ekonomik kapitülasyonlar zinciriyle bağladı. Ekonomide bizden çok kuvvetli olanlar yurdumuzda birde ayrıcalıklı durumda bulunuyorlardı, gelir vergisi vermiyorlardı. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye elverişli SANAYİMİZİ de yok ettiler. Ekonomik ve MALİ gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler. Tanzimat döneminden sonra, yabancı sermaye memlekette ayrıcalıklı bir yere sahip oldu. Ve bilimsel anlamda denilebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayenin bekçiliğinden başka bir iş yapmamıştır. Artık her uygar devlet gibi yani Türkiye’de bunu kabul edemez. Türkiye esir ülkesi yapılamaz.
Sanayileşmek en büyük milli sorunlarımız arasında yer almaktadır. En başta vatan savunması olmak üzere, ürünlerimizi değerlendirmek, ileri, varlıklı, mutlu Türkiye hedefine ulaşmak için sanayi kurmak ve işletmek zorunludur. Beş yıllık sanayi PLANLARI hazırlamak ve başarmak zorundayız. Ülkeye çok gerekli olan sanayinin kurulması bitmedikçe, her bakımdan yürek ferahlığı duymamıza olanak yoktur.
TAM BAĞIMSIZLIK demek siyasi, iktisadi, adli, askeri ve kültür alanında bağımsızlık demektir.
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz DEVRİMLER için aydınlatma ve BİLİNÇLENDİRME yoluna gideceğiz. Hedefimiz cahil kitleyi de bilinçlendirerek yolumuzda yürümek onları da varlığa ve MUTLULUĞA çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, ÇAĞDAŞ UYGARLIK seviyesine ulaşma isteğimizi engelleyecek bir halk oylamasına gitmek yalnız cehalet değil hıyanet olur. Yüzde sekseni cahil bırakılmış bir ülkede DEVRİMLER HALK OYLAMASI ile olmaz” demiştir.
**
Yukarıda sunduğum metin; ATATÜRK’ÜN SÖYLEMLERİ VE EYLEMLERİ ile ve bütünsel bir anlatımla, “YURT, ULUS, DEVLET, HEDEF, MİLLİ EKONOMİ, TAM BAĞIMSIZLIK, EKONOMİK KALKINMA, BİLİM, KÜLTÜR, İÇ CEPHE, SANAYİ, MALİYE, PLANLAMA, DEVRİMLER, AYDINLANMA, MUTLULUK, ÇAĞDAŞ UYGARLIK, HALK OYLAMASI/DEMOKRASİ BİLİNCİNİ” içermektedir.
***
BİLİNÇLİ YURTTAŞ; YURT BİLGİSİ DERSİ; VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER KİTABI
ATATÜRK, “Vatan evlatlarının BİLİNÇLİ YURTTAŞ olarak yetişmeleri için” manevi kızı Prof. Dr. A. Afet İnan ile birlikte 18 Eylül 1931 tarihli “VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER KİTABINI” yazmış. Kitabın ilk iki cümlesinde:
-• “DİL, KÜLTÜR ve ÜLKÜ BİRLİĞİ ile birbirine bağlı yurttaşların oluşturduğu SİYASAL ve SOSYAL BİRLİĞE MİLLET”;
-• “TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN TÜRKİYE HALKINA TÜRK MİLLETİ DENİR”; Kitabın ‘DİL’ ile ilgili bölümünde:
-• “TÜRK MİLLETİNİN DİLİ ‘TÜRKÇE’DİR” diye yazmıştır.
Bu cümleler tarihe kanla ve irfanla yazılmış olup:
Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti; Yurdumuzun adı Türkiye;
Milletimizin adı Türk;
Dilimiz Türkçe’dir.
Bu olgular Anayasamızda yer almıştır.
**
VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER KİTABININ önsözünde Atatürk:
“TEMEL EĞİTİM programları içinde yer alan YURT BİLGİSİ DERSİNİN önemli olduğunu” belirtmiş; “Kitabın iki yıl boyunca ders programlarına eklenerek YURT BİLGİSİ DERSİNDE ilk ve orta öğretim öğrencilerine okutulmasını; bu dersi almadan üst sınıfa geçen öğrencilere de okutulması için önlem alınmasını; ‘Kitabın Halk Evlerinde yurttaşlara da okutulmasını” yazmış. Bu istek 1931-1932 EğitimÖğretim yılında uygulamaya konmuştur.
**
VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER KİTABINDA “Millet(Ulus),Türk Milleti(Ulusu), Devlet, Demokrasi, Cumhuriyet, Seçimler, TBMM, Hükümet, İl Genel Meclisleri, Yerel Yönetimler, Siyasi Partiler, Aile, Vergiler, Askerlik, Yurt Bilgileri, Şirketler, Bankalar, Kapitülasyon vb” konulara yer verilmiştir.
Varandaş İçin Medeni Bilgiler Kitabı, Türk Ulusu için rehber bir kitaptır. Herkes okumalı, okuma oranı çok düşük; yükseltilmeli.
***
YURTTAŞLIK BİLİNCİ, ATATÜRK’ÜN SÖYLEMLERİ VE EYLEMLERİ İLE
“MİLLET, TÜRK MİLLETİ” BİLİNCİ
Atatürk, ‘Vatandaş için Medeni Bilgiler’ kitabının ilk iki cümlesinde:
-• “Dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal birliğe millet (ulus)”;
-• “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti (ulusu) denir” diye yazmıştır.
**
“MİLLET” BİLİNCİ
1. Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan (geçmişte ortak zafer ve üzüntü mirası);
2. Birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan;
3. Ve sahip olan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve dilekleri ortak olan (Birlikte sevinmiş ve aynı ümitleri beslemiş olan) insanların birleşmesinden oluşan topluma millet (ulus) adı verilir.
*
Bir kültürden insanların oluşturduğu topluma millet denir. Bir milleti oluştuktan sonra bireylerin devlet hayatında, iktisadi ve fikri hayatta ortaklaşa çalışması sayesinde oluşan milli kültürde şüphesiz milletin her bireyinin çalışma payı, katılımı, hakkı vardır. Buna göre: milletin en kısa tanımını şöyle yaparız:
*
Her birey ve her millet kendi hakkında iyi niyet, topraklarına bizzat şartsız sahip olma isteği hakkına ve özgürlüğüne sahiptir. Bu kural, bize hangi milletlerin özgür, hangilerinin özgürlüklerinden şu ya da bu şekilde yoksun olduklarını, yani millet adını taşımaya layık olduklarını kolaylıkla gösterir.
**
“TÜRK MİLLETİ/ULUSU” BİLİNCİ
1. Türk milleti (ulusu), halk yönetimi olan Cumhuriyet ile yönetilen bir devlettir.
2. Türk devleti laiktir. Her ergin insan, dinini seçmekte özgürdür” diye yazılmış ve:
Türk ulusunun oluşumunda etkili olan doğal ve tarihi olgular şu şekilde sıralanmış:
1. Siyasal varlıkta birlik (TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ)
2. Dil birliği (TÜRKÇE)
3. Yurt (Vatan) birliği (TÜRKİYE)
4. Irk ve köken birliği (TÜRK MİLLETİ/ULUSU)
5. Tarihi akrabalık-yakınlık (TARİH-KÜLTÜR BİRLİĞİ-BİRLİKTE YAŞAMA DUYGUSU ve İRADESİ)
6. Ahlaki akrabalık-yakınlık (HEDEF/ÜLKÜ/EMEL/AMAÇ/BÜYÜK İDEAL BİRLİĞİ)
**
TÜRK ULUSUNUN OLUŞUMU
Siyasal varlığımızın dışında, başka ellerde, başka siyasal zümrelerle, isteyerek veya istemeyerek kader ortaklığı yapmış, bizimle dil, ırk, köken birliğine sahip ve hatta yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk milleti için acıklı bir anıdır fakat Türk milletinin tarih ve bilim bakımından oluşumundaki asalete, birliğe asla zarar getirmez.
*
Bugünkü Türk milleti siyasal ve sosyal topluluğu içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat geçmişin despotluk devirleri ürünü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başka hiçbir millet bireyi üzerinde üzüntü ve tasadan başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü bu millet bireyleri de bütün Türk toplulukları gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.
*
Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlara kader ve talihlerini Türk milliyetine vicdani arzularıyla bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle bakmak medeni Türk milletinin asil ahlakından beklenebilir mi?
**
TÜRKLERİN KÖKENİ
Türk milletinin her kişisi, birtakım farklarla ve fakat genel olarak birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise doğal bulmak gerekir. Çünkü Türklerin, Mezopotamya ve Mısır vadilerinden başlayarak bilinen tarihten önce, Orta-Asya, Rusya, Kafkasya, Anadolu, Yunanistan, Girit ve Romalılardan önce Orta İtalya ve Akdeniz’e kadar yayılıp yerleşmiş ve başka-başka iklimlerin etkisi altında, başka-başka ırktan insanlarla binlerce yıl yaşamış, kaynaşmış olan bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan topluluğunun bugünkü çocuklarının birbirine benzemeleri mümkün müdür? Türk budununu iklimi aynı dar bir bölgede belirmiş sanmak doğru değildir.
*
Türk budunu, çok büyük alanda oluşmuş ailelerin birleşerek Sop; Sop’ların birleşerek Boy; Boy’ların birleşerek Öz; Öz’lerin birleşerek siyasal bir toplum olan ve nihayet El’lerin bir merkezde birleşmeleriyle büyük bir topluluk oluşturmuştur.
*
Türklerin her şeye rağmen bütün devirlerde milli birlik ve bağlarını korunmuş olarak kalması sürekli savaş halinde bulunmasındandır. Son inkılap (devrim) yıllarında birliğin oluşmasında kuvvetin ve savaş halinde bulunmanın etkisi önemlidir. Savaş kavimlerin birleşmesinde en kuvvetli bir etkendir.
***
“TÜRK ULUSÇULUĞU” BİLİNCİ
Türk milliyetçiliği (milliciliği/ulusçuluğu), ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere(uluslara) paralel ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk sosyal topluluğunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır. Bilmeli ki, milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlerin avıdır.
Not: Milliyetçilik/Ulusalcılık yerine ulusçuluk kavramını kullandım. Bu kavramı yazar şair Özdemir İnce’nin 1-3 Eylül 2024 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki makalesinden aldım.
***
“AHLAKİ VE TARİHİ AKRABALIK: KÜLTÜR VE ÜLKÜ BİRLİĞİ: MİLLİ VE MEDENİ DUYGU”
Türklerin aşağı yukarı hep ahlakları birbirine benzer. Bu yüksek ahlak, hiçbir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın milletin oluşmasındaki yeri çok büyüktür, önemlidir. Bazı işler vardır ki kendiliğinden insana, onu yapmak için içten bir arzu, bir eğilim ilham eder, o iş arzuya uygun olur. İşte ahlaki işler, aynı zamanda hem zorunlu ve hem de arzuya uygun işlerdir.
Bir işin ahlaki bir değeri olması, ayrı-ayrı insanlardan daha yüce bir kaynaktan çıkmasıdır. O kaynak toplumdur, millettir. Gerçekten, ahlak, özel bireylerden ayrı ve bunların üstünde ancak sosyal, milli olabilir. Milletin toplumsal düzeni ve huzuru, şimdi ve gelecekteki refahı, mutluluğu, güveni ve korunması çağdaş uygarlıktaki ilerleme ve yükselmesi için insanlardan, her hususta ilgi, çaba, hakkından vazgeçmeyi, gerektiği zaman seve-seve canını feda etmeyi isteyen milli ahlaktır. Mükemmel bir millette milli ahlak, millet bireyleri tarafından adeta muhakeme edilmeksizin vicdani, duygusal bir güdüyle yapılır. En büyük milli duygu, milli heyecan, işte budur.
**
“MEDENİ DUYGU” BİLİNCİ
Türk milleti, milli duyguyu, insanlık duygusu ile yan yana düşünür. Vicdanında milli duygunun yanında insancıl duygunun şerefli yerini daima korumakla övünür. Çünkü Türk milleti bilir ki, bugün medeniyetin yolunda bağımsız fakat kendileriyle paralel yürüdüğünü bütün medeni milletlerle karşılıklı insani ve medeni ilişki elbette gelişmemizi sürdürmek için gereklidir. Türk milleti, her medeni millet gibi keşifleriyle ve yaratışlarıyla medeniyet alemine hizmet etmiş insanların, milletlerin değerini takdir ve hatıralarını saygıyla korur. Türk milleti insanlık âleminin içten bir ailesidir.
***
“DİN”
Din birliğinin de bir milletin oluşumunda etken olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gördüğümüz önündeki Türk milleti tablosundan bunun tersini görmekteyiz. Türkler İslam dinini kabul etmeden önce de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de diğerlerinin Türklerle birleşip bir millet oluşturmalarına etki yapmadı. Bilakis Türk milletinin milli bağlarını gevşetti: milli duygularını, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek doğal idi. Çünkü Hazreti Muhammed’in kurduğu dinin amacı bütün milliyetlerin üstünde kapsamlı bir ümmet siyaseti idi.
***
“TÜRK DİLİ TÜRKÇE” BİLİNCİ
“Dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal birliğe ulus, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” diyen Atatürk: “Türk ulusunun dili, Türkçedir. Türk dili, dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olan dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Türk dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu, geçirdiği pek çok tehlikeli durumlarda, ahlakın ve geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, her şeyin dili sayesinde korunmakta olduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır” demiş. Atatürk, en yakın çalışma arkadaşlarından bazıları bile harf devrimini ağırdan almaktan yana olmuş: “Paşam yeni harfleri kabul edelim ama millete bir geçiş süresi verelim. Yeni harfler birkaç yıl sonra başlasın. Milletin bunları öğrenmesi zor olabilir. Geçişi yavaş, alıştıra-alıştıra tamamlayalım!” demiş. Ama Atatürk: ‘Bir iş ya bir anda yapılır ya da hiç yapılmaz. Geciktiğimiz takdirde birileri bunu sulandırır” demiştir.
***
“TÜRK YURDU TÜRKİYE” BİLİNCİ
Türk ulusu, Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına, Türkeli, Türk vatanı derler. Türk ulusu, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Vatanımız, Türk ulusunun eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını koruyan eserleri ile yaşadığı bugünkü siyasal sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan, hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir kütledir.
***
“DEVLET” BİLİNCİ
Devletin dayandığı esas bağımsızlığı tam ve kayıtsız şartsız milli egemenlikten ibarettir. Türk milleti, halk yönetimi olan cumhuriyet ile yönetilen bir devlettir. Devlet, belirli bölgede yerleşmiş ve kendine özgü bir kuvvete sahip olan bireylerin bir araya gelmesinden ibaret bir var oluştur. Devlete ait olan kuvvet, bireysel olarak hiç kimse tarafından verilmez. O, bir siyasal egemenliktir ki, devlet kavramında kendiliğinden mevcuttur ve devlet, onu halk üzerinde uygulamak ve milleti dıştan öteki milletlere karşı savunmak yetkisine sahiptir. Bu siyasal egemenlik ve kudrete irade veya egemenlik denir.
***
“EGEMENLİK VE MİLLİ EGEMENLİK” BİLİNCİ
Demokrasi/halkçılık prensibi: İrade/egemenlik milletin tümüne aittir.
Temsili hükümet: Milli egemenliğin uygulama ve yürütülmesi.
Devletin esas teşkilatını tespit eden kanunun diğer kanunlara üstünlüğü prensibi. Anayasa ile devrim kanunlarının üstünlüğü.
**
“DEVLETİN EGEMENLİĞİ VE DEVLETTE EGEMENLİK”
Devlet, bir hukuki kavramdır. Gerçekte yönetenler, egemenliği kullanır. Devlette yönetenler kimler olmalıdır? Siyasal gücün geçerli ve doğru olabilmesi için, devletin soyut egemenliği, gerçekten kime verilmelidir? İşte bu sorulara cevabı demokrasi prensibi verir
**
“DEVLET ŞEKİLLERİ”
Tarih ve hukuk araştırması, egemenliğin üç çeşitli biçimde kullanıldığını açıklar.
1. HÜKÜMDARLIK/MONARŞİ: Egemenlik, kral, imparator, şah, padişah, prens, emir gibi çeşitli unvanlar alabilen yalnız bir şahsa özgüdür. Egemenliği uygulayan devletin bütün memurları, yalnız bir adam adına hareket eder. Devletin son iradesini, yalnız hükümdar gösterir, özetle memleket onun malikânesidir. Eğer hükümdar, kanunları hazırlayan, milletvekillerinden oluşan bir meclis kabul etmişse, o zaman meşruti (meşrutiyet ile yönetilen) hükümet olur. (İngiltere ve Belçika meşruti hükümetlerdir.)
**
2. OLİGARŞİ: Bu tarz hükümette egemenlik birkaç kişinin, birkaç ailenin veya bir sınıf halkın elindedir. Aristokrasi, oligarşinin başka bir şeklidir ve egemenlik, soyluların (aristokrasinin) elindedir.
**
3. DEMOKRASİ: Demokrasi esasına dayanan hükümetlerde, egemenlik, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin millette olduğunu başka yerde olmayacağını gerektirir.
***
“DEMOKRASİ” BİLİNCİ
1. Demokrasi esas itibariyle siyasal niteliktedir. Demokrasi, bir sosyal yardım veya ekonomik teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah sorunu da değildir. Böyle bir kuram vatandaşların siyasal özgürlük ihtiyacını uyutmayı amaçlar.
2. Demokrasi fikridir, bir kafa işidir, bir mide işi değildir. Hükümet prensibi de, bir adalet sevgisini ve ahlak fikrini gerektirir. Demokrasi, ülke aşkıdır, aynı zamanda analık ve babalıktır.
3. Demokrasi, özünde bireyseldir: Bu özellik vatandaşların egemenliğe, insan sıfatıyla katılmasıdır.
4. Demokrasi, eşitliği sever: Bu özellik, demokrasinin bireysel olması özelliğinin zorunlu sonucudur. Bütün bireyler aynı siyasal haklara sahiptir. Bu vasıflardan, genel ve eşit oy prensibi çıkar.
***
“CUMHURİYET” BİLİNCİ
Bir milletin, işlev olarak demokrasi prensibini ilan etmesi o millet çoğunluğunun sosyal kuvvetinin bir sonucudur. Millet, yeterli derecede kuvvetli olunca, kuvvet ve kudreti eline alır. Bu olay bazen ihtilal ile bazen da hükümdarlarla barışçı bir yolla yapılan bir anlaşma ile yapılır. Demokrasi milletin egemenliğine sahip olması ve sahip kalmasını gerektirir. Artık bugün: Demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. 20. yüzyıl birçok zorba hükümetin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus Çarlığı, Osmanlı Padişahlığı ve Hilafeti, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarıdır.
***
“DEMOKRASİNİN TARİHİ GELİŞİMİ”
7000 yıl önce, insanlığın ilk medeniyetlerden birini kuran Sümer, Elam ve Akat budunlarında demokrasi prensibi uygulanmıştır. Atina ve Sparta gibi Yunan kentleri, bir tür demokrasi ile yönetilirdi. Roma’da da demokrasi hayatı yaşanmıştır. Türk budunları birleşik bir cumhuriyet oluşturmuşlardır. Türk milleti en eski tarihlerinde, ünlü kurultaylarıyla devlet reislerini seçmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde, Türklerin oluşturdukları devletlerde, başlarına geçen padişahlar, bu yöntemden ayrılarak diktatör olmuşlardır. Kralların ve padişahların diktatörlüğüne dinler dayanak olmuştur.
***
“CUMHURİYET VE DEMOKRASİ” BİLİNCİ
Demokrasinin tam anlamıyla ülküsü, milletin bütününün aynı zamanda yöneten durumunda bulunabilmesi, hiç olmazsa, devletin son iradesini, yalnız milletin ifade ve açığa vurmasını ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, fikri denetim dereceleri, ülküsünün uygulanmasında büsbütün ülküden yoksunluğunu gerektirebilecek ihtiyatsızlıktan sakınmayı gerektirir. Bundan dolayı demokrasi prensibinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven duyar veya onu düşürür. Millet, vekillerinden memnun olmazsa, belirli zaman sonunda başkalarını seçer. Millet, egemenliğini, devlet yönetimine katılmayı, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu, TBMM içinden çıkar. Hükümet, halkın özgürlüğünü, güvenini ve rahatını sağlamaya çalışmaktan başka bir iş yapamaz. Çünkü bunlar, bilirler ki, kendilerini, iktidar ve yetki makamına belirli bir zaman için getiren irade ve egemenliğin sahibi olan millettir iktidar makamına saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Millete karşı görevini kötüye kullananlar millete hesap verirler. Egemenlik birdir. Milli egemenlik öyle bir ışıktır ki onun karşısında zincirler erir ve tahtlar yanar, taş sahipleri mahvolur. Milletlerin tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkûmdur.
***
“ANAYASA” BİLİNCİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası, en çağdaş, ulusal egemenlik ilkelerini içerir. Bu ilkeler:
A. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.
B. Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olup ulus adına egemenlik hakkını kullanır.
C. Yasama yetkisi ve yürütme gücü Büyük Millet Meclisinde belirir ve toplanır.
D. Meclis yasama yetkisini kendisi kullanır.
E. Meclis, yürütme yetkisini kendisinin seçtiği cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bir bakanlar kurulu aracılığıyla kullanır. Meclis hükümeti her zaman denetler ve düşürebilir.
F. Yargı yetkisi, ulus adına yöntemi ve yasa çerçevesinde bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır.
***
“YURTTAŞA KARŞI DEVLETİN GÖREVLERİ”
Ulusun kurduğu devletin ve hükümetin yurttaşlara karşı yükümlü olduğu görevve yetkiler için şöyle bir sıra yapılabilir:
A. Yurt içinde güvenlik ve adaleti sağlayarak ve sürdürerek yurttaşların her çeşit özgürlüğünü korumak.
B. Dış siyaseti ve diğer uluslarla ilişkileri iyi yöneterek ve içeride her türlü savunma güçlerini sürekli hazır bulundurmak.
Bu iki görev devletin en temel görevlerindendir. Devlet kurmaktan amaç, bu iki görevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu görevler, yurttaşların birey olarak yapmaya güçlerinin yetmeyeceği işlerdir. Devletin diğer görevleri:
C. Yollar, demiryolları ve benzeri bayındırlık işleri,
D. Eğitim ve öğretim işleri,
E. Sağlık işleri,
F: Sosyal yardım işleri,
G. Tarım, ticaret ve sanatla ilişkin ekonomik işler.
Bu son saydığımız işleri, devletin yapmaması, kişilere bırakması gerektiğini savunanlar vardır. Bu kuramı uygun bulup izleyenlere “bireyci” derler.
Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ilişkin siyasal ve düşünsel işlerde olduğu gibi, ekonomik her çeşit işlerin de kişilere bırakılmayıp devlet tarafından yapılmasının daha uygun olacağı kuramını savunan “devletçiler” de vardır.
***
ATATÜRK: “TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR. CUMHURİYET ERDEMDİR.”
*
“TÜRKİYE CUMHURİYETİ” BİLİNCİ
Türkiye Cumhuriyeti, demokrasi temeline dayanan bir devlettir. Demokrasi ise temel olarak siyasal niteliktedir, bireycidir, eşitlikçidir. Özel çıkar, çoğu kez genel çıkar ile çelişir. Özel çıkarlar, sonuçta rekabete dayanır. Oysa, yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bireyler, şirketler, devlet örgütüne göre zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır; zayıflarla güçlüleri karşılaşmada karşı karşıya bırakmak gibi. O işler, ulusça yaşamsal önemdedir ve devlet onu yapmak zorunda olur. Uluslarda özgürlük ve uygarlık geliştiği oranda devletin görevleri ve sorumlulukları çoğalır; yaşam çoğaldığı oranda araç da çoğalır. Çok araç, çok ve büyük güçle yönetilir. Güç çoğaldıkça kurallar da çoğalır. Bir toplumun aracı ve kuralı ise devlettir. Devletin, siyasal ve düşünsel konularda olduğu gibi bazı ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir. Bu durumda karşı karşıya kalınacak zorluk şudur: Devlet ile bireyin karşılıklı etkinlik alanlarını ayırmak. Siyasal ve düşünsel yaşamada oluğu gibi, ekonomik işlerde de bireylerin girişimlerinin sonucunu beklemek doğru olamaz. Önemli ve büyük işleri, ancak ulusun genel varlığına ve devletin bütün örgüt ve gücüne dayanarak; ulusal egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle yükümlü olan hükümetin elden geldiğince üzerine alıp başarması yolu seçilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi ilkesinden ayrılmamakla birlikte devletçilik ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorunluluklara uygun olur.
***
“YURTTAŞLARIN DEVLETE KARŞI GÖREVLERİ: YURTTAŞIN HAKLARI, ÖDEVLERİ”
Devletin görevlerini yapan hükümetin, bu görevlerini yapabilmesi ve bunda başarılı olabilmesi için, yurttaşların da devlete karşı birtakım görevlerle yükümlü olması zorunluluğu vardır. Yurttaşın devlete karşı belli başlı görevleri şunlardır:
A. Vergi vermek
B. Askerlik yapmak
C. Seçime katılmak. Bu en büyük görev olduğu gibi, aynı zamanda en kutsal haktır da.
Özgürlük, insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir. Bireylerin, topluma kendi seçimleriyle bıraktıkları haklardan geri kalanını (diledikleri gibi) kullanabilmeleridir.
***
“ÖZGÜRLÜK” BİLİNCİ
Özgürlük, insanın, düşündüğünü ve dilediğini kesin olarak yapabilmesidir. Bu tanım özgürlük sözcüğünün en geniş anlamıdır. İnsanlar, bu anlamda, özgürlüğe hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü, bilinmektedir ki, insan doğanın yaratığıdır. Doğanın kendisi bile tümden özgür değildir; evrenin yasalarına bağlıdır. Bu nedenle, insan ilk önce, doğa içinde ve doğanın yasalarına, koşullarına, nedenlerine, etkenlerine bağlıdır. Örneğin, dünyaya gelmek ya da gelmemek insanın elinde olmamıştır. İnsan, dünyaya geldikten sonra da daha ilk anda, doğanın ve birçok yaratıkların güçsüzüdür. Korunmaya, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye gereksinimi vardır. Bireyin birincil hakkı, doğal yeteneklerini özgürce geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi sağlamak için en iyi araç, bireye başkasının aynı değerdeki hakkına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendisinin olmak üzere, ona kendi kendini, istediği gibi yönlendirme ve yönetmeye izin vermektir. Halkın düşünsel ve siyasal eğitimi bir güvencedir. Dünyanın yarısını her zaman, dünyanın hepsini bir zaman aldatmak olasıdır. Ancak bütün dünyayı her zaman aldatmak olası değildir. Tüm halkın eyleme geçtiği gün, onları tutuklayacak güç yoktur.
***
“SAĞLIKLI YAŞAMA” BİLİNCİ
Tıp alanında SAĞLIKLI YAŞAMA için alınması gerekli önlemler olduğu gibi, toplumsal alanda da SAĞLIKLI ÖNLEMLER vardır. Her ikisi aynı ilkeye dayanır. Maddi mikropları yok etme olanağı olmadığı gibi manevi mikropları yok etmek olası değildir. Ancak insan bedeninde onunla ilgili bir sağlık yaratmak olası olduğu gibi toplumsal yapıda da manevi bir sağlık yaratmak ve bu yolla bir direnme ortamı hazırlamak olasıdır. Çağdaş anayasalarda, bireysel haklar ve yurttaşın siyasal hakları belirlenmiştir. Ancak bu hakların eylemli olarak kullanılması için yasalar gereklidir. Yurttaşa özgürlüğünü tanıyan, ona saygı gösteren, onun sağlanması ve korunması için en birinci görev bilen siyasal yönetim, doğal olarak, demokrasi temeline dayanan cumhuriyettir.
***
“HOŞGÖRÜ” BİLİNCİ
Özgürlük, ola ki, zorla kurulabilir; fakat herkese kaşı hoşgörü göstermekle ve aldırmazlıkla korunabilir. Türkiye’de, bir kimsenin düşüncelerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna izin verilmez. Çeşitli inançlı kimseler, birbirlerine kin, nefret besliyorlarsa, birbirlerini hor görüyorlarsa, bu kimselerde hoşgörü yoktur, bunlar bağnazdırlar. Hoşgörü o kimse de vardır ki, yurttaşın ya da herhangi bir insanın vicdani inançlarına karşı, hiçbir kin tutmaz, tersine saygı gösterir. Hiç olmazsa, başkalarının kendilerine uymayan inanışlarını bilmemezlikten, duymamazlıktan gelir. Gerçek özgürlükçüler, hoşgörünün genel bir huy olmasını dilerler. İyi niyetler hiçbir zaman, hiçbir şeyi onaramamıştır. Hoşgörünün istenildiği gibi genişlemesi, huy durumuna gelmesi, düşünsel eğitimin yüksek olmasına bağlıdır.
***
“İŞBÖLÜMÜ” BİLİNCİ
İnsanların, maddi, düşünsel ve yaşamsal gereksinimleri vardır; toplumsal bir yaşamın da ortak gereksinimleri vardır. Herkes, kişisel gereksinimlerini tek başına gideremez. Toplum üyelerinden her biri bir iş, bir şey yapar. Bütün bu işler ve şeyler her insanın ve toplumun gereksinimlerini sağlar. Demek oluyor ki, bir toplumun ve onun üyelerinin işleri, bireyler arasında bölünmüştür. Buna işbölümü derler. İşbölümü uygarlığın her aşamasında görülmüştür. Sanayi döneminde işbölümü çok ileri gitmiştir; her ülkede, binlerce çalışma alanı vardır. İşbölümü, maddi işlerde olduğu gibi, düşünsel, siyasal, yönetimsel işlerde de çoğalmıştır; örneğin, bilim, her biri bir konu ve yöntemle birçok bölümlere ayrıldı. Bir insanın, bir bilimi tümüyle kavramasına olanak kalmadı. İşbölümü, insanlar arasında var olan doğal ve tarihsel bağlara yeni birçok güçlü bağlar katmıştır. Bu yeni bağlar, insanlara birbirlerinin eksikliklerini tamamlatan, yalnız bugünü değil, yarını da sağlamaya çalışan bağlardır.
***
“BAĞLILIK” BİLİNCİ
İnsanlar birbirine bağlıdır. Bilim, toplumların büyüklüğünün gizini, insanlara açmıştır; bu giz insanların birbirine olan bağlarıdır. Bütün insanlar, toplumsal bir bedenin organlarıdır ve bu nedenle birbirine bağlıdır. Bu karşılıklı bağ, herkesi ötekinin sorumluluğunu da karıştırır. Bir de, insanlar, ölenlerin kültürel kalıtları olduklarından, aralarındaki bağlar, zamanı ve bulunulan yeri kapsar. Bu bağlar, doğaldır, toplumsal ve ekonomiktir. Birer düşünce olarak aldığımız bağlılık kuramları gereklerini, uygulamada ‘toplumsal yardımlar’ adı altında toplayabiliriz. Bu toplumsal yardımlara devlet sosyalistliğine yaklaşarak varılabilir. Bu yol, yasa yoludur. Örneğin:
1. İş kurumu
2. Kentlerin ve iş yerlerinin sağlık koruması
3. Salgın hastalıklarına karşı korunma
4. İşçinin yaşlılığı ve kazalara karşı korunması
5. Hasta ve yaşlı yoksulara zorunlu yardım
6. Çiftçi sandıkları
7. Yardım dernekleri kurulması
8. Ucuz evler yapılması
9. Okul çocukları için okullarda kooperatifler
10. Bütün bu gibi örgütlere devlet bütçesinden yardım
Bu ve buna benzer konuları sağlamak için yasalar yapılır.
*
Bağlılığın uygulamada şunları öğrettiği de görülmektedir.
1. Başkasına olan bir iyilik, bize de iyiliktir; başkasına olan kötülük bize de kötülüktür. Bu nedenle iyiliği sevmek ve kötülükten kaçınmak gerekir.
*
2. Yaptığımız işler, çevremizde sevinçler ya da acılar olarak yankılar uyandırır, bu durum bize vicdan görevlerini duyurur.
*
3. Bağlılık, bize başkaları için hoşgörülü yapar. Çünkü, başkalarının kusurlarında bizim de istemeyerek çoğunlukla birlikte suçlu olduğumuzu gösterir.
*
Özet olarak bağlılık, ‘herkes kendi için yerine herkes, herkes için’ düşüncesini koyar. Bu düşünce toplumsaldır, ulusaldır, geniş ve yüksek anlamıyla insancıldır.
***
“ÇALIŞMA, MESLEK” BİLİNCİ
Çalışma, bireysel ve sosyal bir zorunluluktur.
1.Maddi varlığın gereği: Maddi varlık:
*
A. İnsanın kendisi için gereklidir, çünkü insanın bedensel gereksinimleri vardır; bunlar sağlanmadıkça, insanlık ve ahlaksal bağımsızlık korunamaz, insan gibi yaşanamaz; insanın maneviyatı kararır.
*
B. Varlık, aile ve devlet noktasından da gereklidir, çünkü yarınından kuşku duyan bir insan, bir aile kurmayı düşünemez ya da yaşama araçlarından yoksun aileler kurulur. Yaşama araçları olmayan ailelerden oluşan bir devletin varlığı da sağlam olmaz.
*
Bir insan için mutluluk denilen şey, bu saydığımız koşulların sağlanmasındadır.
İnsan maddi, düşünsel ve toplumsal yaşam araçlarından yoksun kalırsa yaşamda umutsuzluğa düşer; gözlerini geleceğe çevirmeksizin yaşar. İnceleme ve araştırma yapmak için zaman bulamaz. Kendisinde düşünce yaşamı durur, istencinden bile vazgeçmek zorunda kalabilir. İnsanın maddi varlık (servet) edinebilmesi için çalışması zorunludur.
Ancak, insan, yalnız özgürlük aracı olarak varlığa sahip olmalıdır. Yoksa varlığa tutsak olmak için değil. İnsan yararlı bir sonuç elde etmeye çalışmak zorundadır. Sonuçsuz, anlamsız şeyler yapmak, çalışma yasasına karşı büyük suçtur.
*
2. Doğa hiç bir şey vermez, her şeyi kazanmak gerekir.
Kazanmanın doğal yasalarını arayacak olursak yalnız bir tek temel görülür: Çalışmak. İnsan zekası, sanatı ve yaşam istenciyle bütün öğelere boyun erdirebilir. Bu bize çalışmanın yüksek değerini, ahlaksal niteliğini ve her şeyden kutsal olan bir hakkı çalışma hakkını gösterir.
*
3. Çalışma insanların bedensel güçlerini geliştirir ve yaşam için gerekli olan şeyleri sağlar. Çalışmaksızın, düşünsel gelişme ve ahlaksal olgunluk da olası değildir.
“Tembellik bütün kötülüklerin anasıdır.” Çalışmak bir suça karşı ceza çektirme değildir.
Çalışmak, gerçekte yorucu değildir. Yalnız tutulan işin çeşidiyle kişinin yetenekleri ve beğenileri arasında uygunluk olmalıdır.
*
4. Çalışmak toplumsal bir görevdir.
İnsan çalışır, ancak işini yalnızca toplumun yardımıyla geliştirebilir, yararlı, değerli bir duruma koyabilir. Yapılan işin, kimseye yararı yok ise, çalışmak verimsiz bir uğraş olarak kalır. Bu nedenle, topluma yararlı bir iş yapmak gerekir; bu durum, çalışmayı toplumsal bir görev değerine ulaştırır.
*
Çalışmak, genel yasadır; gelir sahipleri, varsıllar bile bu yasanın dışında kalamazlar; var olan varlığını, ulusal varlığın çoğalmasına yardım edecek biçimde kullanılmalıdır. Bir varsıl, bedensel çalışmadan uzak kalabilir; ancak bu durumda etkinliğini düşünsel uğraşısına yönlendirmelidir.
***
“MESLEK NASIL SEÇİLİR VE YAPILIR? MESLEK SEÇİMİ”
Her zorlama çalışma sert ve ağır gelir. İnsanın çalışmaktan hoşlanması için mesleğini yeteneklerine uygun ve gücü ile orantılı olarak seçmiş olması gerekir. Bundan dolayı, gençlikte en önemli sorun, meslek seçimidir. Kişisel mutluluk ve aynı zamanda toplumsal yarar buna bağlıdır.
*
Herkes yeteneğine uygun bir yerde bulunmalıdır. Çoğunlukla bir mesleğin görünürdeki yararlarına kapılan bir genç, o görevin zorluklarının üstesinden gelebilecek oranda güçlenmemişse, aşırı ölçüde ve yararsız emek harcamak zorunda kalır. Ya hiç başarılı olamaz ya da aşağı bir aşamada kalır ve kendinden de hoşnut olmaz. Bundan çok olarak, başkasının daha iyi uğraşabileceği bir yeri tutmakla haksızlık etmiş olur.
*
Gençler kıskançlıktan ve başkalarının ve başkalarının elde ettikleri parlak sonuçlar düşünden sakınmalıdırlar. Ölçülü davranış ve toplumsal görev kaygısı bunu gerektirir. İşini iyi yapanın bulunduğu durum ne olursa olsun, o, iyi bir adam olabilir.
*
İnsan kendine göre bir mesleğe girmeyip de diğerine girmekle, özgürlüğünü sınırlandırmış ve sanıldığından çok geleceğini yanlış belirlemiş olur. Çünkü sapılan bu yol kolayca bırakılmaz, her mesleğin gerekleri, gelenekleri ve bağlanışları vardır. Bunlara insan ister istemez bağlanır.
***
“MESLEK ERDEMLERİ”
Her meslek, bazı yetenekler ve özel nitelikler ister. Ancak bazı ortak erdemler vardır ki, bunlar aynı zamanda, kişinin başarısı ve kendine verilmiş işlerin iyi gitmesi için gereklidir. En aşağı dereceden, en yukarıya değin genel koşullar aynıdır: Üstlerine özen gösterme, doğruluk, saygınlık; astlarına güler yüz ve kabul edilen işte çaba, doğrultu, ağız sıkılık. Bu gibi erdemler olmaksızın, ne arkadaşlar arasında iyi ilişkiler olur ve ne de iş başarılı olur. Meslek görevi, yalnız kişinin başarısını ve güvenini değil, belki daha çok toplumun gönencini ilgilendirir. Yurt, tüm çocukların çalışmasıyla, yardımıyla yaşar ve bundan başka toplumun işleyişinde yararsız hiçbir parça yoktur. Devleti yöneten bakanla, yurdun gönencine, elinin işiyle yardım eden sanatkâr arasında yalnız küçük bir ayrım vardır; o da şudur:
*
Birinin görevi diğerininkinden daha önemlidir. Ancak her ikisinde de, iyi yapılmak koşuluyla ahlaksal değer aynıdır. Bundan dolayı, herkes, kendisine düşen işten hoşnut olmalıdır. Mesleği ne olursa olsun, bir yarar doğuracak ve bir görev görecektir. İnsan, görevini, yüreklilik, ataklık, bağlılık ve dürüstlükle yapınca, elinden geleni yapmış olur. Aynı zamanda bu görevi, diğerlerine karşı kıskançlık duymadan yapmalıdır. Yolunda yalnız olmayacaksın; orada aynı amacı izleyen başkaları ile birlikte yürüyeceksin, bu yaşam yarışında, diğerleri yetenekleri nedeniyle sizi geçebilirler. Bir başarı elinizden kaçabilir. Bundan dolayı onlara kızmayınız ve elinizden geleni yapmışsanız, kendi kendinize de kızmayınız. Gerçekte önemli olan başarı değil çabadır. İnsanın elinde olan ve onu hoşnut eden ancak çabadır.
***
“GİRİŞİM DÜŞÜNCESİ: GİRİŞİMCİLİK”
Bir tembellik ya da ahlak gevşekliği, çoğunlukla insanı, atalarının yaşadıkları aynı işte ve aynı noktada durdurur. Yeni koşullara uymayan ve gelenekte direnen, kendi başına kalmaya, zayıf düşmeye, yıkıma ve ölüme mahkumdur.
Her şeyde, en iyi olan ve insanın kendi gücüyle orantılı olanı aranmalıdır. İnsan atak olabilmeli ve tehlikeyi göze alabilmelidir. İnsan, yeni bir girişimde özel bir hoşnutluk duyar, gücünü ve değerini anlar. O zaman, kendi kendinin daha iyi değerini anlar ve başkalarına daha iyi beğendirir tek başına kalınca, kendi güçsüzlüğünün acısını duyumsar.”
***
“TARİH” BİLİNCİ: TÜRK TARİH KURUMU
Atatürk: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtan bir hal alır” demiş.
*
Türk Tarih Kurumu (TTK), Türk tarihinin ilk kaynaklardan araştırılması amacıyla Atatürk’ün emriyle 15 Nisan 1931’de kurulmuş. 28 Nisan 1930’da Türk Ocaklarının VI. Kurultayı’nın son oturumunda Atatürk’ün direktifi üzerine Afet İnan, 40 imzalı bir önerge sunmuş ve önergede “Türk tarihini bilimsel olarak araştırmak üzere bir heyet kurulması” istenmiş. Oluşturulan 16 kişilik heyet ilk toplantısını 4 Haziran 1930’da yaparak yönetim kurulu ve üyelerini belirlemiş. Bu heyet TTK’nın temelini oluşturmuş. “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı bir kitap yayımlamış.
*
TTK, 4 ciltlik lise tarih kitabını, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Anadolu Beylikleri”ni, Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriye” ve haritasını ve bazı kazı raporlarını basmış. 1937’den itibaren “Belleten” dergisini yayınlamaya başlamış.
*
TTK, 2-11 Temmuz 1932’de “Türk Tarih Kongresi” adıyla düzenlediği ilk kongrenin ardından düzenli olarak kongreler yapmış. Uluslararası nitelikte 2. Türk Tarih Kongresi 20-25 Eylül 1935’de gerçekleşmiş. 1935 yılında TTK kendi olanakları ve çalışanı ile 22 Ağustos 1935’de “Alacahöyük Kazısı” başlatılmış. Cumhurbaşkanı Atatürk TTK’nın çalışmalarıyla ilgilenmiş, toplantılarına katılmış.
*
Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihli Vasiyetnamesi ile T. İş Bankası’ndaki hisse gelirinin yarısını TTK’ya, diğer yarısını TDK’ya bağışlamış. Atatürk, TTK’nın kurucu ve koruyucu başkanıdır.
*
Seçimle gelen ilk başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu (1931-1932)’dur. 1932-1936 arasında Yusuf Akçura TTK’ya başkanlık yapmış. Başbakanlık da yapan Şemsettin Günaltay 1941-1961 arasında TTK başkanlığı yapmış.
*
TTK, 21 Eylül 1940 tarih ve 2/14556 sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesiyle kamu yararına çalışan dernekler arasına alınmış. TTK, Türk ve Türkiye tarihini çağdaş sosyal bilim anlayışıyla araştırmak ve yaymak; bu alandaki araştırmaları desteklemek ve toplumda “TARİH BİLİNCİNİ” geliştirmeyi; yaptığı araştırmaları dünya tarih yazıcılığıyla bütünleştirmek; Türk tarihçiliğinin evrensel ölçekte en üst düzeye ulaştırmayı amaç edinmiş. Bu amaçla konferanslar, seminerler, kongreler, anma törenleri, sergiler düzenlemiş; kazılar yaptırmış, kitaplar yayınlamış; uluslararası kongreler düzenlemiş.
*
TTK Kütüphanesi’nde, 250 bin cilt kitap bulunmaktadır. TTK, Uluslararası Akademiler Birliğinin Türkiye’deki tek üyesidir. TTK’da bulunan eserlerden telif bakımından yasal süresi dolmuş nadir eserler dijitalleştirilmiş. TTK’nın YouTube üzerinden yayın yapan TV kanalı vardır. TTK, 2018 yılında Bilim Kurulu oluşturmuş.
*
TTK, 7 Kasım 1982’de kabul edilen Anayasa’nın 134. Maddesi ile kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesine alınmış. Kurumun başkanı Cumhurbaşkanı kararnamesiyle; başkan yardımcısı, 664 Sayılı KHK ile Kültür Bakanı tarafından atanmaktadır.
*
Atatürk’ün Vasiyeti gereğince bağışladığı gelirle yaşayan (T. İş Bankası’ndaki yüzde 28’lik hissenin temettüsü) TTK ve TDK, özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olan, dil ve tarih ile ilgilenlerin üye ve yönetici (seçimle) olabileceği özerk bir kurum (dernek) iken yöneticileri atama ile gelen bir devlet kurumu haline getirilmiş. Bu kuruma kimlerin atandığını ve güncel durumu ayrı bir yazı konusudur.
***
“DİL, TÜRKÇE” BİLİNCİ
HARF-YAZI-DİL DEVRİMİ: TÜRK DİL KURUMU
Birinci Dünya Savaşı’nda, Doğu Cephesinde, Silvan’da, 1916 yılında 16. Kolordu Komutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Emin Yurdakul’un Türkçe Şiirler kitabı ile Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste kitabını okuduktan sonra anı defterine: “Yapılması gereken Türkçeyi yabancı sözcüklerden kurtarmaktır” diye yazmış. Bu savaşta, çadırına geldiğinde yaverine, biri Fransız, diğeri Macar iki Türkoloğun kitabını getirtmiş; yaverinin bir sorusu üzerine: “Zafer’den sonra Türk dilinin değişmesi lazım; onun için çalışıyorum” demiştir.
*
Bolu milletvekili Tunalı Hilmi’nin 23 Ağustos 1923’de Türkçe Kanunu başlıklı yasa önerisi kabul edilmemiş. Türkçe konusunda ilk büyük adım Milli Eğitim Bakanlığı Kuruluş Yasası’nın kabulünden (1924) sonra Dil Encümeni adı verilen kurulun oluşturulması ile atılmıştır.
*
1928 yılının başında Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, yakında bir “abece” değişimine gidileceğini açıklamış. 23 Mayıs 1928’de Dil Heyeti adında dokuz üyeli bir kurul oluşturulmuş. Böylece Latin kökenli “Yeni Türk Abecesinin kabulü”, Türkçenin yabancı kökenli sözcüklerden arındırılması yani “DİL DEVRİMİ” başlamıştır.
*
26 Eylül 1932’de Dolmabahçe’de başlayan Dil Kurultayı’na toplumun her kesiminden 917 delege katılmış. Kurultayda dilin gelişmesinin doğal akışa, yani EVRİM anlayışına bırakmanın amacı gerçekleştiremeyeceği inancıyla büyük çoğunlukla “DİLDE DEVRİME” karar verilmiş. Fuat Köprülü 26 Eylül’ü bir “DEVRİM, TÜRK RÖNESANSI, TÜRK AYDINLANMASININ BAŞLANGICI” olarak nitelendirmiş. H. Fahri Ozansoy’un önerisiyle 26 Eylül’ün her yıl “DİL BAYRAMI” olarak kutlanması kabul edilmiş.
*
“HARF-YAZI-DİL DEVRİMİ” ile Arap harfleri ve tabelaları kaldırılmış, 29 harfli Latin Alfabesi kabul edilmiş. Yeni yazıyı ve yeni harfleri topluma öğretmek için seferberlik ilan edilmiş. Türkiye’nin dört bir yanında millet mektepleri açılmış. Okur yazar sayısı inanılmaz biçimde yükselmiş. Gazeteler dâhil bütün yayınlar bir anda yeni harflerle çıkmaya başlamış. “HARF DEVRİMİ” tutmuş. Ama karşı-devrimciler boş durmamış, Dil Kurulunu uydurmacılara para dağıtmakla suçlamışlar; kurulun 1931 yılı ödeneğini 10 liraya indirmişler. Bu yüzden kurul, çalışmalarını 1931 Temmuz’unda durdurmuş. Dernek tüzüğünde Atatürk’ün derneğin koruyucu başkanı olduğu vurgulanmış ve amacın Türk dilinin zenginliğini ortaya çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe çıkarmak olduğu belirtilmiş. Dil çalışmalarında Atatürk’ün “EĞİTİM ORDUSU” diye nitelendirdiği öğretmenlerden yararlanmak ve elde edilen sonuçları öğretim programlarına aktarmak için Milli Eğitim Bakanı’nın dernek başkanlığını üstlenmesi de yararlı görülmüştür.
*
Atatürk: “Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli ve zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüz yıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde tuttuk. Anlaşılmayan bu işaretlerden kendimizi kurtarmak zorundayız. Bir milletin yüzde onu ancak okuma yazma biliyor ve yüzde doksanı bilmiyorsa, insanların bundan utanması gerekir” demiş.
*
Dil kurulunun başına gelenler, siyasal bir güce bağlı kuruluşların çalışmalarını özgürce sürdürmelerine olanak bulunmadığını göstermiş. Dilde istenen gelişme ancak özerk bir kuruluşla sağlanacağı anlaşılmış. Bu bağlamda her zaman iki seçenek var olmuş. Biri Batı ülkelerinde olduğu gibi bir Dil Akademisi kurmak; ikincisi de, özel hukuk kurallarına bağlı özerk bir kurum oluşturmak. Atatürk akademi fikrini yerinde bulmamış. 1. Tarih Kurultayı toplantısının sürdüğü 10 Temmuz 1932 akşamı Çankaya Köşkü’ne çağırdığı bazı uzmanlarla bir değerlendirme yapan Atatürk: “Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir; ne dersiniz?” diye sormuş, olumlu yanıt alınca da: “Öyleyse, ‘Türk Tarih Cemiyeti’ gibi bir de ona kardeş dil cemiyeti kuralım. Adı ‘Türk Dil Cemiyeti’ olsun” demiş. Ertesi gün 12 Temmuz 1932 günü dördü de milletvekili olan Samih Rıfat, Ruşen Eşref Ünaydın, Celal Sahir Erozan ve Y. Kadri Karaosmanoğlu’nun İç İşleri Bakanlığı’na yaptığı başvurunun kabul edilmesiyle Türk Dil Kurumu kurulmuştur.
*
Atatürk’ün yazdığı ‘Vatandaş İçin Medeni Bilgiler Kitabı’ndan: A’dan Z’ye sıralarsak: “Anayasa, Ahlaki Akrabalık, Bağlılık, Cumhuriyet, Çalışma, Devlet, Demokrasi, Dil, Din, Egemenlik, Girişimcilik, Hoşgörü, Harf-Yazı-Dil, İş Bölümü, Millet, Milliyetçilik/Millicilik, Medeni Duygu, Meslek, Özgürlük, Türk Ulusu, Türk Dili-Türkçe, Türk Yurdu-Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Tarih, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Yurttaşa Karşı Devletin Görevleri, Yurttaşın Devlete Karşı Görevleri, Yurttaşlık Hakları ve Ödevleri” Bilincini kavramlarını ve olgularını açıkladık.
*
Şimdi Türkiye’nin 1923 Cumhuriyet Devrimi ile başlayan süreci Atatürk’ün en önemli söylevleri(*) ile açıklayacak ve irdeleyeceğim.
(*) Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya yazdığı 30 Ekim 1923 tarihli mektup; Atatürk’ün Gençlik Tanımı; Türk Gençliğine Söylevi; Bursa Nutku; 1930’da Antalya’da Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a Söyledikleri; 10. Yıl Nutku; Orduya Son Mesajı; Vasiyeti
***
TÜRKİYE’NİN 1923 CUMHURİYET DEVRİMİ İLE BAŞLAYAN TARİHSEL SÜRECİ
CUMHURBAŞKANI MUSTAFA KEMAL’İN İSMET PAŞAYA YAZDIĞI 30 EKİM 1923 TARİHLİ MEKTUP
“Sevgili Paşam Cumhuriyetin ilk Başbakanı olarak seni düşünüyorum. Hiç itiraz etme, niye seni düşündüğümü şimdi anlayacaksın.
**
YİNE BÜYÜK BİR SAVAŞ: AYDINLANMA SAVAŞI: DEVRİMLER
Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü cephe komutanı ve Lozan barış delegesi olarak elbette biliyorsun.
**
GENEL DURUM
Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı genel durumu özetleyeceğim.
Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Bize geri, borçlu, hastalıklı, bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getiriyoruz. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni, cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.
**
SAĞLIK
Nüfusumuzun yarısı hastadır. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız (yüzde 30) trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo, salgın halinde, bit ciddi sorun. Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayımız 136, pek az şehirde eczane var.
**
ANAYASA
Cumhuriyete uygun bir anayasaya gerek var. Osmanlı tüm bu gerçekleri geç fark etti, fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, ulus egemenliğine dayalı çağdaş, uygar, özgür bir toplum oluşturarak yüzyılımızın düzeyine yetişmek kısacası uygarlaşmak gerek.
**
EĞİTİM VE KÜLTÜR
Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Oysa Cumhuriyetin insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediyor.
**
EKONOMİ VE MALİYE
Hedefimiz milli iktisattır. Bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel hedefimizdir. İktisatçımız da çok az. Bütçemiz, gelirimiz (maliye) yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşünce var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.
**
SANAYİ
Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Telefon, motor, makine yok. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
**
KÖY
Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400.000’i geçecek.
**
ULAŞIM: DEMİRYOLLARI-KARA-DENİZ-HAVA ULAŞIMI
Ülkenin kuzeyini güneyine batısını doğusuna bağlamamız. Vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Dört mevsim kullanabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km kadar demiryolu var. Bir metresi bile bize ait değil. Üstelik yetersiz. Denizciliğimiz acınacak durumda.
(Not: Havacılık ile ilgili bir bilgi yok. Ancak, Atatürk, 1925 yılında kamu yararına çalışan ilk dernek olan Türk Hava Kurumu’nu kurmuştur.)
**
BÜYÜK İDEAL, HEDEF, AMAÇ, KUTSAL GÖREV, ÜLKÜ
Büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek, nede bir deney var, ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek gerek. Bunun için gerekli yolu yöntemi bulacağız. Yoksul esir ülkelere örnek olacağız. Bu görev, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Bunları bakanlara, parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Allah yardımcımız olsun” demiş, Atatürk.
**
Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’deki durumunu Atatürk’ün yazdığı mektup(rapor) ile sundum. Metindeki ara başlıkları ben koydum. Ülkemizin 2023’deki durumunu anlamak için sorguluyorum.
***
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN 2023 YILI DURUMU İÇİN SORUYORUM:
30 Ekim 1923’de geri, borçlu ve hasta bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti 30 Ekim 2023’de:
-• 1) İleri, borçsuz, sağlıklı bir ülke oldu mu?
-• 2) Yoksul köylü devleti, varlıklı kentli bir devlet oldu mu?
-• 3) Çiftçi topraklandırıldı mı?
-• 4) İktisadi bağımsızlığı var mı?
-• 5) Sanayi ve kalkınma savaşını kazandı mı?
-• 6) İlerledi mi; kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı demiryolu ile birbirine bağlandı mı?
-• 7) Vatanın bütünlüğünü sağladı mı?
-• 8) Cumhuriyetle, insanlıkla bağdaşmayan aşiret, bey, şeyh, ağa düzenini yıktı mı?
-• 9) Halkı ezen tefecileri yok etti mi?
-• 10) En başta eğitim olmak üzere halkın sorunlarını çözdü mü? Cehaleti yendi mi?
-• 11) Ulus egemenliğine dayalı çağdaş, uygar, özgür bir toplum oldu mu?
-• 12) Türk kültürünü çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma hedefini gerçekleştirdi mi?
-• 13) Kutsal görevini yaptı mı?
-• 14) Varlıklı ve mutlu Türkiye idealine ulaştı mı?
-• 15) Laik Cumhuriyete uygun anayasa yapabildi mi?
-• 16) Yoksul ve esir ülkelere örnek oldu mu?
Bu soruları yanıtlamak için Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihini irdeledim. Analizimde Atatürk’ün söylem ve eylemlerinden ve yazarların Atatürk ve Türkiye hakkındaki yazılardan yararlandım.
***
ATATÜRK’ÜN GENÇLİK TANIMI
Atatürk: “Genç demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir. Benim anladığım gençlik, devrimin fikirlerini ve ideolojisini benimseyip gelecek kuşaklara götürecek kimselerdir. Benim nazarımda yirmi yaşında bir yobaz ihtiyar, yetmiş yaşında bir idealist ise gençtir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu sonsuza değin gençler yaşatacak. Bütün ümidim gençliktedir” demiştir.
**
ATATÜRK’ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE SÖYLEVİ: 20 EKİM 1927
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza değin KORUMAK ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en değerli hazinendir. Gelecekte seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün bağımsızlık ve cumhuriyeti SAVUNMAK zorunda kalırsan, göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar hiç uygun olmayan bir durumda kendini gösterebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetini yıkmak isteyecek düşmanlar, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir galibiyetin, bir gücün temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdun bütün kaleleri teslim alınmış, bütün tersaneleri, bütün işletmeleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere, ülkede iktidara sahip olanlar duyarsızlık, sapkınlık ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını işgalcilerin siyasi amaçlarıyla birleştirerek düşmanla işbirliği yapabilirler. Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde ezik ve bitkin düşmüş olabilir. Ey Türk geleceğinin evladı! İşte bu durum ve koşullar içinde bile görevin Türk Bağımsızlığını ve Cumhuriyetini KURTARMAKTIR. Gereksinim duyduğun güç damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
***
ATATÜRK’ÜN GENEL SEKRETERİ HASAN RIZA SOYAK’A SÖYLEDİKLERİ: 6 MART 1930
Atatürk’ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak: “Atatürk, 1930 yılı baharında yaptığı yurt gezisinde İzmir’den, Antalya’ya gitmek üzere trenle ayrılmış, yolda, halkla temas ede ede ve bir gece Aydın’da, bir gece de Isparta’da kaldıktan sonra 6 Mart 1930 günü otomobille Antalya’ya varmıştı. Beni yanına alarak odasına girdi ve kapıyı kapattı; bir koltuğa yığılır gibi oturdu; beni de oturttu. Çok yorgun, düşünceli ve sinirli görünüyordu” diyerek anı kitabında şunları yazmış (Aktaran U. Dündar):
“Büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde sürekli dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde. Rahatlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; üzülerek söylüyorum ki memleketin gerçek durumu bu işte! Bunda bizim günahımız yok; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden habersiz, birtakım BİLİNÇSİZ YÖNETİCİLERİN elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede değil; çoğu görgüsüz, yetersiz ve şaşkın. Büyük yeteneklere sahip olan zavallı halkımız ise, kendisine kutsal inanç şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların etkisi altında uyuşmuş, kalmış. Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığı. İşte bu zihniyetle; herkes yazgıya boyun eğme ve tembelliği içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, benden bekliyor; ama sonuçta ben de bir insanım, kutsal bir kuvvetim yoktur ki. Bütün bu ihtiyaçların giderilmesi her şeyden önce BİLİNÇLİ, geniş düşünceli, azimli, gönlü tok, uzmanlık sahibi adam meselesi. Sonra zaman ve imkan. Bu itibarla önce kafaları ve vicdanları yaralanmış, geri, uyuşturucu düşüncelerden temizleyeceksin. İşlerin uzmanı, idealist ve enerjik insanlardan kurulu, düzenli ve her parçası yerli yerinde modern bir DEVLET MAKİNESİ kuracaksın. Sonra bu makine HALKLA BERABER çalışacak, maddi ve manevi her türlü doğal YETENEK ve KAYNAKLARIMIZI harekete geçirecek, işletecek, böylece MEMLEKET İLERİYE REFAHA DOĞRU yol bulacak. İLERİ MİLLETLER DÜZEYİNE ERİŞMEK için bir yılda, beş yılda, hatta bir nesille tamamlamak da imkansız. Şimdi biz bu yolda ilerliyoruz. Kafileyi HEDEFE doğru yürütmek için insan gücünün üstünde gayret sarf ediyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?
***
“ATATÜRK’ÜN BURSA NUTKU”: 6 ŞUBAT 1933
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecek. Hemen müdahale edecek, kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
***
“ATATÜRK’ÜN 10. YIL NUTKU”: 29 EKİM 1933
Türk Milleti
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15’inci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin 10’uncu yılını doldurduğu, en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım
Az zamanda, çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki başarıyı, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, kararlı yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla yeterli göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunda ve kararlılığındayız.Yurdumuzu, dünyanın en gelişmiş, kalkınmış ve en çağdaş uygar memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, çağdaş gelişmiş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce, zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket kavramlarına ve olgularına göre düşünülmelidir.
Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız, daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da, başarılı olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin, karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin, yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir.
Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan toplumu olan Türk milletinin, tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri (doğal) zekâsını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün dünyada, gerçek huzurun sağlanması yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta, başarılı kılacaktır.
Büyük Türk Milleti!
15 yıldan beri, giriştiğimiz işlerde, başarı vadeden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin hiç birinde, milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak, bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve doğrulukta söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu, bütün uygar dünya, az zamanda, bir kez daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişimiyle, geleceğin yüksek medeniyet ufkundan, yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk milleti!
Sonsuzluğa akıp giden her 10 senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, mutlulukla, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
***
“ATATÜRK’ÜN ORDUYA SON MESAJI”: 29 EKİM 1938, İSTANBUL
“Büyük ulusumuzun orduya kazandırdığı en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha güçlenerek büyük bir özveri ve hak edilen hayatla her türlü görevi yapmaya hazır olduğunuza eminim. Bu kanı ile kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanları ile subay ve erlerini selamlar; takdirlerimi bütün ulusun huzurunda açıklarım.
Cumhuriyet Bayramı’nın 15. Yıldönümü hakkınızda kutlu olsun.
Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihiyle başlayan her zaman zaferle beraber uygarlığın ışıklarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!
*
Memleketini en buhranlı ve en zor anlarda zulümden, kötülüklerden ve düşman işgalinden nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet’in bugünkü onurlu devrinde de askerlik tekniğinin bütün çağdaş gelişmiş araçlarıyla donandığın halde, görevini aynı bağlılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur.
*
Bugün, Cumhuriyet’in 15. yılını sürekli artan büyük bir refah ve kudret içinde anlayan büyük Türk ulusunun huzurunda kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı açıklarken ve anlatırken, büyük ulusumuzun gurur duygularına da tercüman oluyorum.
*
Türk yurdunu ve Türk toplumunun şan ve şerefini iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevini her an yapmaya hazır ve amade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve güvenimiz vardır.”
***
“ATATÜRK’ÜN VASİYETİ”: 5 EYLÜL 1938
Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısıyla kaleme aldığı 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetname:
“Sahip olduğum nakit para ve hisse senetleriyle, Çankaya’daki taşınır ve taşınmaz mal varlığımı Cumhuriyet Halk Partisi’ne aşağıdaki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:
-• 1) Nakit para ve hisse senetleri, şimdiki gibi, Türkiye İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
-• 2) Her seneki nemadan, bana düşen oranların korunarak, yaşadıkları sürece, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.
-• 3) Sabiha Gökçen’e ayrıca bir ev alınabilecek kadar para verilecektir.
-• 4) Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
-• 5) İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek öğrenimlerini tamamlaması için ihtiyaç duydukları yardım yapılacaktır.
-• 6) Her sene nemadan kalan miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil kurumlarına verilecektir.”
*
Atatürk, siyasal ve sosyal alanda yaptığı devrimlere paralel olarak ekonomiyle de ilgilenmiş. Hindistan’dan gönderilen yardım paralarından kendisine teslim edilenlerle ziraat ve bankacılık alanlarında örnek oluşturmak amacıyla girişimlerde bulunmuştur.
*
Türkiye ekonomisinin ziraata dayalı olduğu ve bunun da uygun yöntemlerle yapılmadığı dikkate alındığında, ülkenin değişik iklim bölgelerinde örnek olacak şekilde Atatürk’ün oluşturduğu çiftliklerin, modern tarım yöntemlerini yaygınlaştırmada büyük öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır.
*
Ekonomiye yapılan diğer bir katkı da bankacılık alanında milli bir bankanın kurulması olmuştur. İş Bankasının kurulması ve geliştirilmesi ile finans alanında Türklere yer açılmıştır.
*
Her iki alanda yapılan girişimlerin devlet aracılığıyla değil de serbest çalışmalarını sağlayacak şekilde yapılması dikkati çeken bir konudur.
Bu örneklerden anlaşılacağı gibi, Atatürk serbest girişime önem vermiştir. Atatürk’ün bu düşüncesi o dönemde uygulanan devletçilik politikasında da yer almıştır.
*
Atatürk, gerek İş Bankasının, gerekse çiftliklerin kurulmasında, başarı sağlanamayacağı yönündeki genel kanının aksine, zorluklarla mücadele ederek, en olumsuz koşullarda da işlerin başarılabileceğini göstermek istemiştir. Bunun bir örneğini Orman Çiftliğinin yer seçiminde görmek mümkündür.
*
Atatürk, ziraat için en olumsuz arazide Orman Çiftliğini kurdurmuştur. Atatürk’ün bu davranışında, karakterinde var olan zorluklarla mücadele etme yönündeki isteğini görmek mümkündür. Bu şekilde davranarak ayrıca, ileride yapılacak diğer işler için çevresindekilere cesaret vermek, işlerin olumsuz koşullar altında da başarılabileceğini göstermek istemiştir.
*
İsmet İnönü’nün de belirtmiş olduğu gibi, Atatürk çiftliklerini bağışlarken kişisel çıkarlarını düşünmemiştir.
*
Atatürk’ün isteği doğrultusunda 1933 yılında, yani çiftliklerini bağışlamasından dört yıl önce, sahip olduklarının tümünü, Medeni Kanun gereğince korunmuş hakları olan mirasçısına bırakmadan bağışlayabilmesi için özel bir Kanun hazırlatması, gelecekte yapacağı bağışlardaki niyetini ortaya koyması bakımından önemlidir.
*
Atatürk kişisel çıkar sağlama amacında olmadığı gibi, bu Kanun’un çıkartılmasını sağlayarak, Hindistan’dan gönderilen yardım paralarıyla kurduğu İş Bankasındaki hissesi ile çiftliklerini, mirasçısına bırakmadan, devlete ya da CHP’ye bağışlayabilmenin yolunu açmıştır. Nitekim yardım paralarıyla oluşturulan kurumları bu Kanun sayesinde bağışlamıştır.
*
Çiftliklerini sahiplenmeyen Atatürk, bunları CHP’nin malı olarak görmüş ve bunu da açıklamıştır. Bu durum, başta İsmet İnönü olmak üzere başkaları tarafından da ifade edilmiştir.
*
Çiftlikler kurulurken yaklaşık 100.000 lira harcanmasına karşın, geliştirilmesi için CHP’nin 900.000 lirasının kullanılması, Atatürk’ün, çiftliklerin sahibi olarak CHP’yi görmesini haklı kılacak bir gerekçe olarak görülmektedir.
*
Çiftliklerinin bağışı sırasında Atatürk, çiftliklerin sahibi olarak gördüğü CHP için bir miktar para alınmasını düşünmüştür. Ancak bu düşüncesinden vazgeçmesinde ve bedelsiz olarak çiftliklerini Hazineye bağışlamasında İsmet İnönü etkili olmuştur.
*
Atatürk hisse senetlerini, nakit ve Çankaya’daki menkul ve gayrimenkullerini hazırladığı vasiyetle CHP’ye bırakmıştır.
*
Atatürk, değişik zamanlarda kendisine hediye edilen çeşitli illerdeki dokuz adet köşkünü ve evini ise vasiyeti ile düzenlemeyi uygun görmeyerek, hayattayken, belediye ve resmi kuruluşlara bağışlamayı istemiş, bunun için de Ankara’ya dönmeyi beklemiş.
*
Atatürk’ün 1938 yılı içinde, vasiyetini yazmadan önce, bu düşüncesini gerçekleştirmeye başlayarak, bazı emlak ve arsalarını belediyelere bağışlaması, bu konudaki kararlılığını göstermektedir.
*
Atatürk’ün sağlık durumu vasiyetini yazdıktan sonra Ankara’ya dönmesine imkân vermemiş.
Atatürk’e çeşitli şehirlerde hediye edilen köşkler ve evler, yasal mirasçısı olan kız kardeşi Makbule Boysan’a intikal etmiştir.
*
Yapılan araştırmada, Atatürk’e hediye edilen bu evlerin Makbule Boysan’a intikalinden sonra, resmi kuruluşların girişimiyle Atatürk için müze haline dönüştürüldüğü tespit edilmiştir.
***
“EĞİTİM” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “Bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum olarak yaşatan da, yoksul ve köle yapan da eğitimdir” demiş. “Öğretmenlerden fikri-vicdanı-irfanı özgür nesiller yetiştirmelerini” istemiş. “Türk kültürünü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmayı hedef” olarak belirlemiş. “Bu hedefe en kısa zamanda ulaşmak için düşünce ve eylemi birlikte yürütmek zorundayız. Bu girişimde başarı ancak planlamayla, akılcı ve bilimsel yöntemlerle çalışmakla mümkün olabilir” demiştir.
***
“BİLİM” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “Dünyada her şey için, uygarlık için başarı için, yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. BİLİM ve fennin dışında rehber aramak aymazlıktır, bilgisizliktir, hainliktir. Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve ulusun her bireyinin kafasına koyacağız. Bilim ve fen için kayıt ve koşul yoktur. Manevi mirasım AKIL ve BİLİMDİR. Zaman hızla ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek aklın ve bilimin gelişmesini yok saymak olur. Benim Türk ulusu için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Bundan sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde aklı ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçım olurlar” demiştir.
-• “Türklerin 1453 zaferini düşününüz. Bütün cihana karşı İstanbul’u sonsuza değin Türk dünyasına katmış olan güç aynı yıllarda bulunan matbaanın Türkiye’ye kabulü için köhne HUKUK sahiplerinin uğursuz gücünü 300 yıl kıramamıştır” demiştir.
-• “Bu söylevimle (Nutuk) ulus yaşamı son bulmuş kabul edilen bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan uygar bir ULUS DEVLETİN nasıl kurulduğunu anlatmaya çalıştım. Türkiye Cumhuriyeti’ni TÜRK GENÇLİĞİNE emanet ediyorum” demiştir.
***
“KÜLTÜR VE UYGARLIK” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “KÜLTÜR, okumak, anlamak, görebilmek, gördüğünden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek ve zekayı eğitmektir. UYGARLIĞIN ne olduğunu başka başka tanımlayanlar var. Bence uygarlığı kültürden ayırmak güçtür ve gereksizdir. Kültür: a) İnsan toplumun devlet yaşamında; b) Düşün yaşamında; c) İktisat yaşamında; kısacası tarımda, sanatkarlıkta, ticarette, kara, deniz, hava ulaşımında yapabildiği, başarabildiği, üretebildiği şeylerden elde ettiklerinin bileşkesidir. Kültür, doğanın yüksek verimleriyle mutlu olmaktır. Kültür, insanlık vasfında insan olabilmenin temel bir unsurudur. Kültür kavramı içinde çok şey saklıdır. Temizlik, saflık, yükseklik, insanlık vb. Bunların hepsi insanlık vasıflarındandır. İnsan, hareket ve faaliyetin yani dinamizmin ifadesidir. İnsan enerjisiyle ve fakat doğanın ona tükenmez yardımıyla yükselen genişleyen insan zekası, hudutsuz kavrayış anlamında insanım diyen bir özel niteliği olur. Kültür, doğanın insanlara verdiği yüksek vasıfları kendi çocuklarına, torunlarına ve geleceğine vermesi demektir. İnsanların yaşamına, çalışmalarına egemen olan güç yaratıcılık ve buluş yeteneğidir. İcadı ve yaratıcılığı yapabilen insanların mutlaka kültürlü olması gerekir. Varlığımızın ve Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. MİLLİ KÜLTÜR, dine karışmış masallardan, yaradılış ve varlığımızla ilgisi olmayan fikir ve inançlardan, doğudan ve batıdan gelen etkilerden uzak ve tarihimize uygun bir kültürdür. Milletimizi en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Geleneksel kültürden çağdaş kültüre DEVRİMCİ atılımlarla geçilebilir. Geleneksel kültür unsurlarının yerini yeniler alır. Milli kültürümüzü çağdaş gelişmiş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız” demiştir.
***
“SANAT: RESİM, MÜZİK, ŞİİR, HEYKEL, MİMARLIK, SANATÇI” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “MÜZİK ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildir. Hayatta müzik lazım değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat, insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz. Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeydir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Yaşamını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim. Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerlemesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk en önde götürülmesini gerekli olan Türk musikisidir” demiştir.
***
“SPOR” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “Ben sporcunun zeki, çevik, aynı zamanda ahlaklısını severim.”
“Spor bir insanın her durumda farklı olmasını sağlar. Türk çocuklarına sporun bugünkü tekniğini öğretmek ve bunlardan bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor olarak koymak gerekir. Dünya spor yaşamı ve spor dünyası çok önemlidir. Bütün millet ve memleket evlatlarını sportmen yapabilmek için sarf edilen çalışmanın önemi ve aynı derecede değerli ve önemlidir. Sporsuz bir millet gerilemeye mahkûmdur. Her boy ölçüşmede arkalarında Türk Milletinin bulunduğu ve millet şerefini düşünmelerini Türk sporcularına meslek düsturu olarak kaydediyorum. Spora eğilimli bir devlet asla yorulmaz. Benim en çok sevdiğim spor, serbest güreştir. Her ulus çocuklarının sağlıklı olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını sağlamak, devlet halinde bulunan siyaset kurumunun en birinci ödevidir. Bir milletin sporda gösterdiği azim onun geleceğini yükseltir. Ben Türk gençliğinin spor yaparak güçlü olmasını isterim. Her insan spor yapmalı erken yaşta yoksa sonu ya toprak ya yatak olur. Cumhuriyet, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister” demiştir.
***
“HEDEF, MİLLİ KÜLTÜR, ÇAĞDAŞ UYGARLIK, DÜŞÜNCE VE EYLEM BİRLİĞİ, EĞİTİM, OKUL VE ÜNİVERSİTE” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZÜ ÇAĞDAŞ UYGARLIK SEVİYESİNİN ÜSTÜNE ÇIKARMA HEDEFİNE en kısa zamanda ulaşmak için DÜŞÜNCE VE EYLEMİ BİRLİKTE YÜRÜTMEK zorundayız. Bu girişimde başarı ancak planlama, akılcı, bilimsel yöntemlerle çalışmakla mümkün olabilir. Bunun için okuma yazma bilmeyen tek bir vatandaş bırakmamak (eğitim); yurdun ekonomik kalkınma savaşının yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek (eğitim); yurt sorunlarının dayandığı temel düşünceleri anlayacak ve anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak insanları ve kurumları yaratmak çerçevesi içinde ÜNİVERSİTEYE ve OKULLARA büyük görevler düşmektedir.”
***
“CUMHURİYET, EKONOMİ, DEVLETÇİLİK, ÖZEL GİRİŞİMCİLİK, ULUSAL EGEMENLİK” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “CUMHURİYETİMİZ henüz çok gençtir. Geçmişten kendine miras kalan bütün yaşamsal işler, zamanın en temel ve zorunlu gereksinimlerini karşılayacak derecede değildir. Siyasi ve düşünce yaşamında olduğu gibi EKONOMİK işlerde de ÖZEL GİRİŞİMCİLİĞİN sonucunu beklemek doğru olamaz. Önemli ve büyük işleri ancak milletin toplam servetine, DEVLETİN BÜTÜN TEŞKİLAT VE KUVVETİNE DAYANARAK, ULUSAL EGEMENLİĞİN uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih edilmelidir. Diğer bazı devletlerin ikinci dereceden görebileceği ve bireysel girişimcilere bırakılmasını uygun bulacağı işlerden birçoğu bizim için yaşamsaldır ve birinci derecede önemli devlet görevleri arasında sayılmalıdır.”
***
“EKONOMİ POLİTİKASI, ULUSAL ÇIKAR, DEVLETÇİLİK, DOĞAL KAYNAKLAR, DEMOKRASİ, MİLLETİ MUTLU, ÜLKEYİ BAYINDIR KILMA” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “EKONOMİ POLİTİKAMIZIN önemli amaçlarından biride ULUSAL ÇIKARLARIMIZI DOĞRUDAN İLGİLENDİREN EKONOMİK KURULUŞLARI, MALİ VE TEKNİK GÜCÜMÜZ ORANINDA DEVLETLEŞTİRMEKTİR. ÜLKEMİZ BAŞTAN SONA HAZİNELERLE DOLU. BİZ, BU HAZİNELER ÜZERİNDE AÇ KALMIŞ İNSANLAR GİBİYİZ. Topraklarımız altında kullanılmadan terk edilmiş olarak duran maden hazinelerimizi çıkarmak, kısa zamanda işleterek milletimizin çıkarlarına açık bulundurmak, servet ve mutluluğumuzun kaynaklarını bulmak vazifesiyle sorumluyuz ve bunları başarmak ancak DEVLETÇİLİK İLKESİ sayesinde mümkündür. Türkiye’yi yönetenler DEMOKRASİ esasından ayrılmadan devletçilik ilkesine uygun yürümeli. Bizim uyguladığımız devletçilik, özel girişimciliği, çalışmayı esas tutmakla birlikte mümkün olduğu kadar az zaman içinde MİLLETİ GÖNENCE ve MUTLULUĞA, ÜLKEYİ BAYINDIRLIĞA ERİŞTİRMEK için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomide devleti fiilen ilgili kılmaktır. Bizim uyguladığımız devletçilik ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde düzenleme amacını takip eden ve özel girişimciliğe yer vermeyen sosyalizm prensibine dayanan kolektivizm ve komünizm gibi bir sistem değildir.”
***
“DENK BÜTÇE, VERGİ, TARIM REJİMİ, KOOPERATİFÇİLİK, MİLLİ TİCARET, TİCARET VE ÖDEME DENGESİ, KREDİ” BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “Cumhuriyet bütçelerinin belirlenen ve sürekli kuvvetlenmesi gereken ortak özellikleri yalnızca DENK BÜTÇE oluşları değil aynı zamanda koruyucu, kurucu, verimli işlere her defasında daha fazla pay ayırmakta olmalarıdır. Devlet gelirlerinin artmasını, Yeni VERGİLER koymaktan çok, devamlı bir programla mevcut vergilerin konulup alınması usullerinin düzeltilmesinde aramak gerekir.”
-• “Ciddi inceleme ve araştırmalara dayanan bir TARIM SİYASETİ saptamak, onun içinde, her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek uygulayabileceği bir TARIM REJİMİ kurmak gereklidir. Bir defa ülkede topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bir ÇİFTÇİ AİLESİNİ geçindirebilecek toprağın hiçbir sebep ve surette bölünemez bir nitelik alması, büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, bölgelerin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlamak gereklidir. KOOPERATİFLEŞMEK gereklidir. Kooperatifçilik demek maddi ve manevi kuvvetleri, zekâ ve yetenekleri birleştirmek demektir.”
-• “Tüccar, milletin emeği ve üretimini değerlendirmek için eline ve zekâsına güvenilen; bu güvene uygarlık ve yetenek gösteren adamdır. Eğer tüccarlar bizden olmazsa milli servetin önemli bir kısmı şimdiye kadar olduğu gibi yine yabancılarda kalacaktır. Onun için MİLLİ TİCARETİMİZİ yükseltmek zorundayız. Dış ticarette uyguladığımız ana ilke TİCARET DENGESİDİR. ÖDEME DENGESİNİN EN ÖNEMLİ İLKESİ budur. Küçük sanayici ve esnafımıza gereksinim duydukları KREDİLERİ kolayca ve ucuza verecek kuruluşları yapmak gerek.”
***
TÜRK ORDUSU/TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ BİLİNCİ
ATATÜRK:
-• “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler gelir, başka komutanlar egemen olabilir (1915, Anafartalar).”
-• “Ordunun esenliğini yürekten düşünen namuslu ve ahlaklı insanlar iki yüzlükten uzaktır. Savaşta büyük başarının temeli olan bağımsız hareket, gerekli sınırları içinde olanıdır (1918, İstanbul).”
-• “Ordumuz onur ve yaşam mücadelesinde, milletin amaçlarının tek dayanak noktasıdır (1920, Ankara).”
-• “Sizin gibi komutanları, subayları, er ve erbaşları olan bir ulusun yabancı eller altında köle olması mümkün değildir. Böyle yiğit evlatlardan oluşan ordulara sahip bir ulus, elbette hakkını ve bağımsızlığını bütün anlamıyla korumayı başaracaktır. Böyle bir ulusu bağımsızlığından yoksun kılmaya kalkışmak boş bir hayaldir (1921, Ankara).”
-• “Kesin sonuç daima taarruzla alınır. Tarihte yarılmamış bir cephe yoktur. Askerlik yaşamımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel yönetilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!(1922, Dumlupınar).”
-• “Ordumuz atalarına layık evlatlardan meydana geldiğini göstermiştir (1923, İzmir).”
“Aklı eren, yurdunu seven, gerçekleri gören kimselerden düşman çıkmaz (1923, Tarsus).”
-• “Ordumuz maddi ve manevi yönden her an hazır bulunmalıdır (1924, Dumlupınar).”
“Bütün ulusa hiç tereddütsüz ve gönül rahatlığıyla arz ederim ki, Cumhuriyet Orduları, Cumhuriyeti ve kutsal toprakları güvenle koruma ve savunma kudretindedir ve hazırdır (1925, İzmir).”
-• “Zafer, ‘Zafer benimdir’, başarı, ‘Başaracağım’ diye başlayan ve ‘Başardım’ diyebilenindir (1925, Konya).”
-• “Türk Ordusu o cevherde bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenler, komuta edebilme vasıflarına sahip olabilsinler. Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son bir avuç toprağına kadar karış karış kahramanca ve namusluca savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür.”
-• “Ben, Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim. Ben, ordu ile küçük rütbelerden beri içten teması olan bir askerim. Ben, olayların akışı ile ordunun içinde subay ve komutan olarak iş görmüş ve düşünceme göre başarılı olmuş bir komutanım. Türk ordusunun, onun erdemini, değerini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini bizim kadar anlayan az olmuştur. Benim için ordumuzun değerini anlatan tek karşılaştırma şudur: Türk ordusunun bir birliği dengini mutlaka yener, iki katını durdurur. Şimdilik bundan fazlasını istemiyorum. Çünkü fazlasını ulusumuzun yaratılıştan sahip olduğu mücadele ruhu zaten sağlamaktadır.”
-• “Bir Türk komutanın, ordusunu kullanmaksızın, herhangi bir kötü rastlantı ve kötü şans eseri bile olsa, düşmana esir düşmesini biz mazur görsek de, tarih bunu asla affetmez ve affetmemelidir. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır. Bu çocuklar asker oldukları zaman, onların savaş alanlarında başarılı olmaları için gerekli olan eğitim ve öğretime özellikle önem vermeliyiz.”
-• “Bir orduyu oluşturan her rütbe sahibi, genel olarak her şahıs, yaşayan bir makinenin canlı organları, parçalarıdır. Kuvvetli bir ordu denildiği zaman anlaşılması lazım gelen anlam; her kişisi, özellikle subayı, komutanı; uygarlığın ve tekniğin gereklerini kavramış ve ona göre iş ve hareketini uygulayan yüksek ahlakta bir zaferin sırrı, orduların yönetilmesinde, bilim ve teknik kurallarını yol gösterici olarak almaktır. Büyük kararlar vermek yeterli değildir. Bu kararları cesaret ve kesinlikle uygulamak gerekir. Emir verirken, kendini o emri yerine getirecek olanların yerine koymak ve emrin yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.”
-• “En büyük askerlik, çeşitli varsayımları çok iyi hesap ederek en iyi görüleni gecikmeden uygulamaktır. Ben askerliğin her şeyinden önce sanatkârlığını severim. Askerlik, işlerin yürümesi değil, insanların yönetilmesidir. Deniz silahlarına önem veriyoruz. Denizcilerimizin iyi silahlı iyi eğitimli olarak hazırlanmaları büyük emelimizdir.”
-• “Savaş, milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknik alanındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Savaş, sadece karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Askeri harekât siyasi faaliyetlerin ümitsiz olduğu noktada başlar. Ümidin güvenli bir şekilde geri dönüşü, orduların hareketinden daha seri hedefe ulaşmayı sağlar. Milleti savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı ‘ölmeyeceğiz diye savaşa girebiliriz. Lakin ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir. Yurtta barış, dünyada barış”
-• “Türk esirlik, kölelik kabul etmeyen bir ulustur. Bir ulusun ruhu ele geçirilmedikçe, azmi ve iradesi kırılmadıkça, o ulusa egemen olmanın imkânı yoktur.”
-• “Türkiye Cumhuriyeti sadece iki şeye güvenir. Biri ulus kararı, diğeri en elim ve en güç koşullar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olma niteliğini kazanan ordumuzun kahramanlığıdır.”
-• “Türkiye’nin en zayıf zannedildiği bir zamanda ordusu sayesinde en kuvvetli olduğunu kanıtlamıştır. Ordumuz vatan için şanlı zafer kazanmıştır. Bu durum Türkiye’nin olağanüstü gücünün, yüce kararlılığının ve ölmez varlığının en belirgin delilidir. Bu ordular tarihte benzeri görülmemiş kahramanlıklar ve özveriler göstermiştir. Ulusun ve ülkenin gerçek minnet ve teşekkürüne hak kazanmıştır” demiştir.
***
“DENİZCİLİK” BİLİNCİ
ATATÜRK: “En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri DENİZCİ millet yetiştirmek yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmayı bilmeliyiz. Denizciliği, Türkün büyük ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız” (1 Kasım 1937, TBMM) demiştir.
***
“HAVACILIK” BİLİNCİ: TÜRK HAVA KURUMU
Trablus’ta İtalyanlarla savaşırken (23 Ekim 1911) “İstikbal göklerdedir” diyen M. KEMAL ATATÜRK, 1925’de Türkiye’de kamu yararına çalışan ilk dernek olan Türk Hava Kurumu’nu kurmuş. 1936’da Eskişehir’de Uçak Alayını ziyarette, anı defterine:
-• “Kanatlı gençlik memleketin geleceği bakımından en büyük güvencedir. Bir gün batılı ayaklar ayda ayaklarının izini bırakacaklarsa bunların arasında bir de Türk’ün bulunması için çalışmak gerekir. Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın UÇAKLARDIR. Bir gün insanoğlu uçaksızda göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize mesajlar yollayacaktır. Gelişen teknoloji bize şimdiden bunu müjdeler. Bu mucizenin gerçekleşmesi için iki binli yılları beklemeye gerek kalmayacaktır. Bize düşen görev ise batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı sağlamaktır” diye yazmıştır.
***
EKONOMİ BİLİNCİ
İZMİR İKTİSAT KONGRESİ: 17 ŞUBAT-4 MART 1923
İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında yeni Türkiye’nin ekonomik sorunları ve modelinin tartışıldığı bir kongredir. Dönemin Türkiye yönetici kadrosu Kurtuluş Savaşı ile kazanılan zaferden sonra siyasi ve ekonomik bağımsızlığı öngörmüştür. Kongre Başkanlığına Kazım Karabekir seçilmiş. Kongrenin açılışına Sovyetler Birliği’nin temsilcileri İ. Abilov ile S. Aralov davet edilmiş ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal’in isteği ile açılışta konuşma yapmışlardır. Kongre öncesinde sistemli çalışmalar yürüten örgütler arasında Milli Türk Ticaret Birliği ile Türk Umum (Genel) Amele (İşçi) Birliği öne çıkmıştır.
*
Millî Türk Ticaret Birliğinin kongrede öne sürdüğü taleplerden bazıları:
- Gümrük bağımsızlığının tam olarak uygulanması.
- Yabancı sermayeye tekel yetkisi verilmemesi.
- Kabotaj hakkının kullanımında ayrıcalık tanınmaması.
- Milli bir merkez (emisyon) bankası (anonim şirket olarak) kurulması.
- Yabancı sermayenin ülkeye zarar vermeyecek biçimde girişinin sağlanması.
- Dış ticaretin millileştirilmesi.
- Vergi sisteminin iyileştirilmesi.
- Ekonomik ve mali kararlarda mesleki kuruluşlarının görüşlerinin alınması.
- İşadamı, bürokrat, memur yetiştirmek amacıyla okullar ve kurslar açılması.
*
Kapitülasyonların kabul edilemeyeceği kongrede belirtilmiş. Savaştan yeni çıkan halkın kalkındırılması üzerinde durulmuş. İktisat Bakanı Mahmut Esat amaçlarının: “Bu kongreyi milletimizin ve memleketimizin iktisadi ihtiyaçlarını ve yeteneklerini elbirliğiyle incelemek, araştırmak, ona göre bir yöntem ve model belirlemek, memleketimizin şimdiye kadar bir birine yabancı kalmış iktisadi unsurları birbiri ile tanıştırmak” olduğunu açıklamış. Çiftçi, tüccar, sanayi ve işçi zümrelerinden seçilen 1135 üyenin katıldığı bu kongrede “Misak-ı İktisadi Esasları” tartışılmış, kabul edilmiş. Kongreye, her kazadan biri tüccar, biri zanaatkâr, biri işçi, biri şirket temsilcisi, biri banka temsilcisi ve üçü çiftçiden sekiz temsilci gönderilmiş. Ancak, toprağa sahip olmadan çalışan ortakçı ve yarıcılar kongrede yeterince temsil edilmemiş. İzmir’in Kurtuluşundan 5 ay sonra ve Lozan Antlaşmasından 4 ay önce toplanan İktisat Kongresi Anadolu kurtuluş hareketinin iktisadi yönünü göstermesi bakımından önemlidir. Bu kongrede alınan kararların çoğu zamanla uygulanmış. Ama tarımla ilgili maddeler günümüzde dahi tam anlamıyla amacına ulaştırılamamış. İzmir İktisat Kongresi ile başlayan bir fikri gelişmenin oluşması, ekonomik envanterlerin belirlenmesi, model arayışları ve belli ölçüde uygulamaya başlama dönemi olmuş. Bu dönemde ekonominin sahip oldukları ve olmadıkları belirlenmiş, ekonomik hedefler belirlenmiş, KARMA EKONOMİ modelinin temeli hazırlanmış.
**
İLK OTURUMUN KARARLARI:
- Madde-1: Türkiye, milli hudutları dahilinde, lekesiz bir bağımsızlık ile, dünyanın barış ve gelişme unsurlarından biridir.
- Madde-2: Türkiye halkı, egemenliğini kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez ve milli egemenliğe dayalı meclis ve hükûmetine bağlıdır.
- Madde-3: Türkiye halkı, yıkıcı değil yapıcıdır. Bütün çalışması iktisaden memleketi yükseltmek amacına yöneliktir.
- Madde-4: Türkiye halkı, sarf ettiği eşyayı mümkün olduğunca kendi yetiştirir. Çok çalışır, vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli üretimi gerçekleştirmek için gerektiğinde geceli gündüzlü çalışmayı ilke edinir.
- Madde-5: Türkiye halkı, servet itibarı ile bir altın hazinesi üzerinde oturduğuna vakıftır. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi milli üretimi için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.
- Madde-6: Hırsızlık, yalancılık, iki yüzlülük ve tembellik en büyük düşmanımız; bağnazlıktan uzak dinsel dayanıklılık her şeyde esasımızdır. Her zaman faydalı yenilikleri severek alırız. Türkiye halkı, kutsal inançlarına, topraklarına, şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşman fesat propagandalarından nefret eder ve bunlarla mücadeleyi daima vazife bilir.
- Madde-7: Türkler, irfan ve beceri aşığıdır. Türk, her yerde hayatını kazanabilecek şekilde yetişir; fakat her şeyden evvel memleketinin malıdır. Eğitime verdiği kutsiyet dolayısıyla Kandil gününü aynı zamanda bir kitap bayramı olarak kutlar.
- Madde-8: Birçok harpler ve zaruretten dolayı eksilen nüfusumuzun artması, sağlığımızın korunması en birinci emelimizdir. Türk mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekinir, temiz hava, bol güneş ve temizliği sever. Binilicilik, atıcılık, avcılık, denizcilik gibi bedeni terbiyenin yayılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve özeni gösterir, cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır.
- Madde-9: Türk, dinine, milliyetine, toprağına, hayatına ve kurumlarına düşman olmayan milletlere daima dosttur. Yabancı sermayeye karşı değildir. Ancak kendi yurduna, diline ve kanununa uymayan kuruluşlarla ilişkide bulunmaz. Türk, bilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa olsun doğrudan doğruya alır.
- Madde-10: Türk, açık alınla özgürce çalışmayı sever; işlerde tekel istemez.
- Madde-11: Türkler, hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsun, candan çalışırlar.
- Madde-12: Türk kadını ve kocası, çocuklarını iktisadi misaka göre yetiştirir.
**
KONGREDE ALINAN ÖNEMLİ KARARLAR:
- Hammaddesi yurt içinde yetişen/yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması gerekmektedir.
- El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
- Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektör tarafından kurulamayan girişimler devletçe ele alınmalıdır.
- Özel girişimlere kredi sağlayacak bir Devlet Bankası kurulmalıdır.
- Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.
- Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
- Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
- Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.
- İş erbabına amele değil, işçi denmelidir.
- Sendika hakkı tanınmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1929 dönemi ekonomi politikasına damgasını vuran İzmir İktisat Kongresi’nin oy birliği ile alınmış kararlarından biri de bütçenin gelir kaleminde önemli bir yer tutmasına rağmen 1925’te aşarın kaldırılmasıdır.
***
“İZMİR İKTİSAT KONGRESİ’NİN 103. YILDÖNÜMÜ”
Hüner Tuncer, 17.02.2026, Olaylar Ve Görüşler, Cumhuriyet Gz.
“Cumhuriyetin ilanından önce 17 Şubat 1923’te İzmir’de, “Türkiye İktisat Kongresi” toplanmıştı. Bu kongreye işçi, çiftçi, tüccar ve sanayi temsilcileri olmak üzere 1135 kişi katıldı. Kongre, Mustafa Kemal’in konuşmasıyla açıldı: “Yeni Türkiye’mizi kendine yaraşan yüksek düzeye ulaştırabilmek için, kesinlikle ekonomimize birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız. Zamanımız bir ekonomi çağından başka bir şey değildir.”
Kongrenin sonunda kabul edilen “Misakı İktisadi”yle, siyasal bağımsızlık gibi, ekonomik bağımsızlığın da esas olduğu benimsenmekteydi. Kooperatifler, banka kredileri, tarım araç ve gereçleriyle desteklenen tarım, Sümerbank, Etibank gibi devlet sanayi ve maden kuruluşları, kâğıt, çimento, şeker, demir-çelik fabrikaları, demiryollarının yabancılardan satın alınarak geliştirilmesi, deniz taşımacılığının ulusallaştırılması, Cumhuriyetin başlangıç yıllarında gerçekleştirilen ileri ekonomi atılımlarıydı. Bir diğer olumlu gelişme de Cumhuriyetle birlikte açılan okullarda teknik elemanların eğitilip yetiştirilmesiydi. Öte yandan salgın hastalıkların önlenmesi ve yeni bir sağlık elemanları kadrosunun yetiştirilmesi kaydedilen diğer başarılardı.
*
1920’lerin Türkiye’si, ekonomik doktrin tartışmaları için gerekli ekonomik ve düşünsel ortamdan yoksundu. 1920’lerde, Türkiye’de özel sermaye yoktu. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı enflasyon baskısı da Türk parasının değerini düşürmüştü. Bu yüzden liberal bir yolla kalkınmanın maddi bir temeli yoktu, çünkü bunu gerçekleştirecek sermaye sahibi bir burjuva sınıfı mevcut değildi. Öte yandan, devletçilik de mümkün değildi. Devlet, belli bir yatırım programını gerçekleştirebilecek ekonomik güçten yoksundu.
1920’lerde, bugünün liberalizm devletçilik tartışması açısından değerlendirilecek bir ekonomik politika pek mümkün değildi. 1920’lerde sanayi hiç yoktu. İşçi sayısı 80 bin kadardı. Ülkenin temel gereksinim maddelerinin hemen hemen tümü dışarıdan alınıyordu. Kapitülasyonlar, Türk sanayisini öldürmüştü. Yeraltı zenginliklerimiz ise bilinmiyor ve işletilemiyordu.
*
Tarım alanında da büyük bir çöküntü yaşanmaktaydı. Buğday bile bazı yıllar dışarıdan alınıyordu. Sebzecilik ve meyvecilik çok geriydi. Hem tarım hem de sanayi alanlarında yeterli uzman yoktu. İstanbul’da bir küçük “Mühendislik Okulu” ile Halkalı’da “Yüksek Tarım ve Veteriner Okulu” dışında uzman yetiştiren yer bulunmuyordu. Osmanlı maliyesi, 1876’dan beri iflas durumundaydı. Bütçeler sürekli olarak açıktı.
*
Mustafa Kemal Atatürk 1923’te, ulusal ekonomik kalkınmayı sağlayacak uzman kadrosundan yoksundu. Bilgisizlik her yerde egemendi. Halk yoksul olduğu kadar da aç ve hastalıklıydı. Sağlık hizmetleri yurdun büyük bölümüne götürülmemişti. ‘İktisadi Devlet Teşekkülleri’ eliyle yapılan çalışmalar sonucunda, Türkiye 1937’de önemli işletmelere kavuşmuştu. Büyük bir dokuma sanayi kuruldu (Malatya, Kayseri, Bursa Merinos Fabrikaları); Gemlik’te yapay bir ipek fabrikası açıldı; İzmit’te kâğıt işletmesi kuruldu. Paşabahçe’de şişe ve cam fabrikası kuruldu. İlk kez Karabük’te ağır sanayinin temelleri atıldı. 1939’da ilk demir-çelik işletmesi açıldı. Bu dev kuruluşlar Sümerbank eliyle gerçekleştirilmişti. Etibank ile de yeraltı servetlerimizin işlenmesine başlanmıştı. Türk ulusunu sermaye birikimine alıştırmak, kredi kurumlarını geliştirmek için Atatürk, 26 Ağustos 1924’te Türkiye İş Bankası’nı kurdurmuştu.
*
Osmanlı Devleti’nin para işlerini düzenlemek Osmanlı Bankası’nın yetkisindeydi. Bu banka, doğrudan doğruya yabancılar tarafından oluşturulmuş bir bankaydı. 1930’da, devletin para işleri ve kısa süreli parasal politikasını ayarlamak üzere, Merkez Bankası kuruldu.
*
İki dünya savaşı arası dönemde Türkiye, dünyanın en hızlı kalkınan üç ülkesinden biri olmuştu. (Diğer ikisi, Japonya ile Sovyetler Birliği idi.) Eğer Türkiye’nin kalkınması Atatürk döneminden bugüne değin aynı hızla sürdürülseydi, ülkemiz dünyanın en gelişmiş devletleri arasında yer alabilecekti. Ancak 1950’den itibaren iktidara gelen hükümetlerin Atatürk Devrimi’ni baltalama çabalarının giderek hız kazanmasıyla, ülkemiz ne yazık ki kalkınma hamlesinde gelişmiş devletlerin düzeyine ulaşmada başarı sağlayamamıştır.”
Doç. Dr. Hüner Tuncer
***
BANKACILIK BİLİNCİ
TÜRKİYE İŞ BANKASI, 26 AĞUSTOS 1924
Atatürk, kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomisini inşa etmek; siyasi bağımsızlığı iktisadi bağımsızlıkla perçinlemek istemiş. Şubat 1923’de İzmir İktisat Kongresi’nde, “Büyük sermayeli milli bir banka kurulması; bu bankanın sermayesinin halk tarafından karşılanamadığı takdirde bir kısmının hükümet tarafından satın alınarak sermayesinin Türklere ait olması” arzusunu dile getirmiş. Temmuz 1924’deki Bakanlar Kurulu’nda, “Vatanı kurtaracak ve yükseltecek önlemlerin başında halkın doğrudan itibar ve güveninden doğan çağdaş bir banka kurulması” direktifini vermiş. 26 Ağustos 1924’de Türkiye İş Bankası A.Ş. kurulmuş. Celal Bayar Genel Müdür olarak atanmış. Atatürk, bankacılıktaki ilkenin, “ZEKÂ, İFFET ve DİKKAT” olduğunu söylemiştir.
*
T. İş Bankası Türkiye’nin ilk milli bankasıdır. Ankara’da tek şube ve 10 personelle çalışmaya başlamış. Aralık 1924’de İstanbul Şubesi, 1925 yılında İzmir ve Bursa Şubeleri açılmış. T. İş Bankası, 250 bin TL’si Atatürk tarafından, geri kalanı özel yatırımcılar (taahhüt ettikleri sermayenin yüzde 10’unu ödeyen 36 milletvekili, asker, bürokrat ve tüccar) tarafından karşılanan 1 milyon TL sermaye ile kurulmuş. 1927’de İtibar-ı Milli Bankası ile birleşmiş, sermayesi 4 milyon liraya yükseltilmiştir.
*
En küçük birikimleri değerlendirip kalkınmaya aktarmak amacıyla kurulan T. İş Bankası, Türk toplumunda tasarruf bilincinin yerleşmesi ve gelişmesinde önemli rol oynamış, 1928’de Türkiye’ye ilk kumbarayı getirmiş. İş Bankası bankacılığın yanı sıra şeker, cam (Şişe cam), dokuma sektörlerinde yer almış, maden, liman ve kömür işletmeleri gibi çok çeşitli alanlarda ortaklıklara girmiştir. 1982’de ilk ATM’leri Türkiye’ye getiren T. İş Bankası aynı zamanda “bankamatik” adının bir marka haline gelmesini de sağlamış; 1997’de ilk internet şubesinin açılmasıyla, bu alanda da öncü bir rol üstlenmiştir.
*
T. İş Bankası hisselerinin yüzde 39’u banka mensuplarına; yüzde 28’i Atatürk’e aittir. Yüzde 33’ü halka açıktır. Atatürk’ün hissesi vasiyeti gereğince CHP tarafından temsil edilmekte. İş Bankası’nın 11 kişilik Yönetim Kurulu’na CHP 4 üye vermektedir. Atatürk’e ait olan hisselere ilişkin İş Bankası’nın temettü (net kâr payı) geliri, yarı yarıya olmak üzere; Atatürk’ün dernek (özel hukuk tüzel kişiliği) statüsünde kurduğu Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na verilmektedir. Bu iki kurum 1980 darbesi ile iktidarın güdümünde birer devlet (kamu hukuku tüzel kişiliği) kurumu haline getirilmiştir. Türk Tarih ve Dil Kurumunun başkanları ve yönetim kurulları seçimle değil, iktidar tarafından atama ile görevlendirilmektedir.
*
T. İş Bankası Türkiye’de bireysel ve ticari bankacılık hizmeti sunan en büyük özel bankasıdır. 5 trilyon milyon TL aktif büyüklüğü ile ana sermaye bazında Avrupa’da ilk 10, dünyada ilk 100 bankası arasındadır. Aralık 2021 itibariyle yurt içinde ve yurt dışında yaklaşık 1.200 şube, 6.500 bankamatik ve 21 bin personeli bulunan İş Bankası 24 milyonu aşkın müşteriye hizmet vermektedir. İş Bankası’nın kurumsal sosyal sorumluluk politikasının temeli, kurucusu Atatürk tarafından öngörülen görev çizgisinde, toplumsal değerleri kalıcı ve süreklilik gösterecek şekilde koruyan ve geliştiren bir şekilde ülkeye katkıda bulunuyor. Anadolu Sigorta A.Ş, 1 Nisan 1925’de Atatürk tarafından İş Bankası öncülüğünde kurulan Türkiye’nin ilk ulusal sigorta şirketidir. Türkiye’nin en büyük ikinci sigorta şirketidir.
*
Atatürk hisseleri iki kez CHP’den alınıp hazineye devredilmiş ancak daha sonra yargı kararıyla yeniden CHP’ye geçmiştir. 14 Aralık 1953’de DP döneminde çıkarılan 6195 sayılı yasa ile CHP’nin mallarına el konmuş, bankadaki hisseleri hazineye verilmiş. CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi 11 Ekim 1963 tarihli ve 963/124 sayılı kararı ile söz konusu yasayı iptal etmiş. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra 16 Ekim 1981’de kabul edilen 2533 sayılı yasa ile CHP dâhil tüm siyasi partiler kapatılmış. Atatürk’ün yüzde 28’lik banka hissesi bir kez daha hazineye devredilmiş. CHP 1992’de yeniden açılmış. Atatürk’ün hissesi için yargıya başvurmuş. 1992-1997 arasında banka hisseleri CHP ve hazine tarafından birlikte temsil edilmiş; 1997’den sonra Yargı kararıyla CHP’ye geçmiştir.
***
TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI: 30 HAZİRAN 1930
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Osmanlı Bankası ile anlaşma yapılmış ve Osmanlı Bankası 1935 yılına kadar banknot basma ayrıcalığına yetkili kılınmıştır. Ancak, genç Türkiye Cumhuriyeti kendisine ait bir Merkez Bankası’nın eksikliğini hissetmiştir. Bu amaçla çeşitli ülkelerden yetkililer ve öğretim üyeleri çağrılarak Merkez Bankası’nın kurulması için çalışmalara başlanmış. Merkez Bankası’nın kurulması için ilk başlarda Osmanlı Bankası’nın millileştirilmesi düşünülse de ülkenin ekonomik koşulları buna izin vermemiş. Daha sonra o 1924 yılında kurulan Türkiye İş Bankası’nın Merkez Bankası’na dönüştürülmesi gündeme gelmiş. Ancak, Merkez Bankası’nın bağımsız olarak çalışması gerektiği görüşünün etkisiyle 11 Haziran 1930 tarihinde TBMM’de tarihinde kabul edilen ve 30 Haziran 1930 tarihinde 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu’na paralel olarak “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçmiş. 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu ile banknot basma ayrıcalığı Merkez Bankası’na tanınmıştır. Merkez Bankası tam anlamıyla Hazine’nin bir ajanı olarak tanımlanmıştır. Bankanın para politikası araçlarını kullanması ve hükûmetle iş birliği içerisinde çalışmasını sürdürmesi de kanunun temellerini oluşturmuş. 1715 sayılı kanununun 2. maddesinde “Memleketin iktisadi gelişimine yardım amacıyla kurulan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” diyerek, temel amacın ekonomik kalkınmaya yardım olduğu açıklanmış. Kanun birçok değişiklik görürken, Merkez Bankası’nın temel görevi, hükûmetle beraber çalışması ve kambiyo kontrollerinin devamı korunmuştur.
***
HUKUK BİLİNCİ
“MEDENİ KANUNU’NUN 100. YILI” (*)
(*) Alev Coşkun, 17.02.2026, Cumhuriyet Gz.
“Türk Medeni Kanunu 17 Şubat 1926’da kabul edildi.
Hukuk temelde, kamu hukuku ve özel hukuk diye ikiye ayrılır. Medeni hukuk (yurttaşlık hukuku), özel hukukun en önemli dalıdır ve medeni hakları düzenler.
Medeni hukuk bir ülkedeki tüm vatandaşların cinsiyet, etnik köken ve dinsel inanç ayrımı yapılmadan sahip oldukları doğum, nişan, evlilik, mal sahibi olmak, miras hakları gibi özel hakları kapsar ve bunların kurallarını koyar.
Medeni hukukun temel ilkeleri, yurttaşın özlük hakları, kadın hakları, kişisel haklar açısından o ülkenin uygarlık düzeyini gösterir. Medeni hukuk, kişinin özel haklarının düzenlenmesini içerdiği için laiklik ilkesinin de temel taşıdır.
Türk Devrimi’nde 3 Mart 1924 tarihi halifeliğin kaldırılış günü olup din kurallarına dayalı toplum ve hukuk düzeninin de tarihin derinliklerine gönderilişidir. Bu karar, toplumsal yaşam ve hukuksal açıdan din ekseninden uzaklaşmanın dönüm noktasıdır.
**
“LAİK DEVRİM NEDİR?”
5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında konuşan Atatürk:
“Türk Devrimi nedir?” konusuna değiniyordu. Konuşmasında bu soruyu soran Atatürk şöyle devam ediyordu: “Bu devrim sözcüğün ilk anda işaret ettiği ‘ihtilal’ anlamından başka, ondan daha geniş bir değişiklik ifade etmektedir.”
Atatürk devrimden ne anladığını da şöyle belirtiyor: “Devrim (inkılap) mevcut kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk ulusunun son yüz yılda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır.”
*
Atatürk yeni Cumhuriyetin hukuk devrimini de şöyle belirtiyordu:
“Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski yasa hükümleri, eski hukukçular, iyilik yolunda gidenlerin etkisi ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz, derhal canlanarak devrim esaslarını ve onun izleyicilerini ve değerli ülkülerini mahkûm etmek için fırsat beklerler.”
*
“Büsbütün yeni yasalar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırma girişimindeyiz. Ve yeni hukukun esasları ile alfabesinden öğrenime başlayacak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz. Bütün bu uygulamada dayanağımız ulusun işe yatkınlığı ve yeteneği ve kesin istencidir.”
*
Atatürk, eski hukukun temelden değişeceğini ve yepyeni, çağdaş bir hukuk sistemine girileceğini belirtiyordu. Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında Atatürk’ün ortaya koyduğu bu karar ve tavırdan 15 gün sonra 20 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, tarikat şeyhliği, dervişlik, müritlik düzeninin “kaldırılmasına” ilişkin kanun kabul edildi. Hemen ardından Meclis’te Medeni Kanun (Yurttaşlık Yasası) için çalışmalar başladı.
*
İsviçre Medeni Yasası Türkçeye çevrilerek üzerinde çalışılmaya başlandı. Bu yasalaşma hareketini, Atatürk Devrimlerinin yılmaz savunucusu, İsviçre’de hukuk eğitimi alan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt yürütülüyordu. Yeni Medeni Yasa’nın gerekçesini bizzat yazan devrimci Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, gerekçede hukuk, din ve örfler arasındaki farkı ele alıyor; “din kurallarının değişmez olduğunu oysa hukukun, toplumsal gelişmeler içinde dinamik ve değişken olması gerektiğini” belirtiyordu. Bozkurt bu gerekçede, “dinsel kuralların ve dine dayalı fıkhın toplumun değişen gereksinimlerini karşılamasının olanaksız olduğunu” açıkça belirtmiştir. Bu gerekçe dine dayalı hukuk ve laik hukuk arasındaki farkları ortaya koyan çok önemli ve bilimsel bir belgedir. Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışından sadece bir ay sonra, Aralık 1925’te Meclis’e sunulan, Medeni Kanun tasarısı komisyonlarda incelenmiş daha sonra Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmüş ve 17 Şubat 1926’da TBMM’de oylanarak kabul edilmiştir.
**
“LAİK DÜZENLEME”
Türk Medeni Yasası, toplumun ve yurttaşların özel hukukla ilgili konularında şeriata dayalı hükümler yerine çağdaş ve laik ilkelere dayalı düzenlemeler getirmiştir. Türk toplumunun “şeri hukuk”la olan ilişkisi kesilmiş ve çok önemli toplumsal bir devrim gerçekleştirilmiştir. Yasa, zamanın değişimine uyum sağlayacak olanakları yaratmıştır.
Medeni Yasa tamamen laiklik ilkesine dayanmaktadır ve Türk toplumunda yüzyıllar süren uygulamalara son verecek önemli yenilikler getirmiştir. Buna göre:
-• Evlenme sözleşmesi olan nikâh, kamu otoritesi önünde yapılacaktır.
-• Çok kadınla evliliğe son verilmiş, erkeklerin tek kadınla evlenmesi ilkesi kabul edilmiştir.
-• Ailede kadın ile erkek hakları eşit düzeye getirilmiştir. Miras hukukunda kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır.
Medeni Kanun’dan sonra kabul edilen Borçlar Yasası, Türk Ceza Yasası, Ticaret Yasası, Hukuk ve Ceza Mahkemeleri Usul Yasaları ile hukuk sisteminin laikleşmesi tamamlanmıştır.
Böylece İslam dünyasında bir başka örneği olmayan gerçek bir devrim, çok büyük bir toplumsal dönüşüm yaratılmıştır.
1930 yılı Meclis açılış konuşmasında Atatürk bu durumu şöyle vurguluyor:
“Adliyemizin emin olduğumuz yüksek iktidarı sayesindedir ki Cumhuriyet kaçınılmaz olan gelişmeyi izleyebilecek ve her türlü biçim ve kisvedeki saldırılara karşı yurttaşın hukukunu ve memleketin düzenini dokunulmaz tutabilecektir.”
**
“SON DURUM”
Açıkça belirtmeliyiz ki son yıllarda Medeni Yasa dahil, laik Cumhuriyete karşı bir hareket hatta halifeliğin yeniden kurulması için girişimler vardır. Ancak şu unutulmasın ki Medeni Kanun 100 yıldan beri uygulanıyor. Bu yurttaş hakları; özellikle kadın hakları geriye döndürülemez. Unutmayalım, Atatürk 1925 yılında şöyle diyordu:
“Uygarlığın coşkun seli karşısında direnme boşunadır. Ortaçağa ait düşüncelerle, ilkel hurafelerle yürümeye çalışan milletler yok olmaya tutsak ve aşağı olmaya mahkûmdurlar. Türkiye Cumhuriyeti halkı, yenileşen ve olgun bir kitle olarak sonsuza dek yaşamaya karar vermiştir.” Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerini yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.”
***
“ANTLAŞMA VE SÖZLEŞME” BİLİNCİ
“1936 MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ: SEVR’DEN LOZAN’A BOĞAZLAR” (*)
(*) Sinan Meydan, 29 Mart 2021, Sözcü Gz.
“Montrö’yü ortadan kaldırmak Boğazlardaki Türk kilidini kırmak ve Boğazları savunmasız bırakmak demektir. Meclis Başkanı bir televizyon programında, “Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de çekilebilir’’ dedi. Meclis Başkanı farkında değil(!) ama Atatürk Türkiye’si, 162 yıl devam eden “Boğazlar Sorunu”nu, 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ulusal çıkarlara uygun olarak çözdü. Boğazlar, 85 yıldır Türkiye’nin egemenliği altında. Bugün Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni tartışmaya açmak, Türkiye’nin karşısına ikinci bir “Boğazlar Sorunu” çıkaracaktır. Montrö düzeninin yıkılmasıyla Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki 85 yıllık “tam egemenliği” de sona erecektir.
*
30 Ekim 1918 tarihli ‘Mondros Ateşkes Antlaşması’nda Boğazların yabancı devlet gemilerine açılması ve İtilaf Devletleri’nin hâkimiyetine girmesi öngörüldü. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’na göre Boğazlar ile Marmara Denizi, barış, savaş zamanında tüm devletlerin ticaret ve savaş gemileriyle sivil ve askeri uçaklarına açık tutulacaktı. Boğazlar Bölgesi’nin yönetimi çok geniş yetkili bir Boğazlar Komisyonu’na devredilecekti. Türkiye’nin üye olmayacağı bu komisyonun kendine özgü bir sancağı, bütçesi, teşkilatı, özel polis gücü olacaktı. Boğazlar Bölgesi silahsızlandırılacaktı. Böylece, İstanbul’u da içine alan Boğazlar Bölgesi Türkiye’nin elinden çıkarak fiilen bir İngiliz, Fransız ve İtalyan özerk bölgesi olacaktı. 1923 tarihli Lozan Antlaşması’na ek Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ne göre Boğazların yönetimi, başkanı Türk olan Komisyonu’na bırakıldı. Sevr’de Boğazlar Komisyonu’na verilen yetkiler Lozan’da kaldırıldı. Boğazlar bölgesinde, barış ve savaş zamanında, ticaret gemileri, savaş gemileri ve uçaklar için geçiş serbestliği kabul edildi. Ancak barışta, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine tonaj sınırı konuldu. Geçiş güvenliğinin sağlanması için Boğazların her iki kıyısında 20 km. uzaklıktan geçen çizgiye kadar asker bulundurmak yasaklandı. Askersizleştirilen Boğazlarda Türkiye’nin güvenliği Milletler Cemiyeti’nin garantisi altına alındı.
*
“MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİNİN İMZALANMASI: 1936”
Lozan Anlaşması ile İstanbul ve Boğazlar düşmandan temizlendi. Ancak, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye için iki olumsuz yönü vardı: Birincisi, Boğazlar askerden arındırıldığı için Türkiye Boğazlarda asker bulunduramıyordu. İkincisi, bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştu.
Atatürk, ilk fırsatta Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek istiyordu. 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bunu başardı. Atatürk, “Lozan’ın Montrö’de taçlandığını” söyledi. Montrö Sözleşmesi sonrası Türk ordusu hemen Boğazlara girdi. 1930’ların başında Atatürk Türkiye’si, Mussolini İtalya’sının Doğu Akdeniz ve Balkanlardaki saldırgan politikalarını yakından takip ediyordu. Türkiye, 1933’te Londra Silahsızlanma Konferansı’nda ve 1935’te Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nda Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesini talep etti. 1935’te İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ve 12 Ada’yı silahlandırmaya başlaması, Almanya’nın Ren bölgesine asker çıkarması ve Lokarno Güvenlik Antlaşmalarına son vermesi Türkiye’ye aradığı fırsatı verdi. Atatürk, “Avrupa’nın durumu böyle bir girişim için elverişlidir. Bu işi kesinlikle başaracağız” diyerek harekete geçti. Türkiye, 11 Nisan 1936’da Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin imzacı ülkelerine birer muhtıra vererek yeni bir Boğazlar rejimi belirlemek için konferans toplanmasını istedi. Konferans 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montreux şehrinde toplandı. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlığında 11 kişiden oluşan Türk temsilciler kurulu 17 Haziran 1936’da İsviçre’ye hareket etti.
*
20 Temmuz 1936’da İngiltere, Fransa, Japonya, Sovyetler Birliği, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye, toplam 29 madde, 4 ek ve bir de protokolden oluşan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzaladılar. Sözleşme gereği Türk ordusu, 21 Temmuz 1936’da Boğazlar bölgesine girdi. TBMM, 31 Temmuz 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni teşekkürle ve oy birliğiyle 3056 sayılı kanunla kabul edip onayladı.
1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan beri tam 162 yıl devam eden “Boğazlar Sorunu”, 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ulusal çıkarlara uygun olarak çözüldü.
**
“TÜRKİYE’NİN MONTRÖ COŞKUSU: LOZAN VE MONTRÖ GÜNLERİ”
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin onaylandığı meclis görüşmelerinde birçok milletvekili Montrö’yü ve Atatürk’ü övücü konuşmalar yaptı. Cumhurbaşkanı Atatürk’e, Başbakan İsmet İnönü’ye ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a teşekkür edildi. Daha sonra Isparta Milletvekili İbrahim Demiralay’ın kabul edilen önergesi gereğince Çanakkale şehitlerine 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Kansu’nun teklifi kabul edilerek meclisin Atatürk’e saygı ve teşekkürlerini sunmak üzere 7 kişi seçildi. Sonra 4 milletvekilinin “bütün şehitliklere çelenk konulmasını” isteyen önergesi okundu. Kocaeli Milletvekili Süreyya Yiğit’in, Montrö’nün konuşulduğu meclis görüşme tutanaklarının bastırılıp köylere kadar dağıtılmasını isteyen önergesi kabul edildi. 10 Ağustos 1936 tarihli ve Cumhurbaşkanı Atatürk imzalı kararname ile meclisteki MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ GÖRÜŞMELERİNİ İÇEREN MECLİS TUTANAKLARININ BASILIP KÖYLERE(*) KADAR DAĞITILMASI İÇİN 2500 LİRA(*) HARCANMASI ONAYLANDI.
(*) MONTRÖ Antlaşmasının köylere kadar dağıtılması HALKÇILIK ilkesinin gereğidir. O günkü 2500 TL, bugünkü parayla ne kadardır?
*
1940’larda 24 Temmuzlar “Lozan ve Montrö Günleri” olarak kutlandı. Her yıl Lozan ve Montrö Günlerinde Halk Evlerinde özel programlar yapıldı.
*
Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda Boğazları savaşan taraflara kapatmasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi etkili oldu. Bu nedenledir ki, savaş sonrasında CHP, 7 Temmuz 1945’te Halk Evlerine gönderdiği bir genelgeyle 24 Temmuz’da “Lozan ve Montrö Günlerinin” coşkuyla kutlanmasına devam edilmesini istedi.
**
“TÜRKİYE’NİN MONTRÖ KAZANIMLARI”
Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin Boğazlarda elde ettiği önemli kazanımlar şunlardır:
-• Sözleşmedeki hükümleri uygulayan ve denetleyen taraf Türkiye’dir. Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin denizaltıları ve uçak gemileri Boğazlardan geçemeyecektir.
*
-• Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler, Karadeniz dışında yaptırdıkları veya satın aldıkları denizaltıları Türkiye’ye zamanında haber verirlerse Boğazlardan geçirebileceklerdir. Denizaltılar Boğazlardan birer birer, gündüz ve su üzerinden geçecektir.
*
-• Barış zamanlarında savaş gemileri Boğazlardan geçebilmek için 8 gün içinde Türk Hükümeti’ne bildirim yapmak zorundadır. Bu bildirimde gemilerin gidecekleri yer, adları, türleri ve sayıları, gidiş dönüşte taşıdıkları yükler bildirilecektir. Boğazlardan geçiş 5 gün içinde olacaktır. Daha fazla Boğazlarda kalmak yasaktır. Geçiş sırasında donanma komutanı, Boğaz girişindeki bir işaret istasyonuna emrindeki kuvvetin açık ve seçik bileşimini bildirecektir.
*
-• Barış zamanlarında Boğazlarda transit olarak bulunabilecek tüm yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek tonaj toplamı 15 bin tonu geçmeyecektir. Söz konusu kuvvetler 9 gemiden çok olmayacaktır.
*
-• Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin barış zamanında Karadeniz’de bulunduracakları savaş gemilerinin tonajı 45 bin tonu aşmayacak ve bu gemiler 21 günden fazla Karadeniz’de kalmayacaktır.
*
-• Savaş zamanlarında savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasaktır. Savaş zamanlarında Türkiye savaşan ülke durumundaysa veya bir savaş tehdidiyle karşı karşıyaysa Boğazlardan savaş gemilerinin geçip geçmemesi tamamen Türkiye’nin kararına bağlıdır.
-• Sivil hava araçları Türkiye’ye 3 gün önce ön bildirim yaparak kendilerine gösterilen hava yollarını kullanacaklardır. Askeri uçakların Boğazlar üzerinden geçişine izin verip vermeme yetkisi Türkiye’ye bırakılmıştır.
-• Uluslararası Komisyon’un yetkileri Türkiye’ye geçmiştir.
-• Türkiye, Boğazlarda yeniden asker bulundurabilecektir.
-• Türkiye, Boğaz geçişlerinde “sağlık kontrolü”, “fenerler”, şamandıralar” ve “kurtarma hizmeti” için vergi ve harç alacaktır. (Geçiş ücretleri 2.5 Frank karşılığı Türk Lirasıdır)
-• Montrö, “Boğazlardaki Türk kilidi”dir. Montrö’yü ortadan kaldırmak Boğazlardaki Türk kilidini kırmak ve Boğazları savunmasız bırakmak anlamına gelir.
*
“MONTRÖ ORTADAN KALKARSA NELER OLUR?”
Montrö ile Türkiye Boğazlarda “mutlak egemenlik” kurmuştur. “Uluslararası Boğazların hiçbirinde, Montrö’de Türkiye’ye verilen nitelikte yetkiler hiçbir kıyı devletine verilmemiştir.”
*
Montrö ortadan kalkarsa Türkiye, Boğazlardaki “mutlak egemenliğini” kaybeder. Montrö’nün ortadan kalkması Türkiye için ciddi bir milli güvenlik sorununa neden olacaktır. Çünkü herhangi bir sıcak veya soğuk savaş tehlikesi durumunda Türkiye, Boğazlara ve oradan Karadeniz’e girecek savaş gemilerini, uçak gemilerini, denizaltıları, savaş uçaklarını engelleyip kendi güvenliğini sağlayamayacaktır. Büyük baskılar altında kalan Türkiye tarafsızlığını koruyamayacaktır. Oysa II. Dünya Savaş’ında, Türkiye, Montrö sayesinde savaşan taraflara Boğazları kapatabilmiş ve savaş dışında kalabilmiştir.
*
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, “Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan ülkeler” ayrımı yapmış, “Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere” bazı ayrıcalıklar tanırken, diğer ülkeleri sınırlamıştır. Böylece Türkiye Montrö ile kendine kuzeybatıdan bir güvenlik kalkanı oluşturmuştur. Montrö ortadan kalkarsa işte bu güvenlik kalkanı da ortadan kalkacaktır.
**
“AMERİKA’NIN AŞAMADIĞI ENGEL: MONTRÖ MADDE 18”
Montrö, Karadeniz’e kıyısı olmayan İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Amerika gibi emperyalist devletlere Karadeniz’in kapılarını kilitlemiştir.
*
Dünya Savaşı sonrası Rusya, Montrö’yü değiştirmek istediğinde Amerika kendi çıkarları açısından Türkiye’nin yanında durdu, Montrö rejimini savundu. Ancak bugün itibarıyla Amerika Montrö’den rahatsızdır. Çünkü Montrö’nün 18. maddesi, Karadeniz’i Amerikan emperyalizmine de kapatmıştır. Söz konusu maddeye göre Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin Karadeniz’deki savaş gemilerinin toplam tonajının, 30 bin tondan (zorunlu hallerde 45 bin tondan) fazla olmaması, bu ülkelerden herhangi birinin tonajının toplam tonajın üçte ikisini aşmaması, Karadeniz’e insani bir amaçla gönderilecek deniz kuvvetinin de 8 bin tonu geçmemesi, bu kuvvetlerin de Türk Hükümeti’nden izin alarak Karadeniz’e girebilmesi ve bu kuvvetlerin burada bulunmalarının amacı ne olursa olsun Karadeniz’de 21 günden çok kalamamaları Amerika’nın elini kolunu bağlamaktadır.
*
Montrö’nün işte bu 18. maddesi nedeniyle Amerikan donanması, denizaltıları, uçak gemileri Karadeniz’e girememekte, girse de 21 günden fazla kalamamaktadır.
Hâlâ geçerli olan “uluslararası ana kurucu metinler durumundaki Lozan’ı ve Montrö’yü tartışmaya açmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin “toprak bütünlüğünü” ve “bağımsızlığını tartışmaya” açmaktır.
Montrö’yü ve Lozan’ı tartışmaya açarsanız Sevr’i kucağınızda bulursunuz. Hangi yurtsever böyle bir şey isteyebilir?”
(*) Sinan Meydan, 29 Mart 2021, Sözcü Gz.
***
“BARIŞ” BİLİNCİ
“ATATÜRK’ÜN DÜNYA BARIŞINI KORUMA FORMÜLÜ” (*)
(*) Sinan Meydan, 25 Haziran 2025, Cumhuriyet Gz.
“Kesin düşüncem şudur ki, eğer devamlı barış isteniyorsa ulusların durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın genelin refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, kıskançlık, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir” Atatürk, 1935.
*
“Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna Savaşı devam ederken, güneyimizde İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları devam ediyordu ki, birden bire İsrail-İran Savaşı başladı. İsrail’in doğal müttefiki ABD’nin İran’a saldırması ve İran’ın da bu saldırıya karşılık vermesi üzerine insanlar birbirine, “Bu ateş bize de sıçrar mı?”, “III. Dünya Savaşı çıkar mı?” diye sormaya başladı. Ben bu yazıyı kaleme alırken “ateşkes” ilan edildi. Peki ya barış?
*
Bugün emperyalist, faşist, saldırgan, diktatör, hatta yarı şizofren liderlerin dünyasında “gerçek barış” hiç ulaşılamaz bir hayal sanki…
*
Bugün dünyanın herhangi bir yerinde barışa kafa “yoranların, günümüzün yaşayan liderlerinden çok, düşünceleriyle yaşayan Mustafa Kemal Atatürk’ten alabilecekleri çok önemli dersler var.
*
“BARIŞIN ANLAMI”
Emperyalist işgale ve kapitalist sömürüye karşı direnen Mustafa Kemal Atatürk için “barış” demek her şeyden önce “tam bağımsızlık” demektir. Çünkü emperyalist işgalin, kapitalist sömürünün devam ettiği yerde gerçek barışın sağlanması olanaksızdır. Bu nedenledir ki Atatürk, önce Kurtuluş Savaşı sırasında, sonra da Lozan Görüşmeleri sürecinde Türkiye’yi tam bağımsızlığa kavuşturmayacak “sahte barış” tekliflerini (Sevr Antlaşması’nı ve yumuşatılmış Sevr’leri) reddetmiş, ısrarla “tam bağımsızlığı sağlayacak gerçek barış” için direnmiştir. Örneğin, Lozan Görüşmeleri sırasında İtilaf devletlerinin kapitülasyonların kaldırılmasına yanaşmaması üzerine 30 Ocak 1923’te İzmir’de, “Barış istiyoruz dediğim zaman bilinmelidir ki, “bağımsızlık ve egemenlik istiyorum” demişti. 2 Şubat 1923’te yine İzmir’de “Arkadaşlar, barış istiyoruz; fakat dediğim gibi tam bağımsızlık istiyoruz. Barışın anlamı budur” demişti.
*
İtilaf devletleri, Lozan’da, kapitülasyonların Türkiye’nin istediği şekilde -kayıtsız şartsız biçimde- kaldırılmasına yanaşmayınca Lozan Konferansı kesintiye uğradı. İngiltere ve Fransa dünya kamuoyunda “Türkiye’nin barış istemediği” propagandasına başladılar. Bunun üzerine Atatürk, 16 Mart 1923’te -Lozan Görüşmelerine ara verilen günlerde- Adana’da, çiftçilerle konuşmasında, modern insanlık tarihine altın harflerle yazılacak şu cümleleri kurdu:
*
“Ne olursa olsun şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek ve kesin düşüncem şudur: Ben milleti savaşa götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. ‘Öldüreceğiz’ diyenlere karşı ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz. Lakin millet hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.”
*
Gerçekten de Atatürk’ün “haksız”, “hukuksuz” bir savaşı yoktu. O, ömrü boyunca “Öldüreceğiz” diyenlere karşı “Ölmeyeceğiz” diyerek savaşmıştı. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Kapitülasyonlar kaldırıldı. Yabancı kapitalist şirketlere yeni ayrıcalıklar verilmedi. Türkiye’nin toprak bütünlüğü kabul ettirildi. Böylece “tam bağımsızlık”, dolayısıyla gerçek barış sağlandı.
*
Atatürk, Lozan’da sağlanan barışı, üstelik 1930’ların faşizm çağında, “Yurtta barış dünyada barış” formülüyle kalıcı bir barış düzeni haline getirdi. Atatürk, ilk olarak 20 Nisan 1931’de millete beyannamesinde CHP’nin genel siyasetini “Yurtta barış dünyada barış için çalışıyoruz” diye özetledi.
Atatürk, gerçekten de söylediği gibi “barış” için çalıştı. Atatürk’ün liderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, dünyadaki tüm gerçekçi barış çabalarını destekledi. Türkiye, komşu devletler başta olmak üzere tüm devletlerle iyi ilişkiler kurmayı esas aldı. Bu bağlamda çok sayıda dostluk ve kardeşlik antlaşması imzaladı. Türk-Yunan dostluğunu kurdu. Kurtuluş Savaşı’ndan beri devam eden Sovyet dostluğunu yeni antlaşmalarla güçlendirdi.
*
1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olarak Avrupa ile 1934’te Balkan Antantı’nı imzalayarak Balkan ülkeleri ile ve 1937’de Sadabat Paktı’nı kurarak İslam ülkeleri ile iyi ilişkiler geliştirdi.
*
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’nin belli başlı sorunlarını, sıcak savaşla değil, diplomasiyle çözdü. 1922’de Doğu Trakya’yı, 1923’te İstanbul’u, 1923’te ve 1936’da Boğazları, 1938’de Hatay’ı savaşsız antlaşma yöntemiyle kurtardı. (1922) Mudanya, (1923) Lozan ve (1936) Montrö ile Türkiye Cumhuriyeti’nde kalıcı barış sağlandı.
**
“ATATÜRK’ÜN BARIŞ FORMÜLÜ”
Mustafa Kemal Atatürk, -90 yıl önce- Mayıs 1935’te, Amerikalı gazeteci Mis Gladys Baker’a verdiği bir röportajda, II. Dünya Savaşı öncesinde adeta dünya barışının formülünü açıklamıştı. Gladys Baker’ın, “Yakın gelecekte savaş tehlikesi görüyor musunuz?” sorusuna Atatürk şu yanıtı vermişti:
*
“Yakın gelecekten söz etmemeliyiz, savaş tehlikesi bulunduğumuz zamanda vardır. Avrupa’daki durum çok fenadır. Savaşın ciddiyetini dikkate almayan bazı samimiyetsiz önderler saldırının aracı olmuşlardır. Kontrolleri altındaki milletlere milliyetçiliği ve gelenekleri yanlış bir şekilde göstererek ve suistimal ederek aldatmışlardır. Bu buhranlı saatlerde darmadağınıklığı engellemek için ulusların kendileri karar vermeleri ve sorumluluk makamlarına yüksek karakterli, yüksek moralli ve vicdanlı insanların eline vermek zamanı gelmiştir. Bu gecikmeden yapılmalıdır.”
*
Atatürk açıklamalarında, sürekli barışın anahtarını da vermişti:
“Kesin düşüncem şu dur ki, eğer devamlı barış isteniyorsa toplumların durumunu iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. Tüm insanlığın refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, çekememezlik, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”
*
Atatürk, Amerikalı gazeteci Gladys Baker’ın, “Barışı korumak için önlem alınması mümkün müdür?” sorusuna 7 maddede şöyle yanıt vermişti.
1 – İnsanlığa sürekli barışın önemini anlatmak için uygar ulusların ortak teşkilat (örgüt) yapmaları gerekir.
2 – İnsanlığın kalbindeki ve kafasındaki, geçmişten gelen düşmanlık duygularını silmek için her ulusun yüksek aydınları elbirliği ile çalışmalıdır.
3 – İnsanlığın genel refahını sağlayıp dünyada aç ve sefil zümreler bırakılmamasını bütün insanlığın ortak amacı gibi gören uluslararası modern önlemler alınmalıdır.
4 – İnsanların kin ve hırs gibi olumsuz düşüncelerden kurtulması, onun yerine insanlığın büyüklüğü düşüncesi ve bu büyüklüğü sevme esası yerleştirilmelidir.
5 – Tarih boyunca savaşların yarattığı yıkımlar ve felaketler genç kuşaklara anlatılmalıdır.
6 – Bütün bu önlemler insanlığı asıl insanlık düzeyine çıkarmaya yönelik önlemlerdir. Şüphesiz bu amaç biraz zaman ister. Bunun için uygar ulusların aydınları birbirlerini arayıp bulmalı ve ortak kararlar üzerinde ortak çalışmalar yapmalıdır.
7 – Eğer savaş birden bire çıkarsa milletler savaşa engel olmak için bütün varlığıyla çalışmalıdırlar (askeri ve ekonomik güçlerini birleştirmelidirler.)
*
Sonuç olarak barışı korumak için en hızlı ve etkili önlem, barışı bozacak herhangi bir saldırganın istediği gibi hareket edemeyeceğini kendisine fiilen gösterecek uluslararası örgütlerin kurulmasıdır.
*
Gladys Baker’ın, “Birçok bölgesel antlaşmaların barışın korunması için tesirli olduğunu zannediyor musunuz?” sorusuna ise Büyük Önder bu konudaki bir ütopyasını dile getirerek şöyle yanıt vermişti:
“Esas amaç, bütün milletlerin, devletlerin paktıdır. Bu kadar büyük bir kurum yaratmak amacına giderken, ondan önce herkesin kolaylıkla görüşebileceği, anlaşabileceği dar ve belirli çevreler içinde anlaşmaya başlamaktan daha doğal bir şey olamaz. Bir insan yüksek bir ideale giderken bu ideali bir anda ve ilk girişimde yeryüzündeki bütün milletlere anlatabilir mi? O, öncelikle kendi yakınlarından olanlarla anlaşabilir. Bu anlaşmalar yapıldıktan sonradır ki saha genişler; o halde bölgesel paktlar barışı bütün insanlığa yaymak amacını hedef tutunca, bu girişimlerin ne kadar asil ve ne kadar insani değerde olduğuna şüphe yoktur.”
*
Atatürk’ün, Gladys Baker’in, “Türkiye nereye doğru gidiyor? Türkiye için son amacınız nedir?” sorusuna verdiği yanıt da çok dikkat çekiciydi:
“Yeni Türkiye’yi görmüş ve tanımış olanlar bilirler ki, Türk Cumhuriyeti, kendisine hedef olarak insanlığı ve kültürü almıştır. Türk’ün yeni gittiği yol ve kurmak istediği nokta kültür hayatında yükselmek, insanlık yolunda ilerlemek ve elinden geldiği kadar barışa ve insanlığa hizmet etmektir.”
*
Gladys Baker’ın, 26 Mayıs 1935’te, Mustafa Kemal Atatürk’le yaptığı bu röportaj, 21 Haziran 1935 tarihli Tan ve Ulus gazetelerinde yayınlanmıştı.
*
Atatürk’ün, II. Dünya Savaşı’ndan yaklaşık 4 yıl öce Amerikalı gazeteci Gladys Baker’a sıraladığı barışı sağlama ve koruma tedbirlerinin önemini Avrupa ve Amerika ancak milyonlarca insanın öldüğü II. Dünya Savaşı’ndan sonra anladı. 26 Haziran 1945’te San Francisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın girişindeki barışı koruma tedbirleri, Atatürk’ün 10 yıl önce sıraladığı barışı koruma tedbirlerine fazlaca benziyordu.
*
Yaklaşık 4 yıl önceden II. Dünya Savaşı’nın çıkacağını tahmin eden Mustafa Kemal Atatürk, savaşın ciddiyetini dikkate almayan ve milliyetçiliği yanlış anlatıp kullanarak halkı aldatan bazı samimiyetsiz liderlerin saldırganlıklarına karşı kitlelerin harekete geçerek sorumluluk makamına “yüksek karakterli, yüksek morali ve vicdanlı” insanları getirmesini önermişti.
*
Atatürk, bir savaş durumunda, dünya milletlerinin askeri ve ekonomik güçlerini birleştirerek saldırganlara karşı birlikte hareket etmesini, her şeyden önce saldırgana, saldırısının yanına kar kalmayacağını anlatacak uluslararası bir örgütün kurulmasını, dünyadaki aydınların bir araya gelerek geçmişin düşmanlık izlerini silmek için çalışmalarını, insanlığın genel refahını sağlayıp dünyada aç ve yoksul insan bırakılmamasını, insanların “kin” ve “hırs” gibi olumsuz düşüncelerden kurtulmasını ve “insanlığa sevgi” düşüncesinin yerleştirilmesini, bunun için genç kuşakların geçmişteki savaşların yıkımlarından ders almaları sağlanarak “insanlığı asıl insanlık düzeyine çıkaracak önlemler alınmasını” önermişti.
*
Atatürk ayrıca, dünya milletlerinin bölgesel paktlarla bir araya gelmesiyle ileride bütün milletlerin, devletlerin paktının kurulacağını ve böylece zamanla dünya barışının sağlanabileceğini ileri sürmüştü. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefinin de “kültür alanında ilerleyip barışa ve insanlığa hizmet etmek olduğunu” belirtmişti.
*
Atatürk’ün, 1935 yılında, faşizm çağında dile getirdiği bu düşünceler, onun genelde göz ardı edilen bir insanlık ve dünya barışı ütopyasına sahip olduğunu göstermektedir. Atatürk’ün, II Dünya Savaşı’ndan yaklaşık 4 yıl önce açıkladığı dünya barışını koruma formülü bugün de geçerlidir. Sahte barış havarilerini bırak, Atatürk’e bak…”
(*) Sinan Meydan, 25.06.2025, Cumhuriyet Gz.
***
“LAİKLİK” BİLİNCİ
“YAŞASIN LAİKLİK”
Sinan Meydan, 02.072025, Cumhuriyet Gz.
“Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil” (Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 1.3.1987)
*
“LAİKLİK NEDİR?”
“Basitçe “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlanan laiklik, her şeyden önce devlette egemenliğin kaynağının “aklını kullanma özgürlüğüne sahip” insana ve insanın özgür iradesine dayanmasıdır. Devletin egemenlik anlayışı hukukla belirlenir. Laik devlet, dinsel hukuku (şeriatı) değil, insan aklının ve tecrübesinin eseri çağdaş hukuku benimsemiş devlettir.
*
Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın deyişiyle, laiklik, “Toplumun, din adına ve binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara göre yönetilme zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Aklın, iman karşısında özgürleştirilmesidir.”
*
Çağımız, akıl ve bilim çağıdır. Aklı ve bilimi esas alan çağdaş devletler, laik bir dünya görüşüne veya laik bir sisteme sahiptir. Tarih boyunca aklın ve düşüncenin özgürlüğü, dolayısıyla bilim ve sanat laik ortamda gelişebilmiştir.
*
Laik devlet, her türlü “dinsel vesayetten” kurtulmuş, egemenliğin “kayıtsız-şartsız ulusa ait olduğu” çağdaş hukuk devletidir. Laik devlette halk, egemenliğini dine dayandıran otoritelerin (kralların, sultanların, halifelerin) önünde “kul” ve “tebaa” değil, özgür bireydir; çağdaş hukuk ününde eşit haklara sahip yurttaştır; ümmet değil ulustur. Bu nedenle “yurttaşlık”, “ulusal egemenlik” ve “ulus” kavramları, tepeden tırnağa laik kavramlardır.
*
Laiklik yoksa demokrasi de yoktur. Yine A. Taner Kışlalı’nın deyişiyle “Laikliği kabul etmeyen, dine dayalı bir devlet düzeninde, gerçek anlamda düşünce ve inanç özgürlüğü olamaz. Demokrasi olamaz. Demokrasilerde sorunların çözümü, farklı düşüncelerin karşı karşıya gelmesiyle, tartışa tartışa oluşturulur. Oysa dine dayalı bir devlette, ‘tek doğru’ vardır. Hatta o ‘tek doğru’nun, sadece ‘tek yorumu’ geçerlidir. Batılı ülkeler, ancak din temeline dayalı devlet anlayışından uzaklaştıktan, laikliği kabul ettikten sonra demokratikleşebilmişlerdir. İnsan haklarına dayalı yönetim biçimleri oluşturabilmişlerdir. Bugün, temelde insan haklarını kabul etmiş, demokrasi ile yönetilen tek Müslüman ülkenin Türkiye oluşu bir rastlantı değildir. Çünkü Türkiye, İslam dünyası içinde, açıktan ve kurumsal olarak ‘laik devlet’ anlayışını benimsemiş tek ülkedir.” (Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi)
*
Laik devletin yurttaşları, ırk, dil, din, cinsiyet ve siyasal düşünce farklarına bakılmaksızın kanun önünde eşittir. İnsanları dinlerine mezheplerine göre ayırmayan ve ötekileştirmeyen laiklik, farklılıklarla bir arada yaşamanın ve toplumsal barışın da anahtarıdır.
*
Din devletinde kadın-erkek ilişkileri dinsel kurallarla belirlenmiştir. Kadın hakları sınırlandırılmıştır. Bu nedenle din devletinde kadın erkek eşitliğinden söz edilemez. Buna karşın laik devlette medeni ve siyasi haklara sahip kadın-erkek eşittir.
*
Laikliğin temelinde aklın ve vicdanın özgürlüğü vardır. Aklın ve vicdanın özgürlüğü ise düşünce ve inanç özgürlüğünün garantisidir. Laik devlette bireylerin özgür düşünmesi, bir dine inanması veya inanmaması, ibadet etmesi veya etmemesi, dini törenlerde bulunması veya bulunmaması kendi özgür iradelerine bağlıdır. Din, insana özgüdür. İnsan dışındaki varlıkların dininden söz edilemez. Bu nedenle laik devlette devletin dini olmaz.
Dinler teolojik ve tarihsel olarak çatışma halindedir. Tarih boyunca din ve mezhep savaşları eksik olmamıştır. Bu nedenle din devletinde laiklik yaşamaz, yaşatılamaz. Ancak laik devlette, her dine, diğeriyle birlikte yaşama olanağı sağlandığından, dinler yaşamaya devam edebilir.
Bütün bunların yanında bir devlette sadece din ve vicdan özgürlüğünün olması, o devletin laik olduğu anlamına gelmez. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda dinsel hoşgörü vardı, ama laiklik yoktu. Laik devlet, hiç kimseye dinine, mezhebine göre ayrıcalık tanımayan devlettir.
*
Laik devlet, din ve vicdan özgürlüğünü korumakla birlikte bu özgürlüğün, devletin laik ve demokratik yapısını değiştirecek biçimde kullanılmasına, yani devlet yapısının bir dinin veya dinlerin egemenliğine girmesine, toplum üzerinde dinsel baskı kurulmasına asla izin vermez. Çünkü böyle bir durumda artık laiklikten ve demokrasiden söz edilemez.
**
“ATATÜRK’ÜN LAİKLİK ANLAYIŞI”
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sıradan bir cumhuriyet değil laik bir cumhuriyettir. Daha doğrusu Atatürk, devrim stratejisi doğrultusunda, cumhuriyeti adım adım laikleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk, kaleme alıp 1930’larda okullarda okuttuğu, “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında, “Vicdan Hürriyeti” başlığı altında laikliği şöyle tanımlamıştı:
“Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz. Vicdan hürriyeti kesin ve saldırılamaz olup bireyin doğal haklarının en önemlilerinden sayılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde her yetişkin dinini seçmekte özgür olduğu gibi belirli bir dinin merasimi de serbesttir; yani ayin hürriyeti dokunulmazdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk devleti laiktir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresindeki bütün kanunlar, kurallar, ilmin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”
*
Görüldüğü gibi bizzat Atatürk, hazırladığı ders kitabında laiklikten söz ederken, herkesin istediği gibi Allah’a ibadet edebileceğini, kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmayacağını, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dininin olmadığını, devlet idaresindeki bütün kanunların, kuralların bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılarak din fikirlerinin devlet ve dünya işlerinden, siyasetten ayrı tutulacağını belirtmişti.
**
“UĞUR MUMCU’NUN LAİKLİK UYARISI”
“Laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri gerici saldırıların hedefi oldu. Laik Cumhuriyetin yetiştirdiği Kemalist aydınlar hep laikliğe sahip çıktılar. Örneğin, yıllar önce yine bu sayfalarda Uğur Mumcu defalarca, “Laiklik yok ediliyor!” diye haykırmıştı.
*
“Laiklik, Atatürk ilkelerinin temelini oluşturur” diyen Mumcu, 1985’te “Yine Laiklik” başlıklı yazısında, “Laiklik ilkesi adım adım yok edilmektedir” diye yazmıştı. (Cumhuriyet, 25.9.1985)
*
Laikliği savunmak gerektiğini belirten Mumcu, “Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil” diye de eklemişti (1987).
*
Uğur Mumcu, 1981’de “Atatürk Yılında” başlıklı yazısında şöyle demişti: “Laiklik, Atatürk ilkelerinin temelini oluşturur. Laikliğin toplumu büyük kargaşalardan ve kör bağnazlıklardan kurtaran bir dünya görüşü olduğunu yaşanan her olay ile yeniden öğreniyor ve Atatürk’ün büyüklüğünü her olayda yeniden anlıyoruz. Yakın tarihimizde çok acı örnekleriyle gördük ki laiklik ilkesinden verilecek küçücük bir ödün, toplum için büyük ve onarılmaz yaralar açmaktadır” (1981).
Uğur Mumcu, 1984’te “Böyle Başlar” başlıklı yazısında ise din sömürüsünden şöyle söz etmişti: “Din sömürüsünün sonu yoktur. Bu kapıyı bir kez açtınız mı, dince kutsal sayılan ne kadar kavram varsa siyaset sahnesinin malzemeleri olur. Bundan zarar görecek olan dinin kendisidir” (1984).
*
Uğur Mumcu, 1986’da “İrtica Var mı?” başlıklı yazısında da irticaya verilen tavizler sonunda gelinen noktaya dikkat çekmişti: “Bugün tiyatro basıldı, yarın yasal toplantılar basılır. Siyasal partilere karşı silahlı eylemler düzenlenebilir. Anarşi ve terör dediğimiz kargaşa da işte böyle başlar” (1986).
*
Uğur Mumcu, Atatürk’ün kurduğu Laik Cumhuriyeti’nin nasıl adım adım bir karanlığa sürüklendiğini görüp toplumu uyarıp uyandırmaya çalıştığı için katledildi; tıpkı diğer Atatürkçü, Kemalist aydınlar gibi.
*
Bu toprakların bugün hâlâ en güçlü aydınlık damarı, uygar yaşamın en büyük sığınağı Atatürk’ün kurduğu Laik Cumhuriyete sahip çıkmak aklın, düşüncenin ve vicdanın özgürlüğüne, çağdaş hukuka, yurttaşların eşitliğine, bilime, sanata, kadın haklarına, ulusal egemenliğe, demokrasiye, toplumsal barışa, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Yaşasın Laik Cumhuriyet.
Sinan Meydan, 02.07.2025, Cumhuriyet Gz.
***
“LAİKLİĞİN ANAYASAYA GİRİŞİ”
Sinan Meydan, 04.02.2026, Cumhuriyet Gz.
“Din düşüncesi vicdani olduğundan, parti, din fikirlerini, devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş gelişiminde başlıca başarı etkeni görür.” (1931 CHP Programı)
*
“Tam 89 yıl önce, 5 Şubat 1937 tarihinde aralarında laikliğin de olduğu Atatürk ilkeleri anayasaya girdi. Atatürk, 29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyeti, bir taraftan yaptığı sıralı devrimlerle diğer taraftan anayasa değişiklikleriyle aşama aşama laikleştirdi. Dolayısıyla Türkiye’de cumhuriyet, genelde sanıldığı gibi, bir günde kurulup tamamlanmış değildir; Türkiye’de cumhuriyet, yaklaşık 15 yılda (1923-1937 yılları arasında) Atatürk tarafından, akılla, sabırla, cesaretle adım adım inşa edilmiştir. Böylece Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası “Laik Cumhuriyet” ortaya çıkmıştır.
**
“ANAYASA’NIN “LAİK OLMADIĞI” ZAMANLAR”
Osmanlı Anayasası Kanuni Esasi laik değildi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde, Kurtuluş Savaşı devam ederken hazırlanan ve birçok maddesi geçici 1921 Anayasası da laik değildi.
*
1921 Anayasası’nın 7. maddesinde, “Dine ilişkin hükümlerin yerine getirilmesi. Büyük Millet Meclisine aittir,” denilmiştir. Buna ek olarak 1921 Anayasası’nda 29 Ekim 1923’te yapılan değişiklikle 2. maddeye “Devletin resmi dini, dini İslam’dır,” ifadesi eklenmiştir. Böylece 1921 Anayasası’nın 2. ve 7. maddeleri laikliğe aykırı hükümler içermiştir. Ancak aynı 1921 Anayasası’nın, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir; idare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır,” diyen birinci maddesi –dinsel dokunulmazlık kazandırılmış halife dâhil- her türlü kayıt ve şarttan bağımsız, “kayıtsız şartsız millet iradesinden” söz ederek aslında “laik bir öz” taşıyordu.
*
1921 Anayasası), Osmanlı Kanuni Esasisi’nden farklı olarak halifeye, mecliste ve devlet yönetiminde hiçbir söz hakkı tanımıyordu. 1921 Anayasası’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen birinci maddesi, Tanrı’ya dayandırılan “dinsel egemenlik” yerine, millet iradesine dayandırılan “dünyevi egemenlik” anlayışını siyasal sistemin temeline yerleştirmiştir. Bu nedenledir ki, 1921 Anayasası her ne kadar laik değilse de “kayıtsız şartsız millet egemenliği” vurgusuyla Türkiye’de laik Cumhuriyet’e giden yolu açmıştır.
1924 Anayasası da 1928 yılına kadar laik değildi. Çünkü 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde devletin dininin İslam olduğu; 16. ve 38. maddelerinde milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının ‘vallahi’ diye” yemin edecekleri ve 26.maddesinde ise meclisin görevlerinden birinin de “dinsel hükümleri yerine getirmek” olduğu belirtilmiştir.
**
ATATÜRK: “BU FAZLALIKLAR ANAYASADAN ÇIKARILACAKTIR”
1921 Anayasası ve 1928 yılına kadar da 1924 Anayasası laik değildir. Ancak bu anayasaların laik olmaması, istenen bir durum değil, tamamen dönemin koşullarıyla ilgili geçici bir durumdu.
Şöyle ki: Atatürk Nutuk’ta, 1921 Anayasası’na ve 1924 Anayasası’na “Meclisin şeri hükümleri (dini kuralları) yürütmesi” ve “Devletin dini İslam’dır” maddelerinin konulmasını istemediğini, ancak “Laik hükümet deyiminden ‘dinsizlik’ anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için” bu maddelerin anayasaya konulmasına göz yumulduğunu; 1924 Anayasası’nın 2. ve 26. maddelerinde “gereksiz görünen” ve “Yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan bu terimlerin, devrim ve Cumhuriyet’in o zaman için sakınca görmediği tavizler” olduğunu belirterek, “Millet, anayasamızdan bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır” diyor. Nitekim 1924 Anayasası’nda da yer alan “bu fazlalıklar” ilk fırsatta anayasadan çıkarılacaktı. 10 Nisan 1928’de yapılan anayasa değişikliği ile “Meclis dini hükümleri uygular” ve “Türkiye Devletinin dini, İslam dinidir,” maddeleri anayasadan çıkarılmıştır. Ayrıca milletvekili ve cumhurbaşkanlığı yeminindeki “Vallahi” sözcüğü de “Namusum üzerine söz veriyorum” şeklinde değiştirilmiştir. (1924 Anayasası 16 ve 38. maddeler) Böylece 1924 Anayasası laikleştirilmiştir.
**
“ANAYASA’NIN LAİKLEŞTİRİLMESİ”
1928 yılında Başbakan İsmet (İnönü) ve 20 arkadaşının hazırladığı anayasayı “laikleştiren” kanun teklifi, 5 Nisan 1928’de Meclis Başkanlığı tarafından Anayasa Komisyonu’na gönderildi. Teklif, 1924 Anayasası’nın 2, 16, 26 ve 38. maddelerinin değiştirilmesini öneriyordu.
*
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı laikleştirmeyi amaçlayan kanun teklifinin gerekçesinde ulusal egemenliğe dayanan en gelişmiş devlet şeklinin “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” olduğu; Medeni Kanun ve Ceza Kanunu gibi çağdaş kanunların laik devleti zorunlu kıldığı; bir tüzel kişilik ve soyut bir kavram olan devletin, dinin insanlara yüklediği mükellefiyetleri ve farzları yerine getirmesinin olanaksız olduğu ve böyle bir isteğin devlette zayıflık yaratacağı; din ve devlet işlerinin ayrılmasının, “devletin ve hükümetin dinsizliği desteklediği anlamına gelmediği”; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının “dinlerin, devleti idare edenlerin elinde araç olmaktan kurtuluşunun” güvencesi olduğu; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile “dinin, yabancı eli değmeyen vicdanlarda yüce yerini alarak Tanrı ile kul arasındaki bir kutsal ilişki durumuna geleceği” ve devletlerin ve kanunlarının, dinlerin de güvencesi olduğu belirtilmiştir.
*
Anayasa Komisyonu konuyu görüşüp öneriyi kabul etmiştir. Komisyon; “Türkiye Devleti için tespit edilmiş ve belirtilmiş olan ‘Demokratik Cumhuriyet’ şeklinin, tabii ve çağdaş uygarlığın kamu hukuku ile ahenkli olarak ‘Laik’ de olması ve ulusal egemenliğin tam olarak tesisine yardım eden bu esaslar karşısında, dini devlet işlerine katmanın –kaynağı din sayılan söylentilerce bile- gereksiz bir katkı olarak görülmesinin gerekliliği konusunda komisyonumuz oy birliği ile karara varmış bulunuyor” diyen 6 Nisan 1928 tarihli raporunu vermiştir. 9 Nisan 1928’de Meclis Genel Kurulu’nda görüşmeler başlamıştır. 10 Nisan 1928’de, 1924 Anayasası’nın 2. 16. 26. ve 38. maddeleri değiştirilerek anayasa laikleştirilmiştir.
*
Öneride geçen “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” ifadesi ile komisyon raporunda geçen “Demokratik Cumhuriyet” ifadelerinin üzerinde durup düşünmek gerekir. Bu ifadeler, Cumhuriyeti kuranların “Laiklik” ve “Demokrasi”arasında doğrudan doğruya bir bağ kurduklarını; “Demokratik Cumhuriyet” için her şeyden önce devleti laikleştirmeyi düşündüklerini ve “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” idealine sahip olduklarını göstermektedir. 1930’ların faşizm çağı öncesinde Türkiye’deki bu “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” vurgusu çok anlamlıdır.
1928 yılında anayasa durup dururken laikleştirilmedi. 1924 yılından beri yapılan devrimlerle Türkiye Cumhuriyeti laikleştirilmeye başlanmıştı. 3 Mart 1924’te eğitim öğretimin birleştirilmesi, halifeliğin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Şeriat (Din) ve Vakıflar Bakanlıklarının kaldırılması, Şeriye Mahkemelerinin kapatılması, 1925’te -çağdaş hukuku uygulamak için- Ankara Hukuk Mektebi’nin kurulması; 1925’de tekke, zaviye, türbe ve tarikatların kapatılması, şapka kanununun kabul edilmesi, (böylece fese kutsallık yükleyen boş inancın yıkılması), 1926’da Medeni Kanun gibi çağdaş kanunların kabul edilmesi ve 1928’de harf devriminin yapılması (böylece harflere kutsallık yükleyen boş inanışın etkisizleştirilmesi) gibi devrimlerle devletin laikleşme süreci belli bir aşamaya gelmişti.
**
“CHP’NİN TÜZÜĞÜNDE ALTI İLKE VE LAİKLİK”
“CHP’nin Üçüncü Kongresi’nde 13-14 Mayıs 1931 tarihinde kabul edilen CHP Programı’nda CHP’nin “Ana Vasıfları” cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık olarak sıralanmıştı. CHP’nin 1931 Programı’ndaki “inkılapçılık” ilkesi CHP’nin 1935 Programı’nda “devrimcilik”olarak adlandırılmıştı.
*
CHP’nin 1931 Programı’nda CHP’nin laiklik anlayışı şöyle açıklanmıştı: “Fırka, devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin, ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Fırka, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkide başlıca muvaffakiyet amili görür.”
*
Atatürk bu laiklik tanımının özünü, 1931 yılında okullarda okutmaya başladığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabına da koymuştu. CHP’nin 1931 programındaki bu laiklik tanımı biraz daha Türkçeleştirilerek CHP’nin 1935 Programı’nda da aynen yer alacaktı. Bu tanımı bizzat Atatürk yapmıştı. Atatürk, CHP’nin 6 ilkesini sıralarken “Laikliği” “Dışdinseltçi” olarak adlandırmıştı. Bu ifade parti programlarına, -Atatürk’ün de onayıyla- “laiklik” olarak konulmuştur.
*
Çok açıkça görüldüğü gibi CHP’nin 1931 ve 1935 Programlarında laiklik, herkesin anlayacağı biçimde çok açık biçimde tanımlanmıştı. Cumhuriyeti kuranlar, Atatürk ve dava arkadaşları, laikliği her şeyden önce devlet yönetimindeki kanunların bilim ve fennin çağdaş uygarlığa sağladığı ilkelere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılması ve uygulanması olarak tanımlarken, din kavramının “vicdani” olduğunu vurgulayarak, ulusun çağdaş ilerlemesinde başarıya ulaşmasının başlıca şartının “din ile dünya işlerinin ve devlet siyasetinin birbirinden ayrı tutulmasına bağlı olduğunu” belirtmişlerdi.
*
CHP’nin 1931 programının “Milli Talim ve Terbiye” başlıklı beşinci kısmında eğitimin temel amacının “cehaleti yenmek” ve “kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek” olduğu belirtilmişti.
*
CHP’nin 1935 Parti Programı’nda “Ulusal Eğitim” başlıklı bölümde de eğitimin temel amacı “bilimsizliği gidermek” ve “kuvvetli cumhuriyetçi, ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci yurttaş yetiştirmek” olarak yer alacaktı.
**
“LAİKLİĞİN ANAYASAYA GİRİŞİ”
1937 yılında Malatya Milletvekili İsmet İnönü ve 153 arkadaşının, anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifinin gerekçesinde şöyle deniliyordu:
“Devletin şekliyle (cumhuriyetle) beraber siyasette ve idarede izleyeceği yolların temel niteliklerinin de esas hükümler olarak belirtilmeleri gerekir. Bu düşünce ile ikinci maddeye milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık vasıfları da eklenmiştir.”
*
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bu konuda yaptığı uzun konuşmada, “Atatürk’ün koyduğu prensipler Türk’tür. Yani, temeli ve kaynağı bakımından milletin karakterinden alınmış ve onun ihtiyaç ve zorunluluklarına uygun olarak seçilmiştir” demiş ve daha sonra tek tek Atatürk ilkelerini açıklamıştır. Söz konusu konuşmada Şükrü Kaya’nın yaptığı laiklik açıklaması çok dikkat çekicidir:
“Toplumumuzu, dünyanın ötesi ile ilgili her türlü kuşkulardan ve korkulu hayallerden kurtararak, kanunlarımızı günün gereklerine, maddi zorunluluklarına göre yapmalıyız. Maddi hayat ancak bu suretle kurulur. Maneviyat için de Türk’ün temiz ahlakını geliştirmek yeter. İşte bu nedenle laikliğimizi ilan ettik. Kanunlarımızı ona göre yaptık. Şimdi de anayasamıza koymak istiyoruz. Vicdan özgürlüğüne ve din serbestliğine hiç karışmıyoruz. Laiklikteki amacımız, dinin memleket işlerinde etkili olmamasını sağlamaktır. Laikliğimizin çerçevesi ve sınırı budur. Biz diyoruz ki, dinler vicdanlarda ve tapınaklarda kalsın, maddi hayata ve dünya işlerine karıştırılmasın. Dinde doğru yolu bulmak için tarikatların da gereği yoktur. Türkler için doğru yolu gösteren tek tarikat müspet ilme dayanan milliyetçiliktir.” Anlam ve önemini bugün de koruyan gerçek bir laiklik manifestosu.
*
Atatürk ilkelerinin anayasaya girmesi için verilen öneri, 5 Şubat 1937’de TBMM de tartışılarak kabul edilmiştir (Kanun no: 3115). Böylece anayasanın 2. maddesine “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır” ifadeleri konulmuştur.
*
Laiklik ilkesi, 1937’den günümüze 1961 ve 1982 Anayasalarında da yerini korumuştur. Laiklik ilkesi, bugün anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri arasında yer almaktadır. (Md.2).
*
Görüldüğü gibi Atatürk başından beri laik bir Cumhuriyet kurmak istemiş ancak toplumsal koşullar gereği bunu birden bire değil, aşamalı bir devrim stratejisiyle adım adım (devrimlerle ve anayasa değişiklikleriyle) gerçekleştirmiştir. Türkiye’de devletin laikleşme süreci aslında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen 1921 Anayasası ile başlamış, 1924 Devrim Kanunları ile devam etmiştir. Anayasa ise 1928 yılında laikleştirilmiş; laiklik 1931 yılında CHP Programı’na, 1937 yılında da anayasaya konulmuştur. Böylece nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan bir ülke (Türkiye Cumhuriyeti) ilk kez laikliği kabul etmiştir.
*
Türkiye’de aklın, düşüncenin ve vicdanın özgürlüğünün, bilimin ve sanatın, kadın haklarının, yurttaşların eşitliğinin, ulusal egemenliğin, demokrasinin, uygar yaşamın, toplumsal birlik ve bütünlüğün güvencesi Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’tir. Türkiye’de laikliğin neden “yaşamsal önemde” olduğunu anlamak için Orta Doğu’ya ve Afganistan’a bakmak yeter de artar bile.
Sinan Meydan, 04.02.2026, Cumhuriyet Gz.
***
“LAİK CUMHURİYET” BİLİNCİ
“ATATÜRK’ÜN MİRASI LAİK CUMHURİYET”
Sinan Meydan, 11.02.2026, Cumhuriyet Gz.
“Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laik Cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Laik Cumhuriyet esası dâhilinde partinizin her türlü siyaset faaliyetlerinin bir engele uğramayacağına güvenebilirsiniz” (M. Kemal Atatürk, 12 Ağustos 1930).
*
“Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası “Laik Cumhuriyet”tir. Laik Cumhuriyet’in hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı altında olduğu bu günlerde, laik Cumhuriyet’in anlam ve önemini ortaya koymak amacıyla “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” adlı yeni kitabımda bir araya getirdim. Kitabımın “Önsöz”ünün bir bölümünü okurlarımla paylaşmak istiyorum.
**
“GERÇEKLEŞEN BİR ÜTOPYA”
1920’lerin başında Türkiye’de laik, demokratik bir cumhuriyet hayal etmek kolay değildi. Her ne kadar 1908 Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Mebusan Meclisi’nin yeniden açılması, çeşitli siyasi partilerin kurulması ve özellikle 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’nin, 1921’de, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir,” diyen 1921 Anayasası’nı kabul etmesinden sonra, Türkiye’de “ulusal egemenlik” düşüncesi güçlenmeye başlamışsa da “kayıtsız şartsız ulusal egemenliğin” gerektirdiği devrimleri yapmak; saltanatı ve halifeliği kaldırmak, yeni rejimin adını koyarak meşrutiyetten cumhuriyete geçmek konusunda Atatürk’ün silah arkadaşları bile büyük tereddütler içindeydi. Ayrıca -Osmanlı kadın hareketine rağmen- 1920’lerin başında Türkiye’de toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınların medeni ve siyasi hakları yoktu. Anayasaya göre “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindi,” ancak toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınlar henüz seçme ve seçilme hakkına, dolayısıyla egemenliklerine sahip değildi.
*
Türkiye’de, 20. yüzyılın başında meşrutiyeti aşarak, sultanı ve halifeyi tamamen denklemden çıkararak, sadece meclisin ülkeyi yönettiği, devlet yönetiminde sadece çağdaş hukukun esas alındığı, kadınların medeni ve siyasi haklara sahip olduğu bir cumhuriyet kurmak, dönemin aydınlarına bile bir ütopya olarak görünüyordu.
*
İşte Atatürk, önce 1920-1923 yılları arasında Türkiye’yi adım adım cumhuriyete taşıyarak, sonra da 1923-1938 yılları arasında gerçekleştirdiği devrimlerle Cumhuriyeti aşama aşama laikleştirerek o ütopyayı gerçekleştirdi, hatta o ütopyanın da ötesine geçti. Üstelik bunu, kendi ifadesiyle, “kavrama sınırları biten” arkadaşlarının muhalefetine rağmen, savaş yorgunu bir din-tarım toplumunda, çok zor koşullarda başardı.
*
Bu nedenle Türkiye’de Cumhuriyetin, “Atatürk’ün mucizesi” olduğunu söyleyenler vardır. Ancak bence Türkiye’de Cumhuriyet, Atatürk’ün planlı, programlı, sabırlı ve kararlı çabasının, akıllı cesaretinin ve hiç bitmeyen umudunun eseridir.
*
Cumhuriyetin temelinde Türk Kurtuluş Savaşı vardır. Atatürk de cumhuriyetin temelinde “Türk kahramanlığının” olduğunu belirtirken bu gerçeğe vurgu yapmıştır.
*
Eğer -bir halk hareketi durumundaki- Türk Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, İngiliz emperyalizminin kuklası durumundaki işbirlikçi sultan-halife varlığını koruyacak, cumhuriyet ilan edilmeyecek; belki ileride emperyalizmin kontrolünde göstermelik bir cumhuriyet ilan edilse bile egemenlik kayıtsız şartsız milletin olamayacaktı. Emperyalizmin, “Türkiye’nin laikleşmesi ve çağdaşlaşması” diye bir derdi de yoktu. Çünkü emperyalistler, laik bir ulus devleti ve aydınlanmış çağdaş bir toplumu kolay kolay kontrol edip sömüremeyeceklerini çok iyi biliyorlardı.
**
“SON CÜRET”
15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlarca işgal edilmişti. Osmanlı Saray Hükümeti işgale boyun eğmişti. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, 25 Mayıs 1919 Pazar günü öğleden sonra Samsun’dan Havza’ya geçiyordu. Havza yolunda bozulan otomobilinden inip, “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek yürümeye başlamış, arkadaşları da onu takip etmişti. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in işgaline rağmen umudunu hiç kaybetmemişti. İşgal karanlığına rağmen, beklenen güneşin ufuktan doğacağına inancı tamdı. M. Kemal Paşa, 26 Mayıs 1919’da, Havza’da kendisini ziyaret eden bir heyete şunları söylemişti: “Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız. Bizi öldürmek değil canlı canlı mezara koymak istiyorlar. Şimdi çukurun kenarındayız. SON bir CÜRET belki bizi kurtarabilir.”
*
Atatürk’ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı ile vatan işgalden kurtarıldı. Ancak gerçek kurtuluş için sadece emperyalist işgalden kurtulmak yeterli değildi. Gerçek kurtuluş için her şeyden önce aklı özgür kılmak, bilime dayanmak, çağdaş hukuku benimsemek, bunun için de laik bir devlet kurmak ve her yönüyle gelişmiş, çağdaş bir toplum inşa etmek gerekiyordu.
*
Bu nedenle “Atatürk’ün son cüreti” Kurtuluş Savaşı değildi; “Atatürk’ün son cüreti” laik Cumhuriyet’ti. Atatürk’ün son cüreti, yüzlerce yıllık saray saltanatının egemen olduğu, büyük bir çoğunluğu okur-yazar olmayan, sanayileşmemiş, aydınlanmamış, yurttaşlık bilincinin gelişmediği, aşiret, tarikat bağının çok güçlü olduğu, kadının adının olmadığı bir din-tarım toplumunda, üstelik çok yıpratıcı bir bağımsızlık savaşının ardından önce cumhuriyeti ilan edip sonra o cumhuriyeti devrimlerle laikleştirmek ve çağdaşlaştırmaktı.
**
“BÜYÜK ZAFER’İN SONUCU”
Atatürk’e göre 30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zafer, Türk ulusuna, daha büyük zaferlere giden yolu açmıştı. Atatürk’ün Türk ulusu için düşündüğü daha büyük zafer, tam bağımsız, laik, çağdaş bir cumhuriyetin kurulmasıydı. Atatürk, 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar’da, Meçhul Asker Anıtı’nın temel atma töreninde: “Efendiler, milletimiz burada kutladığımız Büyük Zafer’den daha mühim bir zafer peşindedir,” diyerek, Büyük Zafer’i, (dolayısıyla Türk Kurtuluş Savaşı’nı), kazanılması gereken son bir zafer olarak değil, daha büyük zaferlere ulaşmak için gereken büyük bir aşama olarak gördüğünü açıklamıştı. Aynı konuşmasında Büyük Zafer’in en önemli sonucunun, ulusal egemenliğin gerçekleşmesi olduğunu söyleyen Atatürk, Büyük Zafer ile elde edilen tam bağımsızlığın sürdürülebilmesinin, ulusal egemenliğin korunmasına, tam anlamıyla medeni (uygar) bir toplum inşa edilerek medeni (uygar) eserler yaratılmasına ve ekonomide elde edilecek başarılara bağlı olduğunu ileri sürmüştü. İşte laik Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bu düşüncelerinin eseridir.
**
“ATATÜRK’ÜN ESERİ VE MİRASI”
Atatürk’ün “en büyük eseri” cumhuriyettir. Cumhuriyet aynı zamanda onun Türk ulusuna bıraktığı en büyük mirastır. Atatürk’ün manevi mirası ise akıl ve bilimdir. Atatürk, en büyük eseri ve mirası cumhuriyeti, manevi mirası akıl ve bilimle şekillendirmiştir. Laik Cumhuriyet böyle doğmuştur.
*
Atatürk’ün en büyük eserini korumak, ancak Atatürk’ün en büyük mirasına sahip çıkmakla mümkündü. Fakat Atatürk’ün en büyük mirasına sahip çıkamadık. Onu pamuklara sarıp sarmalayarak değil, Atatürk’ün devrimcilik ilkesi çerçevesinde sürekli geliştirip güçlendirerek koruyacağımızı bir türlü anlayamadık. Oysa Atatürk, en büyük eseri laik Cumhuriyet’i gençlere emanet etmişti. Atatürk’ün laik Cumhuriyet’i gençlere emanet etmesinin temel nedeni, laik Cumhuriyet’in her nesilde yenilenerek değişen ve gelişen çağa yenik düşmeden “ilelebet payidar” kalmasını sağlamaktı.
*
“Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” her şeyden önce egemenliğin saraya (sultana, halifeye veya başka bir otoriteye) değil, kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir siyasal rejimdir. Onun ötesinde, çağdaş hukuk kurallarıyla yönetilen, yurttaşların eşit olduğu tam bağımsız ulus devlettir. Kendi kaderini kendi eline almış, düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahip, aklını kullanan bireylerin (kadın-erkek) uluslaşmasıyla oluşan her yönüyle çağdaş toplumdur.
Dolayısıyla tam bağımsızlık, ulusal egemenlik (ve demokrasi), çağdaş hukuk, eşit haklara sahip yurttaş, ulus devlet ve her yönüyle çağdaş toplum “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”in temel değerleridir. Bu özellikleriyle “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini hep rahatsız etmiştir ve bundan sonra da rahatsız edecektir.
Gerçek şu ki, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri hep birlikte “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”i hedef alıyorlar. Türkiye’de dünden bugüne Atatürk’e yönelik iç ve dış saldırıların temel nedeni de “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet.”
**
“ATATÜRK’ÜN MİRASININ ÖNEMİ”
“Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” Türkiye için neden hâlâ çok önemlidir? Çünkü Türkiye’de tam bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve demokrasinin, ulus bilincinin, ulusal birlik bütünlüğün, çağdaş hukukun, düşünce ve vicdan özgürlüğünün, yurttaşların eşitliğinin, kadın haklarının, barışın, insanca ve uygarca yaşamın en büyük güvencesi hâlâ laik Cumhuriyet’tir de ondan.
*
“Laik Cumhuriyet mi kaldı?” dediğinizi duyar gibiyim! Haksız sayılmazsınız! “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet,” özellikle son 25 yılda artan biçimde gerici, bölücü saldırılara uğradı, yara bere içinde kaldı; kurumları yıkıldı, kazanımları yok edildi, değerleri aşındırıldı. Ancak laik Cumhuriyet’in temelleri çok sağlamdır. Laik Cumhuriyet binasını, Atatürk’ün attığı o sağlam temeller üstünde çağın gerçeklerine ve gereklerine göre yeniden yükseltmek Türk ulusunun elindedir. Bunun için her şeyden önce Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası laik Cumhuriyet’i (Kemalizm’i) iyi tanımak gerekir.”
Sinan Meydan, 11.02.2026, Cumhuriyet Gz.


Bir Cevap Yazın